18 Temmuz 2014 Cuma
Sinyale inanma sinyalsiz kalma
Bağımsız bir bilim-kurgu örneği olan ‘Sinyal’, türler arasında keskin çizgilerle ve kolayca geçiş yapan anlatım dili ile dikkat çekiyor. Film, ilk yarısındaki heyecan ve merak duygusunu bir süre sonra kaybediyor.Bağımsız bilim-kurgu filmi ‘Sinyal’, ilk yarısında tetiklediği heyecan ve merak duygusunu, ikinci yarıda yavaş yavaş elimizden alıyor. Verdiği burukluk ile 2012 yapımı ‘Tetikçiler / Looper’ filmini hatırlatıyor.Kendi halinde iki hacker olan MIT üniversitesi öğrencisi Nick ve Jonah, arkadaşları Haley’i yeni okuluna götürmek için yola çıkar. Yolculuk sırasında Nick ve Jonah, ‘Göçmen’ adlı bir hacker’dan sinyal alır. Bunu bir meydan okuma olarak gören iki kafadar, Göçmen’in yerini tespit eder. Onu görmeye gittiklerinde ise harabe bir barakayla karşılaşırlar...‘Sinyal’, bilim-kurgu evrenine varmadan önce birkaç durağa uğruyor. Gençlik filmi kodlarıyla başlayıp yol hikâyesi tadında devam eden film, rotayı aniden korku sularına çeviriyor. ‘Blair Cadısı’ efektiyle kotarılan baraka bölümü, korku klişelerine dokunup geçtikten sonra salgın filmlerinin sahasına giriyor. Bir süre burada oyalanıp seyircinin merakını yeterince köpürttüğüne kanaat getirince erken bir firar olayı ile yeniden yol hikâyesine dönüyor. Derken, kaçakların izinin sürüldüğü bir western tadında ilerliyor bir süre. Finale geldiğinde ise ‘Truman Show’ şıklığında ama sert bir geçişle bilim-kurgu evrenine dalıyor.YÜRÜYELİM Mİ, KOŞALIM MI?2012 yapımı bağımsız bilim-kurgu örneği ‘Looper’, atmosfer kurmadaki ve zamanda yolculuk temasını yeniden üretmedeki başarısını hikâye anlatımında gösteremediği için belli bir seviyeyi geçememişti. Sinyal de aynı dertten mustarip. 97 dakikalık süresinde türler arasında bu kadar keskin çizgilerle ve kolayca geçiş yapıp da rahatsızlık vermeyen ‘Sinyal’in fikir planındaki parıltısı, hikâye anlatımındaki zaaflarından dolayı hedefe ulaşamadan sönüp gidiyor. Fakat ‘Sinyal’, garip bir şekilde, gösterdiklerinin ötesinde, anımsattıkları ve çağrışımlarıyla kendi halimizi seyretmeye yönelik bir okuma penceresi açıyor. Film, kabuğunu kırma metaforundan hareketle Amerikan gençliğinin içinde debelendiği sıkışmışlık duygusunun yansıması şeklinde okunmaya müsait. Başkalarının bilgilerini çalan iki hacker’ın hayatının uzaylılar tarafından çalınmasından yola çıkarak bambaşka bir alana da varılabilir. Sadece Amerikan gençliği değil, genel olarak gençliğin içine düştüğü sıkışmışlık duygusu...Hadi kendimizi soyutlamayalım; bu topraklarda yaşayan bizler de, kaç nesildir aynı fasit dairede dönüp duruyoruz. İsimler ve takvimler değişiyor ama aynı küçük, dar ve boğucu kabuğun içinde debelenip duruyoruz. Çağın dejavu mahkumları olarak her nesilde aynı dersten kalan tekrarlı öğrenciler gibiyiz. Öyle ki, yaşadığımız hadiseler karşısında “Biz bu filmi görmüştük.” diyecek kadar bir farkındalığımız bile kalmadı. Kötülüğün her gün daha derin, daha karanlık çukurlara yuvalandığını gördükçe hayret duygumuzu da kaybettik. ‘Sinyal’deki genç Nick, içinde bulunduğu kabuktan iyice bunalınca kendisine monte edilen takma ayaklar ile delice koşuyor. Hapsolduğu duvarları yıkmak için çılgınca koşuyor ama vardığı yerde daha büyük bir duvarla karşılaşıyor. Tanıdık geldi mi? David Le Breton’ın eşsiz güzellikteki kitabı Yürümeye Övgü’yü hatırlayalım: “Yürümek, ruh yetmezliği yaşamaktır, daha doğrusu ruh yetmezliği yaşayıp kendini kendinden dışarı atmaktır. Kendine katlanamadığın noktada kendinle barışmak için kendini yollara vurmaktır.’’ Wong Kar-wai’nin birbirine değip geçen hayatları resmederken, zamanın herkes için farklı akıp gittiğini fısıldadığı filmi ‘Chungking Express’te 223 numaralı polisi getirelim gözümüzün önüne. Takeshi Kaneshiro’nun oynadığı polis, her sabah ayrılık acısını ve dertlerini unutmak için koşuyordu. Koştukça unutuyor, unuttukça koşuyor. Tekrar Yürümeye Övgü’ye dönersek: “Coşkulu bir yürüyüş çok büyük olasılıkla, her türlü dar kafalılıktan ve gururdan, kibirden uzaklaştırmıştır sizi ve içinizdeki merak duygusunun özgürce harekete geçmesini sağlamıştır.” Keşke! Yanlış sinyallerin peşine takılıp geldiğimiz nokta gün gibi ortadayken hepimizin daha çok yürümeye ve her gün daha coşkulu yürüyüşlere ihtiyacı var. Hatta belki de koşmaya!
