26 Aralık 2014 Cuma

Bir ihtimal daha var

Russell Crowe’un ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu Son Umut,Çanakkale Savaşı’na gönderdiği üç oğlunun izini bulmak için İstanbul’a gelen Avustralyalı bir babanın öyküsünü anlatıyor. Oscar’lı oyuncu, yönetmenlikte vasatı aşamasa da kültürel kodlar ve millî hassasiyetler konusunda gayet titiz.1. Dünya Savaşı’nın cephelerinde dolaşmaya devam ediyoruz. Fatih Akın’ın Kesik filminde Ermeni tehciri dolayısıyla Doğu ve Güney cephesine şöyle bir uğrayıp geçmiştik. Son Umut ile sıra batı cephesinde. Doğrusu, son iki yıl içinde gösterime giren üç yerli filmden (Çanakkale Çocukları, Çanakkale 1915, Çanakkale: Yolun Sonu) sonra umudumuzu kesmiş ve Çanakkale defterini kapatmıştık. Bir Anzak torunu olan Russell Crowe, Son Umut / The Water Diviner filmi ile bu defteri yeniden açtı.Gerçek bir olaydan esinlenen filmde, üç oğlunu da Çanakkale Savaşı’na gönderen Avustralyalı bir babanın önyargılarından sıyrılmasını ve savaşın acımasızlığıyla yüzleşmesini izliyoruz. John Connor (Russell Crowe), savaştan dört yıl sonra oğullarının izini sürmek için İstanbul’a gelir. Connor’ın İstanbul’da başlayıp Çanakkale’ye ve oradan Anadolu’ya uzanan arayışında en yakınındakiler ise Osmanlı subayları Binbaşı Hasan (Yılmaz Erdoğan) ve Cemal (Cem Yılmaz) olacaktır.Son Umut, Peter Weir’in Gelibolu (1981) filminin izinden gidiyor. Hatırlanacağı gibi Weir, Anzak askerlerinin kendileriyle hiç ilgisi olmayan bir savaşa katılmak için yaptığı zorlu yolculuğu ve savaşta yaşadıklarını çarpıcı bir şekilde ele almıştı. Peter Weir’in ustalığından uzak bir ‘ilk film’ olan Son Umut, Gelibolu’nun sonrasına giderek ailelerin yaşadığı acılara ve ‘karşı taraf’a, yani bizim durumumuza da bakmaya çalışıyor.Oyunculuk kariyerinde Oscar heykelciği bulunan Russell Crowe’un yönetmenlik kumaşının çok iyi olmadığını söylemeliyiz. Elbette ki kötü değil, fakat Çanakkale Savaşı’na dair pek bilinmeyen bir sayfayı (ceset, isim ve mezar tespiti) perdeye yansıtan bu hikâye usta bir yönetmenin elinde dünya çapında bir filme dönüşebilirdi. Son Umut, bu haliyle Avustralya, Yeni Zelanda ve Türkiye’de gişeyi hedefleyen ve bu ülkelerin kodlarına göre hazırlanmış ‘yerel’ bir film. Sadece oyuncu seçimleri değil, prodüksiyonu ve hikâye anlatım tercihleri de buna göre şekillenmiş. Epik bir tarihi drama çeken Crowe’un savaşın acımasızlığını göstermedeki becerisi, insan hikâyesini ve vicdanı öne çıkarması dikkat çekici. Bir ilk film olarak ortalamayı yakalasa da anlatım dilinde ve hikâye kurmada sıkıntıları var. Bunların bir kısmı senaryo kaynaklı iken, işin diğer tarafında yönetmenlik var. Ayrıca Ayşe’nin (Olga Kurylenko) hikâyesi bir türlü yerli yerine oturmuyor, genel tabloda yama gibi duruyor. Oyunculuk bahsinde Russell Crowe, Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz ‘uluslararası’ bir performans sergilerken, Olga Kurylenko tıpkı oynadığı karakter gibi biraz sırıtıyor.Son Umut’un bizi şaşırtan ve takdiri hak eden yönü ise kültürel kodları yakalamadaki başarısı. Çanakkale Savaşı’na bizim gözümüzden (yönetmene göre ‘öteki’) bakabilmesi, 1920’lerin İstanbul’unda, Cumhuriyet arefesindeki günlük hayata ve kültürel detaylara dikkati, ‘millî hassasiyetlerimize’ yaklaşımındaki titizliği bizdeki bazı yönetmenlere ders olarak okutulabilir. Osmanlı’yı incitmeden, yeni kurulacak Cumhuriyet’e, Mustafa Kemal’e, dini ve kültürel değerlere, hepsine birden gereken vurguyu ihmal etmeyen bir denge ve detay dikkati var filmin. Bu yaklaşım gururumuzu okşasa da, filmde Yunanlıların Karayip Korsanları’ndan fırlamış çapulcu halleri de ‘karşı kıyı’da rahatsızlığa sebep olabilir.