17 Temmuz 2014 Perşembe
Bu vebali taşıyamazsınız
Hükümetin, Risale-i Nurların basımını tekeline almak istemesine okurlar da tepki gösteriyor. Milletvekillerini e-mail yağmuruna tutan okurlar ortak yazdıkları mesajda, “Hiç kimse, bu eserlerin inançlarımıza ve hukuka aykırı olarak bir inhisarcılığa hapsedilmesine yol açmanın millet ve tarih önündeki ağır vebal ve sorumluluğunu taşıyamaz.” diyor.Risale-i Nur basımını devletleştirme girişimine tepki gösteren okurlar, Meclis ve milletvekillerini mesaj yağmuruna tuttu. Genel Kurul’da görüşülen düzenlemenin geçmesini istemeyen okurlar, vekillere “Hiç kimse, bu eserlerin inançlarımıza ve hukuka aykırı olarak bir inhisarcılığa hapsedilmesine yol açmanın millet ve tarih önündeki ağır vebal ve sorumluluğunu taşıyamaz.” uyarısı yapıyor.-Risale-i Nurların, devlet tekeline alınmasını istemeyen vatandaşlar, bu konudaki demokratik haklarını kullanıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Risale-i Nurların basımı için yayınevlerine bandrol vermemesi ile başlayan ve hükümetin Risaleleri tekeline alma girişimi ile süren süreç endişeyle izleniyor. Plan ve Bütçe Komisyonu'nda görüşüldüğü günlerde de tepkilerini komisyon üyesi vekillere ileten vatandaşlar şimdi de tüm milletvekillerine tepki e-mail'i gönderiyor.Tepki mesajları konusunda öncülük eden vatandaşlardan Hayati Binler, iktidar ve muhalefetten bütün parlamenterlere gönderilmek amacıyla düzenlemenin yanlış olduğunu belirten mesaj kaleme aldı. Mesaj metni kısa sürede yayılarak geniş bir ağa ulaştı. Türkiye'nin her yerinden vekillerin posta kutularına binlerce mail atıldı. Konu ile ilgili konuşan Hayati Binler, milletvekillerinden şimdiye kadar bir cevap alamadıklarını ancak onların konunun önemini anlamalarını sağlamak üzere bu çalışmayı başlattıklarını ifade etti. Binler, genel kurul boyunca mail trafiğini sürdüreceklerini, amaçlarının milletin vekili olan insanlara, milletin rahatsızlığını iletmek olduğunu söyledi."BU DÜZENLEMEYE GEÇİT VERMEYİN"‘Sayın milletvekilimiz' diye başlayan ve milletvekillerine gönderilen mesaj şöyle: "Risale-i Nur eserlerinin basım ve yayınına Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca uygulanmaya başlanan bandrol engeliyle girilen süreç, eserlerin devlet tekeline geçmesi gibi bir mecraya sürüklenmiştir. Plan ve Bütçe Komisyonu'ndan geçen tasarıyla, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda yapılan düzenleme yasalaşırsa, başta Risale-i Nur olmak üzere, memleket kültürü açısından önemi haiz bütün eserler kamulaştırılacak ve yayımlanması inisiyatifi Bakanlar Kurulu'na bırakılacaktır. Bunun sonucunun nereye varacağını hiç kimse kestiremez.Konuyla doğrudan ilgili kişi, kurum ve yayın organları tarafından delillere dayalı olarak yapılan bilgilendirme ve açıklamalara ve bu çerçevede kamuoyundan yükselen çağrılara rağmen, söz konusu düzenlemenin komisyondan geçmesi üzüntüyle karşılanmıştır. Genel Kurul aşamasında sizden, torba kanundaki bu maddeye geçit vermemenizi bekliyor ve önemle hatırlatıyoruz ki, hiç kimse, bu eserlerin inançlarımıza ve hukuka aykırı olarak bir inhisarcılığa hapsedilmesine yol açmanın millet ve tarih önündeki ağır vebal ve sorumluluğunu taşıyamaz."
16 Temmuz 2014 Çarşamba
Peygamberimiz’e Yazılan piyano konçertosu ortaya çıktı
Fransız piyano virtüözü Henry Herz, 85 yılda 200’den fazla beste yaptı, 8 piyano konçertosu yazdı. Bu konçertolardan altıncısı hariç hepsi kaydedildi, notaları korundu. Altıncı konçertosu ise kayıptı. Aşağıda, Peygamberimiz’e yazılan fakat bugüne kadar kimsenin fark etmediği o konçertonun nasıl bulunduğunu okuyacaksınız.Devlet Opera ve Balesi sanatçısı, besteci-piyanist Dr. Aydın Karlıbel, şimdiye kadar klasik müzik alanında beş albüm hazırladı, sayısız araştırmalara imza attı. Geçen yıl bu zamanlarda yeni albümü için yine notaların arasına gömülmüş iken bugüne kadar kimsenin fark etmediği, fark etse de araştırmadığı bir bilgiye ulaştı. Ona kültürümüzü, yakından ilgilendiren bilgiyi veren kişi, Fransız profesör Laura Schnapper’di.Aydın Karlıbel’in Schnapper’e ulaşmasının nedeni, Alman asıllı Fransız piyano virtüözü Henry Herz’in 1858’de Sultan Abdülmecid’e ithaf ettiği Ulusal Marş’tı. O yıllarda Avrupalı müzisyenler ünlü olmak için, biraz da diplomasi gereği Osmanlı sultanlarına besteler ithaf etmişler. Schnapper ile bir yıl içinde bu nedenle birçok kez iletişim kurduklarını söyleyen Karlıbel, bu görüşmeler sırasında, duyduğumuzda bizi de heyecanlandıran bambaşka bir bilgi ile karşılaşır. 85 yıllık ömründe 200’den fazla beste yapan, 8 konçerto yazan Herz, bu konçertolardan altıncısını Peygamber Efendimiz için bestelenmiştir. Altıncısı hariç diğerleri ülkesinde kaydedilir, notaları korunur. Ulusal Marş ile yine aynı nedenlerle 1858’de bestelenen altıncı konçertonun ise, kaydedilmesi bir yana notaları kaybolur. Karlıbel, olayın peşine düşer. Paris, İtalya ve Belçika’daki müzik okulları ve enstitüler ile bağlantıya geçer, arar, sorar, soruşturur. Fakat oralardan bir şey çıkmaz. 