25 Aralık 2014 Perşembe

‘Arşivlerimiz ne yazık ki çok darbe yedi’

Dün bu sayfada yayımladığımız, “Araştırmacılar, Osmanlı Arşivleri'ne dava açıyor” haberimiz ses getirdi.2 Haziran 20123'te Sultanahmet'ten Kağıthane'deki dere yatağına taşınan Başbakanlık Osmanlı Arşivleri etrafındaki tartışmalar devam ediyor. Duayen tarihçiler, sürecin ilk başında Kağıthane'nin doğru bir tercih olmadığını ifade etmişti. Ama şimdi hepsi ‘bizi kimse kaale almadı' diyerek sitemlerini dile getiriyor, konuyla ilgili pek konuşmak istemiyorlar. Olayın peşinde artık genç araştırmacılar ve doktora öğrencileri var. Arşivdeki nem durumunun son fotoğraflarını onlar çekiyor, belgeliyor. Fakat hepsi büyük bir korku içinde. Eğer kimlikleri anlaşılırsa, bir daha arşivlere alınmama ve tezlerini bitirememe endişesi taşıyorlar. Gelinen bu noktayı, üç isme sorduk. ‘İçim yanarak söylüyorum, büyük ihmal var’Agah Oktay Güner (Eski Kültür Bakanı-Türkiye Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Vakfı-TESAK Başkanı): Arşivler bir milletin hafızasıdır. Bizim arşivlerimiz ne yazık ki, çok darbe yemiştir. Yeniden kâğıda dönüştürülmesi için Bulgaristan’a gönderilmek istenen arşivlerimizi, Osmanlıca bilen bir demiryolları memuru fark etmiş, amirlerini ikaz etmiş ve o cinayet onun himmetiyle durdurulmuştu. Arşivlerimizde içim yanarak söylüyorum, çok büyük ihmal vardır. Mao karşısında, mağlup olacağını anlayan Chiang Kai Shek, önce karısını kızını değil, arşivleri Formosa’ya (Tayvan) kaçırmıştır. Formosa’ya bir konferansa davetliydim, o vesileyle gördüm. Elyazması bütün eserler, özel ağaçtan yapılmış kutuların içinde saklanıyor. Ve bu kutular bir ayrı bölmede ve odada muhafaza ediliyor. Tabii ki dere yatağına, rutubetli yere arşiv yapılmaz. Ne olacak otelden, AVM’den! Bir millet medeni eserleriyle ayakta kalır. Ama bunun için o millete mensup olmanın şuurunda olmak lazım. Araştırmacıların üzerindeki baskı konusuna hiç girmeyelim, çocukların başı belaya girer.Arşiv her halükârda sur içinde olmalıProf. Dr. Ali Akyıldız (29 Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü): Arşiv, sur içinde olmalıdır. Şu anda Kağıthane’deki binaya kimse gidemiyor. Hocaların ayağı oradan kesildi. Oysa, Arşiv bir akademiydi eskiden; öğrenciler hocalarla orada görüşür; sorularına cevap ararlardı. Ben taşındığından bu yana bir kere gittim, o da öğrencilerime Arşiv’i gezdirmek için. Biz ve diğer meslektaşlarımız bu problemleri daha önce dile getirdik, fakat kimse kaale almadı. Yerin belirlenmesi siyasi otoriteye ait bir seçim. Yurt dışında da şehirlerin dışında arşivler var ama ulaşımı kolay olduğu için sorun olmuyor. Altyapıyı hazırlamadan böyle bir şey yaparsanız bu şekilde insanların ayağı çekilir. Genç araştırmacıların yaşadığı baskıyı, korkuyu bilemiyorum ama arşiv her halükârda sur içinde olmalı.Arşivin sahibi bu millet ama ülkede tuhaf şeyler yapılıyorSemavi Eyice (Sanat tarihçisi): Arşiv’in Sultanahmet’ten Kağıthane’ye taşındığını birkaç ay önce öğrendim. Açıkçası hayret ettim. Gülhane’deki eski askerî hastane restore edilip aslında oraya taşınacaktı. Öyle bir düşünce vardı, bir türlü bu uygulanmadı diye düşünüyordum ki çoktan taşınmış. Vallahi Kağıthane’de olmasına ben de pek taraftar değilim. Niye orası tercih edildi, kimin aklına geldi bilmiyorum? Bizim memlekette birçok şey ‘ben yaptım oldu’, oluyor. Genç araştırmacıların yaşadığı korkuya ben karışmam, Arşiv’in sahiplerinin bileceği bir şey. Arşiv’in sahipleri bu millet tabii ama ülkemizde tuhaf şeyler yapılıyor.