7-8 sekiz ay önce Uluslararası Müzik Notaları Kütüphanesi Projesi www.imslp.org’da esere ulaşır. Ulaşır ama konçerto bu haliyle de eksiktir. Çalınması ve kaydedilmesi şimdilik mümkün değil. Nedenini Karlıbel şöyle anlatıyor: “Eserin notalarını buldum ama orkestra materyali olmadığı için (şef partisyonu da deniyor) şimdilik çalamıyoruz. Piyano ile çalınabilir ama orkestrasyonunu yapmam gerekir. Bu da çok uzun ve emek isteyen bir iş.” Henry Herz, 1803 yılında Viyana’da doğar, 1842’de Paris Konservatuarı’na öğretmen olarak atanır, 1888’de Paris’te hayata veda eder. Yaşadığı yıllarda devrin tüm piyanistlerinden daha ünlü olan Herz adına Paris’te konser salonu inşa edilir. Bu salon çok önemlidir, büyük bestelerin prömiyerleri burada yapılır. Fransız sanatçının notaları ile piyano eğitimine başlayan Karlıbel, “Henry Herz’in romantik devirde virtuozite kelimesini yeniden tanımlamış olan sayılı efsanelerinden biri olduğunu daha sonra öğrendim. Dönemin zirve isimleri Liszt ve Chopin’in yanı sıra Thalberg, Moscheles, Kalkbrenner ve Herz gibi virtüözler sayısız kompozisyon ve didaktik eser kaleme alıp turnelerle değişen müzik tarzlarını Avrupa ve Amerika’ya tanıttılar. Herz, Paris’in kültür hayatına damgasını vurmuş biri” diyor. Karlıbel’e “Peki niye kaydedilmemiş bu eser, bununla ilgili herhangi bir bilgiye ulaştınız mı?” diye soruyoruz. “Belki Müslümanlıkla ilgisi var diye yapmamış olabilir, bilemiyorum. Ama buna benzer başka bestelerin kayıtlarını yapmışlar.” cevabını veriyor.156 yıl önce bestelendiKorolu konçerto da denilen 6. Konçerto, üç bölümden oluşuyor. İlk iki bölümde piyano çalıyor, orkestra ona eşlik ediyor. “Rondo Oriental” adındaki üçüncü bölümde ise koro, kimin yazdığı henüz bilinmeyen aşağıdaki sözleri, Herz’in bestesiyle seslendiriyor. Besteciler, genellikle son bölümde kullandıkları temaları ilk iki bölümden alıyorlar. Yani konçertor baştan sona Peygamberimiz için 1858’de bestelenmiş. Hollanda Kralı’na ithaf edilmesi ise oldukça manidar. Hz. Muhammed (sas)’e yakarış ve Allah’a şükürle son bulan, şairi meçhul koronun sözlerini belgesel önemi nedeniyle, Aydın Karlıbel’in Türkçe tercümesiyle yayınlıyoruz:Rondo Oriental*Peygamberin ahfadı, ey uyanın,Ufukta güneş doğarkenTatlı meltemle tan ağarıyorMağfiret dolu göklerden bize hayır vaad ediyorBir yılan gibi kıvrılan uzun kervanÇölde geçip gidiyorMeşum ve karanlık, yukarıda akbabalar süzülüyorBizden kanlı bir ziyafet çekmeyi umuyorEy yüce Peygamberimiz Muhammed, sana yakarışımızı işit.Başımızdan bütün tehlike savuşsunSana secde eder, senden yardım dilerizEy Muhammed bizi esirge!Fakat tehlike ve felaketi unutalım.Yok, bu aldatıcı serap değil!Sığındığımız bu vaha bizi koruyacak bir yerdir.Haydi o esintiyi, o serin gölgeye, bir adım sonra varacağız!Evet yolculuğumuz sona eriyor.Peygamber'e hamd ü senaAllah'a şükürler, Allah'a şükürler olsun.(Rondo canlı müzik demek. Rondo Oriental, ‘Doğu tarzında rondo' olarak okunabilir)
15 Temmuz 2014 Salı
‘Roboski Müzesi’nin projesi hazır
Şırnak Uludere’ye insanlık suçlarını unutulmaz kılacak bir müze açılıyor. ‘Roboski Müzesi Girişimi’nin çabalarıyla hayata geçen müzenin projesi önceki gün açıklandı.28 Aralık 2011'de Şırnak'ın Uludere (Roboski) ilçesi yakınlarında, sınır ticareti yaparken askeri uçakların bombardımanı sonucu hayatını kaybeden 34 Kürt vatandaşının anısını yaşatmak için kurulacak ‘Roboski Müzesi'nin projesi belli oldu. Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Ozan Öztepe'nin başkanlığında hazırlanan proje birinci seçildi. Seçilen müze projesi, Uludere'de inşa edilerek, hayatını kaybedenlerin anısının yaşatılması sağlanacak.‘Roboski Müzesi Girişimi' adı altında bir araya gelen ve mimarlar, sivil toplum kuruluşları temsilcileri ile Uludere'de katledilen vatandaşların aileleri, Uludere'de bir müze kurulmasını kararlaştırmıştı. Müze için proje çağrısına 56 ekip, 25 ayrı proje ile katıldı. Seçici kurul, 25 proje içinden 5 projeyi değerlendirmeye aldı. Geçtiğimiz cumartesi ve pazar günü Ankara Faruk Eren Avukat Evi'nde gerçekleştirilen değerlendirme toplantısında, bütün ekipler konuyu ele alış biçimlerini ve proje önerilerini paylaştı. Her proje uzun uzun tartışıldı. Diğer tüm katılımcılar gibi yarışmacılar da birbirlerinin projeleri ile ilgili eleştiri ve görüşlerini dile getirdi. Değerlendirmelerin sonunda bütün tasarım ekipleri, hangi proje seçilirse seçilsin ellerinden gelen her türlü desteği vermeye devam edeceklerini belirtti.İki gün süren hararetli tartışmaların ardından finale kalan beş proje içinden Roboski Müzesi ve Anma Yeri olarak inşa edilmek üzere Ozan Öztepe'ye ait proje birinci seçildi. Bunun yanında 25 proje arasından öne çıkan bazı projeler de anma kültürüne ve mimarlık ortamına katkılarından dolayı özel ödüle layık görüldü.Bu aşamadan sonra Uludere'de kurulması planlanan müze için çalışmalara başlanacak. Müze, katledilen vatandaşların mezarlarının bulunduğu ve ailelerin müze için kullanıma sunduğu arazi üzerinde yapılacak. Müze inşası için gerekli paranın bağışlardan elde edilmesi planlanıyor. Bağışların yanı sıra konser, sergi gibi faaliyetlerden gelecek gelirler de müzenin yapımına harcanacak.Roboski Müzesi ve Anma Yeri kaynak bulunursa bu yıl açılacakRoboski Müzesi Girişimi, Uludere'de hayatını kaybedenlerin yakınlarının yanı sıra sanatçı, hukukçu, sivil toplum örgütü temsilcileri gibi farklı kimliklerin bir araya gelmesi ile 2013 yılında kuruldu. Girişim, ‘Uludere olayının şahsında bölgede yaşanan tüm insanlık suçlarını görünür ve unutulmaz kılmak için kalıcı bir yapı olmalı' düşüncesinden hareketle, müze fikrini geliştirdi. Müze için proje yarışması düzenlenmesine karar verildi. Yarışmaya başvurular 16 Nisan ile 1 Temmuz tarihleri arasında alındı. Kaynak bulunursa, müzenin 2014 sonuna kadar bitirilmesi hedefleniyor. Müzede sanatçıların Uludere için yaptığı resimler, heykeller, fotoğraflar sergilenecek. Hayatını kaybedenlerin ailelerinin bağışlayacağı çeşitli hatıra eşyaları da müzede yerini alacak. Müzede dinleti ve anma programlarının yapılacağı mekânlar ile kütüphane de olacak.
14 Temmuz 2014 Pazartesi
‘Türkülere kulak kesilmek artık işimize gelmiyor’
Türkü üzerine söylenmiş en etkili dizelerden biri Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ‘Nerede bir köy türküsü duysam/Şairliğimden utanırım’ dizesidir. Uzun yıllardır TRT Erzurum Radyosu’nda yapımcı olarak çalışan İsmail Bingöl ise türkülerimizle ilgili en orijinal kitaplardan birini yazdı. Atalar Mirası Gönül Yarası (Ülke Edebiyat), Bingöl’ün Anadolu türküleri üzerine yirmi yıldır kaleme aldığı denemelerden oluşuyor.Türküler söylenir, dinlenir, hikayeleri anlatılır. ‘Türkü denemeleri’ ne demek?Bu sorunuza cevap vermem için biraz gerilere gitmem lâzım. Ta çocukluğuma… Öyle ki; yıllardır türkü söyleyen, hani o bilinen tabirle, çocukluğumdan beri türkülerin ve şarkıların meftunu biriyim. Daha henüz ilkokula başlamamışken, ezberimde türküler olduğunu ve büyüklerin beni yakaladıklarında türkü söylettiklerini hatırlıyorum. Bu merak, bu sevgi bu güne kadar devam ediyor olsa da; bazı özel sebeplerden; türkü söylemeyi sanat haline getiremesem de; müziğimizin sürekli icra edildiği bir kurumda, TRT de prodüktör olarak çalışmak nasip oldu ve söyleyenlerin seni duyurmayı, yaptığım programlarda türküler üzerine metinler yazmayı iş edindim. Türkü hikâyeleri türkülerle ilgili alışılagelmiş bir aktarım biçimi olduğundan, serde biraz şairlik ve yazarlık da olduğundan, bundan farklı olarak, dinlediğim türkülerin bende uyandırdığı hisleri, çağrışımları yazıya dönüştürmek suretiyle; deneme biçiminde yazmaya çalıştım bunları. Yıllar içerisinde buna dair okuduklarım ya da şöyle söyleyeyim, bu şekilde yazılmış olanlar, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaydı. Ben; yaptığım programların da etkisiyle, bu yoldaki çabalarımı sürdürdüm ve yaklaşık yirmi yıl sonra böyle bir kitap ortaya çıktı. Türkü üzerine yazılmış ilk deneme kitabı da diyebiliriz belki de… Aslında her insan; bizim olan, bize bizi anlatan, bir anlamda millet olarak Anadolu’ya gelinceye kadar ki serencamımızı gizlediğimiz türkülerimizi dinlediklerinde, yürekleri bir hoş olur, gönül dünyaları dalgalanır ve etkilenirler. Zaten bu coğrafyanın türkülerini dinlerken bunları yaşamayanların, yüreğinden gâh hüzün, gâh sevinç bulutları geçmeyenlerin bizi anlamaları mümkün değildir. Rahmetli Nevzat Kösoğlu büyüyüğümüzün cümleleriyle; "Millî kimliğimize sahip mi olmak istiyorsunuz; farklı olmak, bilinmek, onurlu ve başı dik mi kalmak istiyorsunuz? Türkü dinleyin ve türkü söyleyin. Çünkü, millî kültürümüzün ana sütunlarından biri musikimizdir ve musikimizin kalbi de türkülerimizdir.”Kısacası; işte biz de bunu yapmanın gayreti içerisindeyken, yanında da türkülerimize dair hissettiklerimizi deneme şeklinde kaleme aldık. Sonrasında ise; diğer deneme kitabımız olan “Ey Kelime … Ve Ey Ses”le birlikte; çok değerli insan, kültür dünyamızın değerli şahsiyeti Ezel Erverdi ağabey vasıtasıyla; Mart ayında Dergâh Yayınları Ülke Kitapları’ndan yayınlanarak okuyucuya ulaştı. Teşekkürlerimi ve şükranlarımı arzediyorum sizin aracılığınızla buradan kendilerine ve diğer emeği geçenlere…“Acaba kaçımız yöremize ait bir türküyü baştan sona söyleyebiliriz?” cümlenizi okuyunca insan kendini teste tabi tutmak istiyor. Sizce bu testi kaçımız geçebiliyoruz?Sizin de bildiğiniz gibi, millet olmanın ya da bir millet olduğunu iddia etmenin en başta gelen unsuru; kendinize ait kültürel değerlerinizin olması. Ve tabii ki; ardından da onlara sonuna dek sahip çıkmanız. Eğer; çocukluğunuzda kendinize dair bir oyunu oynamamışsanız, bir türküyü sesiniz güzel olmasa da söylemeye çalışmamışsanız, nenenizden, büyüklerinizden bir masalınızı bile olsun dinlememişseniz ve daha bunun benzeri, adına bugün topluca halk kültürü ya da folklor dediğimiz ögelerle zihninizi, millet olma hafızanızı beslememişseniz, millet kavramından, millet olabilmekten sözetmeniz, bunu iddia etmeniz zordur. Küçük bir misalle bunu daha da açayım:Bir arkadaşım; uzak doğu da bir üniversiteye bilimsel çalışma yapmak üzere kırk beş günlüğüne davet edilir. Değişik ülkelerden çok sayıda bilim adamı da vardır orada… Çalışmanın bitiminde bir veda gecesi düzenlerler ve gecede de; herkesin kendi milletine ait bir halk kültürü ögesini sergilemelerini rica ederler. İşte kimi şarkı söyler, kimi dans eder, kimi başka bir şey yapar. Diyor ki arkadaşım; ben de bir şey yapayım diyorum, ülkemin türkülerinden bir tane okuyayım istiyorum ama, ne yazık ki aklımda bir tek türkü bile yok. Ancak yöreme ait bir türkünün iki mısrası var aklımda ve ben de onu söylemeye başladım. Biraz hareketli olan türkü çok beğenildiği için, alkışlar sonucunda aynı sözleri bir kaç sefer tekrar ettim ve böylece durumu kurtarmış oldum. Ancak, kimseler anlamasa da bu hale