24 Aralık 2014 Çarşamba

Araştırmacılar, Osmanlı Arşivi’ne dava açıyor

İki yıl önce Sultanahmet’ten Kağıthane’ye taşınan Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde sular durulmuyor.Nemlenmiş tarihi belgelerin ve depo duvarlarının görüntülerinin ortaya çıkmasından sonra şimdi de bir grup araştırmacı, TMMOB Mimarlar Odası’nın öncülüğünde Başbakanlık Devlet Arşivleri Osmanlı Daire Başkanlığı’na dava açmaya hazırlanıyor. Çoğu doktora öğrencisi olan araştırmacılar, önceki akşam TMMOB Mimarlar Odası’nın Karaköy’deki İstanbul Büyükkent Şubesi’nde bir araya geldi. Toplantının amacı, Osmanlı belgelerinin muhafaza edildiği Kağıthane’deki bina ve burada aldıkları hizmete ilişkin son bir senedir yaptıkları gözlemleri paylaşmak, belgelerde vuku bulan deformasyon, binadaki çatlak, su sızıntıları vs. gibi endişe verici gelişmeler karşısında atılabilecek adımları tartışmaktı. Tezleri için yılın 4-5 ayını arşivin okuma salonlarında geçiren araştırmacılar, Osmanlı Arşivleri’nde nemli hatta bazen su kabarcıkları birikmiş tarihi belgelerin önlerine getirilmesinden, su damlayan okuma salonlarından, kanalizasyon borusu geçen depolardan ve nemden kabarmış duvarları görmekten rahatsız.Araştırmacılar, Mimarlar Odası’ndaki bu toplantıların ilkini geçtiğimiz temmuzda yapmış ve burada aldıkları karara göre Mimarlar Odası yetkilileri ile birlikte binanın her yerini görmek istediklerini İstanbul Valiliği ile Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’na iletmişlerdi. Süreci, Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Sekreteri Ali Hacıalioğlu şöyle anlatıyor: “İstanbul Valiliği’ne ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi Genel Müdürlüğü’ne bir yazı yazıp konuyla ilgili bilirkişi heyeti oluşturulması ve onların belirleyeceği tarihte, onların da istediği kişilerle birlikte arşivi ziyaret etmek istediğimizi söyledik. Amacımız, arşivin durumuyla ilgili kamuoyunu aydınlatmak ve iddiaların doğru olup olmadığını yerinde görmekti. Cevap gelmedi. İsteğimizi tekrarladık. Bu kez Valilik cevap verdi ve Devlet Arşivleri’ne ‘konuyla ilgili ne yapıyorsunuz, bana ve ilgililerine cevap verin’ diye bir yazı gönderdi. Bunun üzerine arşivden bize, ‘Kağıthane ilçesinde inşa edilen arşiv sitemizde belge muhafazası için her türlü modern tedbir alınmış ve otomasyon sistemiyle kontrol edilmektedir. Sistemde nem alma ve nem verme dünya standartlarına göre yapılmaktadır. Belgeler üzerinde olumsuz durum oluşturacak herhangi bir durum bulunmamaktadır.’ diye iki ay önce bir cevap verdi.”Standartlara uygun değilAraştırmacıların iddialarına göre, arşivde dünya standardına uygunluk söz konusu değil. Adını vermek istemeyen bir araştırmacı, “Uluslararası Arşiv Konseyi’nin (International Council on Archives-ICA) standartlarına göre arşiv binası yapılması düşünülen yerin seçiminde en önemli kriterlerden biri, o mahalde en az 100 yıl öncesine kadar sel ve su baskını yaşanmamış olması şartı var. Kağıthane’de daha geçtiğimiz temmuz ayında sel oldu. Daha eski tarihlere gidilirse Milliyet gazetesinin 19.12.1963 tarihli sayısındaki habere göre Kağıthane’de halk selden dama çıkmış ve insanlar sandallarla kurtarılmış. Fotoğraflarıyla birlikte görebilirsiniz. Bu olayın üzerinden 100 yıl geçmedi.” diyor. Önceki gün alınan karara göre, araştırmacılar ve Mimarlar Odası, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne tekrar dilekçe gönderecek ve bilirkişi heyeti ile birlikte arşivi ziyaret taleplerini yineleyecek. Eğer olumsuz cevap alırlarsa bu kez -önümüzdeki ocak ayının sonuna doğru- yargı yoluna başvurulacak.Toplantı sonunda katılımcıların fotoğraflarını çekmek istedik. Eğer yüzleri görünürse bir daha arşivlere alınmayacakları ve tezlerini tamamlayama korkusu yaşayan araştırmacılar, objektifimize sırtı dönük poz verdi. Bir yanda şakır şakır Osmanlıcaları ile tarihi belgeleri okuyabilmek için çırpınan araştırmacılar, diğer yanda Osmanlıca zorunlu mu yoksa seçmeli mi ders olsun tartışmaları... Yaşananlar oldukça ironik değil mi?Olup biteni anlatan fotoğrafAdını vermek istemeyen bir araştırmacı: “Bu fotoğraflar geçtiğimiz eylül ayında, bina kompleksinin depoya paralel yeraltı katlarında çekildi. Görüntünün alındığı duvarın dibinde kutu kutu boyalar bulunmaktaydı, çünkü yer altından sızan suyun basıncıyla sürekli çatlayan, kabaran duvarlar sık sık boyanıyor, izler üstten kapatılıyor. Depoda ideal nem oranının yüzde 65’i aşmaması gerekirken duvarların hali bu. Sizce arşiv deposunun durumu ne halde olabilir?” Arşivin müdavimleri sürekli gözlem halinde, birçoğu gördüklerini fotoğraflıyor, belgeliyor. Fakat yalana, iftiraya, okullarında mobbinge maruz kalmamak için bunları yaygınlaştıramıyor.