düşmüş olmaktan büyük üzüntü duyduğumu söyleyebilirim. Çünkü; hangi milletten olduğumuzu bağıra çağıra söylesek de, asıl bunun içini doldurmamız gerektiğini orada acı bir şekilde gördüm ve anladım.” İşte biz de, yıllardır büyüklerimizin bizi beslediği gibi, eğer çocuklarımızı, gençlerimizi kültürümüzün kaynaklarından nasiplendirmez, onları kültürel arka plana dayalı böyle bir bilinçle yetiştirmezsek, milliyetleri konusunda her hangi bir aidiyet düşünceleri, inançları kalmaz ve ortada; bu kadar büyük devletler, medeniyetler kurmuş olan “millet” kalmaz. Bunun sonucunun ne olduğunu düşünmek bile istemiyorum, ama ne var ki, gerektiği yerde kullanılmazsa; bugünün dünyasında insanı yalnızlaştıran ve kendinden uzaklaştıran teknolojinin bedelinin çok ağır olacağı da bir gerçek.Bir Azeri atasözü “Derdi olan türkü söyler.” der. Türkü söyleyen bir yana, dinleyen bile ne kadar azaldı? Peki şimdi kimsenin derdi yok mu? Musiki, bir milletin medeniyet kurma ve medeni olma yolunda meydana getirdiği en esaslı birikimlerindendir. Ahmet Hamdi Tanpınar "Bizim musikimiz kendi içinde değişene kadar hayat karşısında vaziyetimiz değişmez, çünkü onu unutma ihtimali yok." der. Dolayısıyla bir toplumun müziği bozulmuş, sonra da unutulmuşsa, o toplumda pek çok mefhumun da bozulduğuna hükmedilebilir. Buradan hareketle denilebilir ki; bugün de çok derdimiz var ve bu dertler sadece bizimle ilgili değil. Evet; dört bir tarafımızda acının sesi yankılanıyor her dakika… İşte onun için de; bunu kimi türkü söyleyerek dile getirebilir, kimi yazıyla, kimi şiirle… Ancak sesle dile getirmek; acıya sesten bir elbise giydirmek gibidir ve bu da bir çığlık gibi düşer ortalığa… Etkisi büyük olur. Bir ağıt, bir isyan, bir tepki çıkar ortaya ve bakışları daha çok çeker o yana… Bu sesleniş için bir şey yapamayacak olanlar bile başlarını çevirirler oraya doğru en azından ne oluyor diyerek… Türküler; bazılarının dünyasından çıkmış olsa da, birileri bugün farklı müzikler dinlese de, türkülerin sevdalıları yine var ve dertleri seslendirmeye, sevinçlere yoldaş olmaya devam ediyorlar kendilerince… Etmeliler mutlaka… Bir şeylerin yaşaması, bir şeylerin ayakta kalması adına…Şehir hayatının, şehir insanın türkülerle arası çok açıldı bence. Anadolu’da bu mesafe ne durumda? Aslında türkü dinlemenin şehirle-köyle pek alakası yok. Aranın açılması şehirleşmeden değil de;hayatı anlamanın ve hayat üzerinde düşünmenin uzağındaki koşuşturmacadan, türkülerin dünyasına olan yakınlığımızı kaybetmemizden, türkülerimizin söylediklerine kulak veremeyişimizden kaynaklanıyor. Maddenin, hızın ve birbirini anlamamanın giderek çoğaldığı bir zamanda; sözleriyle, nağmeleriyle bize çok şey söyleyen; ruhumuza, kalbimize insan olmanın derin ve ince taraflarını, erdemini anlatmaya çalışan -ki bu da emek ve ilgi ister-türkülere kulak kesilmek işimize gelmiyor. Onu eski bir eşya gibi kabul edip, saklamaya, bir köşede tutup, sadece meraklılarına göstermeye çalışıyoruz. Oysa; bırakın daha eskiyi, 50 yıl önce yazılmış bir yazının bugünkü nesil bazı yerlerini anlayamasa da, türkülerdeki sesi, sözü; ne kadar eski olsa da anlayabilir, mesajını öğrenebilir. Türkülerin niçin önemli olduğunu buradan da çıkarabiliriz.Radyonun altın çağını yaşadığı dönemde çocukluğunuzu geçirdiniz. TRT Erzurum Radyosu’nda program yapıyorsunuz. O çağın, sizdeki etkisi hala devam ediyor galiba?. Şimdi hangi çağını sürüyor radyo? Peki programlarınızın günümüz insanındaki etkisi nedir? Yani kim dinliyor radyoları ve türküleri?Çok kapsamlı bir soru ama, gerçek şu ki içinde, bize dair, bana dair bir çok yönü barındırıyor. Radyonun altın çağını yaşadığı zamanlarda; küçücük bir el radyosu en yakın dostlarımdan biriydi. Özellikle de tatil günlerinde, onu koynuma alır, bir arkadaş gibi, anlattıklarını dinler; çalınan türküleri, şarkıları bir bir kaydederdim küçücük defterime... Anlatılmak istenen dünyayı tam olarak kavrayamasam bile; nağmeleri, sözleri, ruhumda bir başkalık meydana getirir, bu duygularla alabildiğine coşardım... Ortam müsaitse eğer, "Sesime ses verin yaralı dağlar" mısraında olduğu gibi, ben de haykırır, olanca sesimle katılırdım radyoda çınlayan seslere... Ne yılların geçişi eksiltti türkülere duyduğum sevgiyi ve ne de yaşadıklarım, gördüklerim... Aradan yıllar geçince; uzun kurslar ve imtihanlar sonucunda, TRT’nin tek olduğu, başka yayın kuruluşunun olmadığı bir dönemde, 1988 yılı nisanında girdim radyoya… Sizin de dediğiniz gibi, bırakın televizyonu, radyo bile hala altın çağını yaşıyordu o yıllarda ve bir yere programa gittiğimizde ilgi üst düzeydeydi. Sonra işte başkaları çıktı meydana ve bugün bile henüz altyapısı oluşturulmamış özel yayıncılık sektöründe ortalığı velveleye verdiler. Sonra da bu alandaki bir çok şeyin önemi azaldı. Ama böyle olsa da; bendeki etkisi, sevgisi, itibarı bir kenara, radyo hala çok önemli. Altın çağını çok gerilerde bıraktı belki, fakat sadık dinleyicileri ve yeni oluşturulmaya, bağlantı kurulmaya çalışılanlar, onu dinlemeye devam ediyorlar. Televizyona ve diğer iletişim araçlarına göre bazı avantajlı durumu var ve bu da radyoyu gelecekte de ayakta tutmaya devam edecek. Ulaşma ve dinleme kolaylığı, bilginin hazır olarak sesle aktarılıyor oluşu, bunlardan sadece bir kaçı. Programlarımızın etkisini bize yakından hissettiren ve arayan dinleyicilerimizle, yeni programlarda buluşmaya devam ediyoruz. Çünkü bir tutkudur radyo dinlemek ve farklı bir alışkanlıktır; özellikle de eğitim-kültür programlarına kulak vermek. Sosyal medya kendine yeni ve hızlı bir alan açsa da hayatımızda, radyo onların rakibi olmadığından ve hatta radyo programlarının onlarda reklamı, tanıtımı yapılabildiğinden; pozitif bir bakış açısıyla iyi bile olmuştur denebilir bu konuda. “Şimdi Türkü Söylemek İstiyor Yüreğim” denemenizde, Eşkıya’nın film müzikleri albümüyle ilgili bir düzeltme yapıyorsunuz ve son yıllarda çıkan türkü albümlerinde ‘affedilmez’ hatalar yapıldığından bahsediyorsunuz. Bu konuyu açabilir misiniz?Bugün hâlâ, kendilerine yakınlık gösterenlerin yüreklerini dolduran duyguların en iyi tercümanıdırlar türküler... Geçmişin güçlü seslerinin yeri doldurulamasa bile; günümüzde de bu işi hakkıyla yapmak için gayret edenler var. Yaşatma ve dönüştürme vesilesiyle; Emrahlar, Sümmaniler, Pir Sultanlar, Karacaoğlanlar ve daha niceleri, asırlar ötesinden yankılanan sesleriyle yeniden aramıza döndüler, yeniden girdiler gönül dünyamıza... Yaşadıklarını, eserleriyle bir daha, bir daha ispatlayıp, bir daha duyurdular hepimize... Özellikle de, türkü dostlarının, türkü meraklılarının dışındakilere...Bizim öz müziğimizin motifleri, hafif batı müziği tarzında yapılan müziklerde bile çokça kullanılır oldu artık. Böylece; daha fazla ilgi çekti, daha fazla mal oldu kitlelere türkülerimiz. İnsanımızın doğasından gelen bir ilgiydi bu. Yıllardan beri halkın dilinde ve gönlünde yer etmiş, kolektif şuurun, halk irfanının, halk muhayyilesinin ürünleri; filmlerde, dizilerde de kullanılmaya başlandı. Hatta, bazı dizilerin bu kadar ilgi görmesinin, seyredilmesinin altında yatan sebeplerden biri de, o diziye eşlik eden türkü ya da türkülerdir belki de… Göçle büyük şehirlere gitmiş Anadolu insanının kendini bulduğu müziklerdir bunlar…Ne var ki; Anadolu'nun hemen her köşesinin rengini, kokusunu, güzelliğini taşıyan türkülerin, filmlerde kullanılması, halk kültürümüz adına sevindirici bir olay olsa da; kullanılan müziklerden, anonim olanlar dışındaki türkülerin ve gazellerin sözlerinin kime ait olduğu konusu titizlikle ele alınmalı ve yanlışlık yapılmamalıdır. Zira; üretene ve üretilene saygı bunu gerektirir. Bu konuda bir denetimin olmaması ve çoğu kişinin maddî kaygılarını ön plana çıkararak bu işi yapması, böyle durumlara yol açıyor. Ama yine de; bu tür yanlışlıklara rağmen, bu sahada yapılanların, halk kültürümüzün daha geniş kitlelere duyurulmasına önemli katkı sağladığını da belirtelim.Denemelerinizde hep acıdan, hüzünden süzülen türkülerimizden bahsediyorsunuz. Neşeli, umut veren türkülerimiz yok mu?Tabii ki var, ancak biz millet olarak öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki; yüz yıllar boyunca üzerimizden kötü göz, toprağımızdan düşman ayağı eksik olmamıştır. Sultan Abdulhamid’e ait olduğunu sandığım bir söz şöyledir: “Anadolu; Sırtlanların geçiş yeridir”. Onun için de; geçmişte yaşanılan topraklar gibi, elimizden kalanlar da bize çok pahalıya patlamıştır. Dolayısıyla halk müziğimizde hüzün teması oldukça baskındır; ölene, itene, gidene, gidipte gelmeyene yakılan ağıtlar, türküler yanında, sevince vurgu yapanların sayısı daha azdır. Çünkü; şehitlerimizin, daha yakın zamana kadar arkası gelmemiştir. Yani mutlu bir millet olamamışızdır; kahramanlarımızın çokluğu yüzünden… İşte bu sebeple yakılan türkülere ve o türkülerin adına yakıldığı vatana iyi bakmalıyız; birlik ve beraberliğimize ve onların nişaneleri olan değerlerimize gönülden sahip çıkmalıyız.“Türküleri yakanlar, yasaları yapanlardan daha güçlüdür”. Bu söz kime ait?Yine bir Anadoluluya… MÖ 620 civarında, batı sahillerinde, Milas’ta yaşayan filozof Thales’e… Ki gerçekten öyle değil midir; yüz yıllardır nice yasa yapıcılar ve yaptıkları yasalar kaybolmuştur ama, türküler ayaktadır ve onları yakan halk, ozan ve şairler hala bilinmekte ve söylenmektedir.