23 Aralık 2014 Salı

Tanpınar ‘maço’ değildi

Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine birçok kitabın yayımlandığı son dönemde Handan İnci'nin Orpheus'un Şarkısı (YKY), yazarın Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler, Huzur ve Aydaki Kadın romanlarını aşk ve kadın temaları açısından inceliyor. "Tanpınar'ın kadına bakış açısı ne ‘maço'dur ne de geleneksel" diyen İnci, yazarın bu konudaki yaklaşımının tamamen 'poetik' olduğunu söylüyor.Son kitabınız Orpheus'un Şarkısı'nda Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dört romanını Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler, Huzur ve Aydaki Kadın'ı aşk ve kadın izlekleri ekseninde Proustvari bir bütüncül roman dünyası iddiasıyla okuyorsunuz. Ama romanlara yaklaşırken temel kaynaklarınız, Tanpınar'ın mektup, günlük ve denemeleri. İlk olarak aşk ve kadın merkezli bu bütüncül roman iddiasını ve elbette yazarın kişisel metinlerinden yola çıkıp kurgu dünyasını değerlendirmenizi sormak isterim. Kitabın girişinde de söylediğim gibi, çalışmada ana malzemem ve temel kaynaklarım Tanpınar'ın metinleridir. Ortaya koyduğum düşünceyi, doğrudan doğruya Tanpınar'ın romanları üzerinden inceledim. Bununla birlikte, peşine düştüğüm konuyu yani Tanpınar'da varoluş meselesinin sanata, oradan da aşka ve kadına nasıl bağlandığını anlatırken, bunun yazarın hayatında da karşılığı olduğunu göstermek istedim. Bu noktada, kurgu dışı metinlerini, yani günlük, mektup ve denemelerini de değerlendirdim. Ancak yazarın biyografisine sadece kitabın giriş kısmında değiniyorum, romanları incelerken değil. Mahur Beste'nin aşk ve kadın bağlamlarında merkezî bir roman olduğunu belirtiyorsunuz. Mahur Beste'yi bu denli merkezî kılan özellikler neler? Mahur Beste, Tanpınar'ın tefrika suretiyle de olsa yayımladığı ilk romanı. Kimileri bunun yarım kaldığını söyler, ama kitapta da ileri sürdüğüm gibi ben bu kanaatte değilim. Mahur Beste bitirilebilecek bir roman değil. Öte yandan bu kitap Tanpınar romanları için adeta bir anahtar, bir giriş kapısıdır. Tanpınar'ın romanlarını bütünlüğe kavuşturan, kitapları birbirine bağlayan ilmeklerin uçları bu romanda belirmiştir. Mesela, aşkın bir kader olması, irsiyet bağıyla sonraki kuşaklara aktarılması, aşkı sanat eserini ortaya çıkaran temel güç olarak yorumlamak gibi Tanpınar'ın öteki romanlarının da eksenini oluşturacak konular bu romanla başlar. Talat Bey ile Fatma Hanım'ın aşk hikâyesi için bestelenen ve daha sonraki aşk hikâyelerinin kader müziği olacak “Mahur Beste” bu kitapla birlikte fonda akmaya başlar. Ayrıca, Tanpınar'ın romanlarında izini süreceğimiz kültürel meselelerin hemen hemen hepsi buradadır. Abdülaziz döneminden sonra gündelik hayata daha çok yansıyan medeniyet değiştirme krizi, eski yaşayışı temsil eden ilginç insanlar, tasavvufi kültür, eski musiki, Boğaziçi'nde yalılarda sürdürülen yaşantı bunların başında gelir. Mahur Beste romanını bu anlamda, bizi büyük esere hazırlayan bir uvertür olarak görüyorum. Devamında gelecek olan eserin tonu, temaları için bir ön duyuru gibidir Mahur Beste.Tanpınar'ın kadın meselesine bakışta bazen Ahmet Mithat Efendi'nin bile gerisine düştüğünü, kadını bir aşk “nesnesi” olarak gördüğünü belirtiyorsunuz. Bu problematik bakış kendisinden sonra gelen yazarları nasıl etkilemiştir, Tanpınar bağlamda izi derinleştirilen bir yazar olabilmiş midir?Tanpınar'ın romanlarında kadınların aşk nesnesi olarak görülmesi, romandaki erkek karakterlerin hayata bakış tarzıyla ilgilidir. Kadın ve aşk, bu erkekler için yaratıcılık gücünü besleyen ana damarladır. Aşk vasıtasıyla erkekler, yaşantılarını derinleştiren ve onları sanatsal yaratıcılığın eşiğine getiren bir olgunluğa ulaşırlar. Evet, bu noktada “nesneleşir” kadınlar, hiçbir zaman aşkın öznesi olamazlar. Erkek sever, kadın sevilir. Bu durum, Tanpınar'ın aşk ile sanat arasında kurduğu bağla ilgilidir. Mümtaz örneği üzerinden Tanpınar, aşkı yaratıcı erkeğin dilini bulmasını sağlayacak bir “ruh disiplini” olarak tanımlıyor. Tabii bu gücün sadece yarım kalmış, yakıcı bir aşk sayesinde kazanılabileceğini de ekliyor. Bu yaklaşımı yazarın günlüğünde de görüyoruz. ‘Aşk gidince şiir kapıları yüzüme kapandı' derken, yazabilme gücünü aşktan ürettiğini söyler bize. Günlüğün son sayfalarında ise neredeyse bütün eserlerini bir kadına duyduğu aşka bağlamış, ‘külliyatım onundur' diyor.Benim Tanpınar'ı Ahmet Midhat'ın gerisine düşmüş gördüğüm nokta ise farklı. Tanpınar, romanlarındaki kadınları âşık olunanlar ile cinsellikleri için birlikte olunanlar diye melek/şeytan kategorisinde ikiye ayırmıştır. Üstelik Tanzimat dönemi yazarları dediğimiz ilk romancılar gibi üzerinde toplumsal bir baskı olmadığı halde, ikinci gruptaki kadınların hemen hepsini gayrimüslimlerden seçerek yapar bunu. Gerçi Tanpınar'ın kadına yüklediği kültürel anlamı düşünürsek bir ölçüde anlaşılabilecek bir durumdur bu. Tanpınar için âşık olunacak güzel kadın “bize ait değerler” dediği bazı aidiyetleri temsil eder. Bu değerler içinde Türkçeyi güzel konuşması, klasik Türk musikisinden anlaması, İstanbullu olması, Boğaziçi'nde yaşaması, köklü bir aileden gelmesi, tasavvufi kültüre yakınlığı başta gelir. Bu nitelikleri taşımayan kadınlara âşık olmaz Tanpınar'ın erkekleri, güzelseler eğer, sadece fiziksel olarak etkilenirler.“Tanpınar'ın romanlarında (Sabiha-Cemal hariç) platonik aşk yoktur.” yargınıza Selim İleri'den itiraz tonunda bir karşılık geldi. Neler söylemek istersiniz?Bu bir yargı değil Tanpınar romanlarının olgusudur. Evet, Tanpınar'ın romanlarında Sabiha-Cemal dışında platonik aşk yoktur. Yazarın bu konudaki önemli düşüncelerinden biri de budur. Tanpınar, ancak uzviyetler birbirini tanıdıktan sonra devam edebilen duygunun aşk olabileceğini söyler. Sanırım Selim İleri'nin itirazı tam olarak bu noktada değildi. Bu konuyu bir sohbet sırasında konuştuk da kendisiyle. Selim İleri'nin kitaba dikkatini çok değerli buluyorum, ancak Selim Bey'le Tanpınar üzerine de bir görüş ayrılığımız var. Ona göre Tanpınar aslında Mümtaz gibi değil, Mümtaz'ın temsil ettiği sevme ve yaşama modeline bir karşıt örnek olarak ortaya koyduğu yardımcısı Mehmet gibi olmak, aşkını onun gibi “doludizgin yaşamak” istemiştir. Bilirsiniz, sadece aşkı değil, gündelik hayatın en küçük sahnesini bile tablolara, edebiyat eserlerine, heykellere uzanan pek çok atıfla birlikte idrak eden soyutlamacı, benzetmeci Mümtaz'a karşılık, Mehmet hayata ve sevdiği kadına yalınkat bakan sade, yüzeysel biridir. Zihnini dolduran imgelerle değil, bedeninin ihtiyaçlarıyla yaşar. Tanpınar'ın romanları da kendisi için yazdıkları da ortadadır. Günlüğünde çizdiği yazar portresi (tabii bize gösterdiği kadarıyla) ve kurguladığı erkek karakterlerin romansal gerçekliği Selim İleri gibi düşünmemi engelliyor. Verili olanın çok ötesine geçen bu yorumu ‘aşırı' buluyorum. Söylediğim gibi, benim bu kitapta ileri sürdüğüm her görüş Tanpınar'ın metinlerinden alınmış cümlelere dayandırılır. Başka bir kaynağa atıf yapmaya ihtiyaç duyulmayacak kadar metnin içinden çıkarılmış olgulardır hepsi. Aslına bakılırsa ben bile yorum yapmadım. Sadece belirli bir düşünce etrafında Tanpınar'ın kaleminden çıkmış metinleri bir araya getirdim ve bu düşüncemi somutlaştırdım, hepsi bu. Bu nedenle Selim İleri'nin de Tanpınar'ın aslında Mehmet gibi erkekleri idealize