“Nerede bir köy türküsü duysam/Şairliğimden utanırım” Türkülerimizi anlatan en iyi dize bu sanırım.. Türküler üzerine yazılmış şiirlerin en meşhurlarından olduğu için böyle düşünülebilir. Ya da; bu şiir yazıldığında; diğerleri henüz yazılmamıştı da denebilir. Ancak, “bazı şeyler hariç, her şeyin daha iyisinin ortaya çıkma ihtimali vardır” diye düşünüp, “en” kelimesini kaldırarak ifade edersek; şair Bedri Rahmi Eyüboğlu gerçekten güzel anlatmış bu şiirinde türküleri ve o türkülerin dünyamızda edinmesi gereken yeri… “Atalar Mirası Gönül Yarası Türküler” adlı kitabımızdan kısa bir bölümle son verelim söyleyeceklerimize: “Gönlü yaralının neyi vardır türkülerden başka... Maddiyattan ayrı hiç bir şeyin para etmediği bu zamanda, yalnızca mevkiin, makamın konuştuğu, insanların birbirlerinden selâmı bile esirgediği bu çağda, yüreğindeki sevdasından başka hiç bir şeyi olmayanın yüzüne kim bakar? Hissiyatına türkülerden daha iyi kim tercüman olabilir? Binlerce yıldır kimseye zulmetmemiş, zalimlik nedir bilmemiş bu milletin, kötülüklerden uzak kalmasında, mazluma acımasında, dilden dile, gönlüden gönüle dolaşıp duran türkülerin büyük payı vardır. Ve hâlâ unutulmadıysa türküler... Hâlâ yaşıyorsa... İnsan olduğunu unutmayanlar sebebinedir.”
12 Temmuz 2014 Cumartesi
Yunus Emre, hayal perdesinde
Gölge sanatı Karagöz’ün toplum nezdindeki algısı çocuk oyunu olmaktan öte geçmiyor. Ramazan’dan ramazana hatırlatılan, eğlencelik, sıradan, hatta basit bir sanat olarak görülüyor.Oysa Karagöz hiciv sanatı. 2008’de kaybettiğimiz Karagöz araştırmacısı Metin And’ın ifadesiyle Karagöz’ün aslı siyasi taşlamaya dayanıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren ‘aman devlete laf gelmesin’ diye bu yönü törpülendiği için, maalesef günümüzde basit bir içerikle, yılın bir ayında ortaya çıkıyor. Bu algıdan rahatsız olan ustalar var elbette. Kukla sanatçısı Mahmut Hazım Kısakürek, sırf bu amaçla 2012’de politik bir Karagöz oyunu yazmış ve Bursa’da oynatmıştı. Karagöz deyince akla gelen önemli isimlerden biri olan Alpay Ekler de sözkonusu algıya direniyor. Mesela 3-4 yıldır çocuklar için Karagöz oynatmadığını ve eskiden yapıldığı gibi büyükler için oyunlar yazdığını söylüyor. Bugün Üsküdar sahilinde prömiyeri yapılacak olan “Yunus Emre Hayal Perdesinde” oyununu da bu amaçla yazdı ve izlemek isteyen herkese iftardan sonra oynatacak.2007’den bu yana Kocaeli Üniversitesi Sahne Sanatları bölümünde geleneksel Türk tiyatrosu öğretim görevlisi olarak eğitim veren Ekler’in, Karagöz konusunda günümüzün en yetkin isimlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Malum, Karagöz 2009’da UNESCO tarafından Türkiye’nin Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’ne alındı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın UNESCO’ya sunduğu dosyada tasvir tarihi ve tasvir yapımını Milletlerarası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNİMA) üyesi olan ve şu anda UNİMA İstanbul’un başkanlığını yürüten Alpay Ekler geniş bir makalede anlatmıştı.Bu akşamki oyuna dönersek, Ekler’in ifadesine göre oyun birkaç açıdan önemli. İlk defa gölge oyununda halk şairi Yunus Emre anlatılacak. Ayrıca oyun için Yunus Emre’nin dedesi, ninesi, atı Akkız, Tapduk Emre ve Hacı Bektaş’ın da aralarında bulunduğu 70’ten fazla tasvir yapıldı. Yani Yunus Emre Hayal Perdesi’nde bugüne kadar oynatılan en fazla tasvirli oyun olacak. Yunus Emre’nin eserleri dikkate alınarak 6 ayda 12 kişilik ekip tarafından hazırlanan oyunda dört önemli sahnede bulunuyor: Yunus Emre’nin Taptuk Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, kendi aklı ve nefsiyle karşılaşması.Gölge oyunlarında alışık olduğumuz komik taklitler Yunus Emre’de yok. Klasik Karagöz oyunlarından Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun’da olduğu gibi bir hikâye anlatacak Hacivat seyirciye. Karagöz de zaman zaman hikâyenin içine -Şeyh Küşteri meydanına- atlayıp biraz muzırlık yapıp hikâyeden çıkacak. Yunus Emre’nin köyünde başlayıp Tapduk Emre’nin kapısında bitecek oyun için Alpay Ekler, “Yunus Emre’nin 19, 30 ve 40 yaşlarını canlandırıyorum. Oyun, Karagöz ile Hacivat’ın itiş kakışmasıyla başlayacak. Daha sonra Hacivat, Karagöz’e ‘Şimdi sana bir hikâye anlatacağım, dinle’ dedikten sonra Yunus Emre’nin hikâyesinin anlatılacağı bölüme geçilecek. Yunus Emre’nin Turna ile konuştuğu bir sahne var oyunumuzda. Turna, Bektaşi kültüründe çok önemlidir. Hz. Ali’nin sesinin turnada olduğu söylenir. Yani boş bir metnimiz yok. Bilenler anlayacak konuyu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’yi de anlatıyoruz.” diyor.Yunus Emre Hayal Perdesi için bugün Üsküdar sahiline, 1,2 x 4,5 metrelik özel bir sahne kurulacak. Alpay Ekler’in senaryosunu yazıp seslendirdiği ve yönetmenliğini yaptığı oyunun yapımcılığını Volkan Kara üstleniyor. Oyun için Levent Çelik özel müzikler besteledi, bu besteleri canlı olarak Hayal Musiki Topluluğu seslendirecek.