ettiğine ve Mümtaz'ın da Mehmet gibi yaşamak istediğine dair yazarın metinlerinden bir şeyler göstermesini beklerim. Selim İleri bu sonuca yazarlık sezgisinin gücüyle varmış ise, şahsi bir yorum olarak kalır.Bugüne değin sosyal ve siyasal yaklaşımlarla (Doğu-Batı çatışması, toplumsal değinmeler) değerlendirilmiş ve adeta bir fetiş konumuna yükselmiş Tanpınar için Opheus'un Şarkısı yeni, yepyeni bakış geliştiriyor. Bu yaklaşımınızı geliştirirken andığım dört romanın kurgusunu adeta çoğaltılan bir şablon düzeyine indirgiyorsunuz. Öyle ki bazı romanlarda daha öncekilerde kullanılan cümlelerin tekrarıyla karşılaştığınızı söylüyorsunuz. Bu durum, esaslı meselelerin büyük yazarı Tanpınar imgesine, algısına zarar verebilir mi?Tanpınar'a “yepyeni bir bakış” getirdiğimi söylemeniz beni sevindirir, ama bu bakış dediğiniz gibi “esaslı meselelerin büyük yazarı” imgesine hiç de zarar verecek bir durum değildir. Tam tersine, çok daha güçlendiriyor bu imgeyi bence. Tanpınar'ın gücü ve büyüklüğü, aslında hep aynı romanı yazdığı halde, bizi her defasında bambaşka bir dünyaya açabilmesidir. Malzemesini ve düşüncelerini hem tekrarlıyor, hem de yeniliyor Tanpınar. Bütün büyük edebiyatçıların yaptığı da budur. Sözünü ettiğim tekrarlar ise sadece bu konuya odaklanmış bir eleştirel bakışın görebileceği ayrıntılardır. Kitabı basılmadan önce okuyan muteber Tanpınar araştırmacılarından Prof. Dr. Orhan Okay, işaret ettiğim tekrarlara şaşırdığını, bunların bir kısmını daha önce fark etmediğini söylemişti. Yani bu konuda yazar için endişelenmemize gerek yok.Tanpınar'ın entelektüel birikiminin kadına ve aşka yansımadığını; bu meselelere daha çok geleneğin, tevarüs edilmiş bir kültürün içinden baktığını söyleyebilir miyiz? Bakın bu çok ilginç, kitabı okuyanlar içinde Tanpınar'ı amiyane tabirle ‘maço' bulduğunu söyleyenler de oldu, kadına karşı toplumdaki yaygın ‘erkek bakışı' temsil ettiğini söyleyenler de. Sanırım bu ‘okur'la ilgili bu durum. Tanpınar'ın kadına bakış açısı ne ‘maço'dur ne de geleneksel. Kitapta ayrıntılarıyla gösterdiğim gibi, tamamen “poetik” bir yaklaşımdır onunki. Evet, Tanpınar romanlarında kadını toplumsal hayatın bir parçası olarak ele almaz. Kadını kendi sorunları, sorumlukları içinde birey olarak işlemez. Belki sadece Sahnenin Dışındakiler'de Sabiha ile biraz bu konuları yoklar, ama orada da temel izlek, “uğruna bir ömrün adandığı sevilen kadın”dır. Tanpınar'ın romanlarında ön plandaki kadınların varlık sebebi sadece “sevilen kadın” olmalarıdır. Onlar, hayata estet gözlerle bakan erkeklerin “rüya kadınlar”ıdır. Nitelikli, güzel ve sessizdirler. Bu kadınları kendileri olarak değil, âşık erkeklerin gözünden tanırız, yani dönüştürülmüş olarak. Bunun da nedeni Tanpınar'ın kadın-aşk ve sanat eseri arasında kurduğu etkileşim zinciridir.Tanpınar çalışmaları özellikle Orpheus'un Şarkısı vesilesiyle bundan böyle tek renklilikten sıyrılıp çeşitlenebilir mi, akademi dünyasında böyle bir arayış gözlemliyor musunuz?Tanpınar üzerine çalışmalar kendine ait bir kulvar açacak kadar arttı ve ciddi bir literatüre dönüştü. Benim kitabımdan öncekilerin tek renkli olduğunu söylemem haksızlık olur. İçlerinde yazara yeni, taze bakışlar getiren çalışmalar da var, tamamen öncekileri tekrar edenler de. Hakkındaki makaleler ve kitaplar, sayı olarak fazla görülse bile üzerinde daha çok çalışılması, metinlerinin daha fazla kurcalanması gereken bir yazardır Tanpınar. Bütün büyük yazarlar gibi yeni yorumlara açıktır. Kitabımın girişinde de söylediğim gibi ben sadece kişisel açıdan, bir okur olarak Tanpınar'da ilgimi çeken, yazmaktan zevk alacağım konuların üzerine gidiyorum, devam da edecek bu.

22 Aralık 2014 Pazartesi

Nedim Saban: Sanattan çok korkuyorlar

Aziz Nesin, Zübük’ü 1960’lı yıllarda yazdı. Oyun 2016’da geçiyor, semt ise Beylikeğrisi. Beylikdüzü neden eğri oldu?Tarih 2016 buçuk aslında. Buçuğu da var. Bugünü değil, geleceği anlatıyoruz. Sahneye bir seçim sandığı koyduk, her karakterin o sandıkla iç hesaplaşmasını izleyiciye yansıtıyoruz. Zübük’ten nefret edip aslında Zübük’le olan hikâyelerini geri dönüşlerle anlatıyor karakterler. Oyunda Zübük’ten ziyade, etrafındaki insanların nasıl Zübükleştiği var. Neden Beylikeğrisi? Çünkü herkeste bir eğrilik var.22 yıldan bu yana ilk kez Aziz Nesin’in bir oyununu sahneye uyarladınız. Neden Zübük’ten başladınız?Evet hiç oynamadık, Aziz Nesin’in 100. doğum yılı nedeniyle bir şeyler yapmalıyım diye düşünürken Zübük filmini gördüm. 1980’de çekilen ve başrolünde Kemal Sunal’ın oynadığı film. Çok eğlenceli bir film tabii, kesinlikle bunu sahneye uyarlamalıyım, dedim.Kemal Sunal’ın oynadığı siyasetçi karakteri mi sizi etkiledi?Evet ama film ile oyun arasında şöyle bir fark var. Filmdeki Zübük çalıyor, oyunumuzdaki Zübük ise kimsenin cebine el atmıyor. İnsanlar ona zorla rüşvet veriyor, zorla giydiriyorlar. Yani başımıza bir Zübük çıkarıyorlar.Zübük deyince pek çok insanın aklına aşağı yukarı aynı tip geliyor değil mi?Aslında böyle bir adam var; Vahit Bozatlı. CHP’den Adalet Partisi’ne geçiyor ve o geçtiği için hükümet düşüyor. Aziz Nesin burada inanılmaz bir önerme yapmış. Din, milliyetçilik, vatan sevgisi gibi duygular iktidar uğruna sömürülüyor. Bu futbolda da var. Böyle ortamlarda Zübük türüyor. Biz de türemesine göz yumuyoruz, işimize geliyor çünkü.Zübük’ün TDK’da bir anlamı var sanıyorduk, oysa Aziz Nesin’in uydurduğu bir kelimeymiş. Uyduruk bir kelimenin içinin bu kadar dolu olmasını nasıl açıklarsınız?Tamamen uyduruk bir kelime değil zübük. Dünya tiyatrosunda Kral Übü diye bir efsane vardır. Avangard tiyatronun kurucusu olarak bilinen Fransız oyun yazarı Alfred Jarry’nin yazdığı bir oyundur. Jarry, Kral Übü’yü savaş sonrasında yazıyor ve o yıllarda çok oynanıyor. Bana göre Aziz Nesin, Zübük kelimesini Übü’den türetti. İlginç olan Zübük’ün artık bir kavram olması. Anadolu’da Don Kişot gibi bir efsane.Siz Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) yasasına baştan beri karşısınız, ayrıca ödeneği kesilen tiyatrolar arasındasınız. Ne kadar para ödeniyordu size?22 yıl biz bu ödeneği aldık, iki yıldır kesildi. 70 bin TL civarında para veriliyordu. Biz bakanlığa önerilerde bulunduk. ‘Salon verin, vergiden bizi muaf tutun’ vs. diye. Şu da denilebilirdi: “Ben sana 70 bin TL vermiyorum, ama 20 oyununu satın alıyorum, git bunu Anadolu’da oyna.” Ama görüyoruz ki, burada inanılmaz derece kin üzerine kurulu politika var. Bazı meslektaşlarımızın da buna alet olmasına üzülüyorum.Kimlerden bahsediyorsunuz?Bazı tiyatrolar bu ödeneği alıyor, tabii ki alacaklar ama bizim cezalandırılmamıza tavır koymalılar. Yapamıyorlar, ‘Konuşursak gelecek sene bize de vermezler’ diye düşünüyorlar. Bizi birbirimize kırdırdılar. Mesela geçen sene ödenek alamayan 10 tiyatroyduk. Bakanlığı mahkemeye verdik. Dediler ki: ‘Mahkemeye verenlere vermeyeceğiz’. Dolayısıyla bu yıl, mahkemelik olanlara vermediler. Bu ne demektir, ‘sen beni mahkemeye vermezsen sana ödenek veririz’.Sizden neden kesildiğini düşünüyorsunuz?Ben özellikle ilk beş gün Gezi’ye destek verdim. Buradan başladı olay. Bir de müthiş bir yolsuzluk var. Ayakkabı kutuları vs. konuşulurken tiyatrodaki 100 bin TL’nin önemi yok belki ama bir tiyatroya 6 farklı isim altında para veriyorlar. Paravan şirketler aracılığıyla. Sadece kendilerini destekliyorlar diye, bir gıda şirketi ödenek alıyor.22 senedir bu ödeneği aldınız. Biraz da yeni tiyatroların, genç oyuncuların desteklenmesi anlaşılabilir bir durum değil mi? Bakanlık genellikle buna vurgu yapıyor.Yapılabilir, onlara da verilebilir. Ama bana göre gençleri de desteklemiyor. Mesela Yiğit Sertdemir gibi genç bir tiyatrocu var. Hem mekânını ayakta tutuyor hem de Türk tiyatrosuna yılda üç oyun kazandırıyor. Kimse onu desteklemiyor. Ayrıca biz 22 yıldır tiyatro yapıyoruz diye kumbaramız dolu değil. Her sene borçlanarak, zor koşullarda oyun çıkarıyoruz. Bazen de oyunlar tutmuyor. Sen 22 sene tiyatro yaptın, senin dünyalığın var gibi bir mantık olabilir mi?Son bir yıldır ülkemizde yaşanan kaos ortamını, kutuplaşmayı, herkesin birbirine düşman olmasını, gazetecilerin gözaltına alınmasını oyuncu olarak nasıl görüyorsunuz?Herkesin üzerinde büyük bir baskı var. Sanattan çok korkuyorlar. Ekrem Dumanlı’ya yapılan suçlama çok komik. Maalesef tarih bize acı çektikçe sanat yapmayı öğretti. Sanat muhaliftir. Sanatçının düzene uyması diye bir şey söz konusu olamaz. Muhafazakâr kesimden de bundan sonra daha çok sanatçı çıkacak.Sanat ve sanatçı neden muhalif olmak zorunda?Sanatçı muhalif olmak zorunda değil, gerçekçi olmak zorunda. Şöyle söyleyeyim; bir tez var, bir de antitez. Eğer siz bu ikisini sahnede göstermezseniz bir çatışma olmaz. Şöyle bir oyun olabilir mi: Sabah kalktım, dişimi fırçaladım, otobüse bindim, eve geldim, yattım. Böyle bir oyunu ya da filmi kim seyreder?