11 Temmuz 2014 Cuma
Maymun gözünü açtı
Maymunlar Cehennemi, sinema tarihinin en uzun serisi James Bond kadar olmasa da Star Wars yolunda ilerliyor.Fransız romancı Pierre Boulle’nin 1963’te kaleme aldığı bilimkurgu romanın sinema macerası çok hızlı başlamıştı. 1968’de yola çıkan seri, 1973’e kadar peş peşe çekilen beş filmden sonra uzun süre sessizliğe bürünmüştü. 2001’de Tim Burton’ın ‘talihsiz’ uyarlaması serinin üzerindeki ölü toprağını silkeleyemedi. Ve nihayet 2011’de bir umut ışığı ile kıpırdanan seri, bugün gösterime giren ‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’ ile güçlü bir geri dönüş yapıyor.Rupert Wyatt’ın yönettiği ‘Maymunlar Cehennemi: Başlangıç’ (2011), serinin yeniden başlatılması için verimli bir damar yakaladı. Hapishane filmlerinden Frankenstein öyküsüne, westernden baba-oğul temasına kadar bir yığın bileşeni harmanlayan filmin temelinde bilim-teknolojinin doğaya müdahalesi ve onun genleriyle oynamasının yol açtığı tehlike vardı. Matt Reeves imzalı ‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’, ilk filmin açtığı zeminde insanlık tarihinin de alegorisi sayılabilecek sağlam ve gösterişli bir bina inşa ediyor.Genleri değiştirilmiş, isyancı maymun Sezar’ın kaçışının üzerinden on sene geçmiştir. Genetiğiyle oynandığı için daha da zeki bir maymun olan Sezar, ormanda büyük bir maymunlar ordusu kurmuştur. Bu süre içinde dünyayı saran ölümcül virüs insanlığın büyük bölümünü yok etmiş, kalanlar ise koloni halinde yaşamını sürdürmektedir. San Fransisco’daki koloniden bir grup insan, yegane güç kaynakları olan hidroelektrik santrale ulaşmak için Sezar’ın kontrolündeki ormana gelir. Birkaç tatsız olaydan sonra insanlar Sezar’ı ikna ederek silahlarını bırakmak şartıyla santralde çalışmaya başlar. Ancak insanlar ve maymunlar arasında kırılamayan önyargılar ve geçmiş hesaplar, iki tarafı yeniden çatışma ortamına sürükler.ANDY SERKIS GÖZ DOLDURUYOR‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’, serinin en iyisi olmakla birlikte, söylem olarak da seriyi özüne döndürüyor. Pierre Boulle’nin evrim teorisini tersyüz eden romanı, aynayı tersine çevirerek insanlığın durumuna bakıyor; acımasız bir toplum, ahlak ve medeniyet eleştirisine soyunuyordu. Cem Yılmaz’ın A.R.O.G.’da Arif’e söylettiği “Maymundan mı geldik bilmiyorum ama maymuna doğru gidiyoruz” önermesi, Boulle’nin romandan muradını karşılayacak bir cümle. Boulle de, evrim teorisinin doğruluğu-yanlışlığı gibi o dönem bilim dünyasının içine düştüğü kısır döngüye takılmadan onu bir toplum eleştirisi olarak kullanıyor.Matt Reeves’in yönettiği ‘... Şafak Vakti’, tıpkı Boulle gibi evrim teorisiyle oyalanmak yerine, insanlık tarihinin alegorisine girişiyor. ‘Öteki’nden hareketle ahlak, iyi-kötü, erdem ve birlikte yaşama üzerine güçlü söylemleri olan film, insanlığı hedef alıyor. Sezar liderliğindeki maymunlar ordusu ile Dreyfus önderliğindeki insanların kolonisini eş karakterler, benzer dertler, aynı kötülükler ve hayatta kalma isteği gibi ortak meseleler ile denkleştirilerek her iki tarafın da birbiri için ‘öteki’ olduğu başarıyla vurgulanıyor.‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’nin en güçlü yanı, hikâyenin insanların gözünden değil, Sezar’ın bakış açısıyla perdeye gelmesi. Sezar’ın geçmişin yükünü taşıyan gözlerinde başlayan film, yine Sezar’ın geleceği görüp de olacakları engelleyemeyen mitolojik karakter Cassandra’nın çaresizliğini yansıtan bakışları ile bitiyor. Sezar, sadece ismiyle değil, iç dünyası ve etkileşimde olduğu karakterler itibarıyla da Shakespeare’in Julius Sezar’ı. Lideri olduğu canlıları huzur dolu bir dünyada bir arada tutma ideali; iktidar arzusu, hırs, kin ve öfke ile dağılıyor.Hikâyenin güçlü söylemi, katman aralıkları ve karakter derinliği, teknik üstünlük ile birleşince film bir kademe daha atlıyor. Performans yakalama tekniğinin (motion capture) bugüne kadarki en mükemmel örneğinin verildiği filmde, Sezar’ı oynayan Andy Serkis, her türlü takdirin üzerinde bir iş çıkarıyor. Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit filmlerinde aynı teknikle Gollum’u oynayan Serkis, 2005’te King Kong’un yeni uyarlamasında da sinemanın ünlü gorilini canlandırmıştı. Filmin set tasarımı, atmosfer oluşturmadaki başarısı, sanat ve görüntü yönetimi alanlarındaki başarısı ise görülmeye değer.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)