20 Aralık 2014 Cumartesi

Satırların altını çizmeye övgü

Okuduğu kitapta sevdiği bir cümlenin altını çizmek ya da sayfanın kenarına not iliştirmek, onu sahiplenmenin alâmetidir.Kimileri bu eylemi gerçekleştirmeyi, kitaba saygısızlık gibi görse de her okurun kalemle böyle bir imtihanı olmuştur. Kitapla kurduğumuz bu ilişki herkes için biricik bir eylem iken, bunun verdiği hazzı tarif etmenin zorluğu bir yana tavrımız farklıdır. Nazan Bekiroğlu’na kulak verirsek “Onun için çizip dururuz altını okuduğumuz satırların, bizden sonra okuyacaklara bir sesleniş: Bak senin için çizdim altını şu satırların. Bak! Ancak bu çiziş farklı bir yolculuğun da başlangıcıdır aynı zamanda. Çünkü altı çizilmiş her satır böylece kendi bütünlüğünden çıkmış ve bir daha geri dönse de farklı bir yükle yüklenmiştir artık. Kendi ruhumuza dair yeni bir okuma, dahası yeni bir yazma.” Basılı kitabın yerini e-kitabın aldığı bir çağda, kitapla daha yakın bir ilişki kurduğumuzun işareti olan bu iz bırakma eylemi, görsel bir şölene dönüştü. Amerikalı grafik tasarımcı Erik Schmitt’in kurduğu yeni site (www.thepagesproject.com) altı çizilmiş satırların, kenarına notlar bırakılmış kitap sayfalarının fotoğraflarına yer veriyor. “Her sayfa iki hikâye anlatır.” sözünü kendine düstur edinen site, elimize aldığımız kitabın cümlelerinin altını çizme ve ona notlar iliştirme özgürlüğüne bir övgü niteliğinde. Dünyanın dört bir yanından okurların kendi sayfalarını da ekleyebildiği site, kitap kurtlarını mutlu eden bir alana dönmüş durumda.Son birkaç yılda basılı kitabın yerini alan e-kitabın yaygınlaşması, kitabın ölümü kaygısını güçlendirse de öte taraftan eline kitabı almadan okuma eylemini gerçekleştiremeyen mutlu bir azınlık var. Bunlardan biri olan sitenin kurucusu Schmitt’in hikâyesi ise 2007’de dedesinin kütüphanesinin kendisine miras kalmasıyla başlar. Koleksiyonu incelerken her kitabın pek çok sayfasında notların ve altı çizilmiş onlarca satırın olduğunu fark eder. Daha sonra kitaplarda önemli gördüğü yerlerin fotoğraflarını çeker. Artık günümüzde pek rastlamadığımız kurşun kalemle, mavi, siyah ve kırmızı mürekkeple yazılmış notların, altı çizilmiş satırların yer aldığı bu sayfaları fotoğraflayarak bir sitede toplamaya karar verir. Her sayfa bir hikâye Schmitt’in bir sonraki işi ise, yaşadığı yerdeki kütüphanelere ve diğer aile bireylerinin renkli kitap sayfalarını siteye yüklemek olur. Projenin teknolojinin basılı kitabın yerini alıp, onu ortadan kaldırdığı düşüncesinden doğmadığını söyleyen Schmitt, “Çağımıza özgü bu teknolojik gelişmeyi kabullenmeyi bilmeliyiz.” diyor. Schmitt’in 2007’de dünyanın online kitap satış devi Amazon’un hayatımıza sunduğu e-kitap okuma cihazlarının tasarım ekibinde olduğunu söyleyelim. Tasarımı ve sayfa yükleme kolaylığıyla gayet şık bir alan sunan site, bir kitap sayfasının nasıl halden hale büründüğünün ve içinde okurunun sahip olduğu saklı bir hikâyeyi barındırdığını gösteriyor.Her yazarın da bir okur olduğu gerçeğini düşündüğümüzde onların da birtakım okuma ritüelleri var. Büyük yazarların okudukları kitaplarla kurduğu ilişkiyi her okur merak etmiştir. Zaman zaman çekmecelerden çıkarak yayımlanan bu sayfalar heyecan verici bir haberdir okur için. Schmitt’in sitesi özellikle sıradan okurların kitapla olan ilişkisine odaklanması adına önem taşıyor. Fakat her yazarın bu konuda ayrı bir tutumu var. İnci Aral şöyle anlatır: “Kitaba not almaya çalışırım. Arka sayfalardaki boş yapraklara kitapla ilgili düşüncelerimi, bazen renkli not kâğıtları üzerine yazarak, yapıştırırım. Genellikle çok sevdiğim kitapları eskiden çok fazla çizerdim, şimdi ise kıyamıyorum, hatta onların yerine yenilerini aldım.” Cemil Kavukçu ise kitabın altını çizmektense deftere alıntılar yapmayı tercih ediyor. Schmitt’in projesinin bir benzerini Türkiye’de de birilerinin hayata geçirmesi heyecan verecektir. “Her sayfa iki hikâye anlatır.” diyen Schmitt sözlerinde haklı zira Nazan Bekiroğlu’ndan ödünçle; “Kim kendi hikâyesinden aynı sözcüklerle farklı ve yeni bir hikâye çıkarılmasına itiraz edebilir ki?”

19 Aralık 2014 Cuma

Orta Dünya efsanesinin sonu

Peter Jackson, 2001’de adım attığı Orta Dünya yolculuğuna 13 yıl sonra nokta koyuyor. Yüzüklerin Efendisi’nden sonra gelen üç filmlik Hobbit serisi, Beş Ordunun Savaşı filmiyle sona eriyor. İlk iki filmde hikâyeyi geliştirmeye çalışan Hobbit serisi, görkemli bir savaş ile seyircisine veda ediyor.Doğrusu, yıllar sonra Orta Dünya’ya dönme fikri ilk başta hiç de fena değildi. Hatta, Hobbit serisini yöneteceği açıklanan Meksika sinemasının ‘altın çocuk’larından Guillermo del Toro’nun bakış açısıyla Orta Dünya’da gezinme fikri iyiden iyiye heyecan vericiydi. Daha sonra Peter Jackson, yapımcılıkla yetinmeyip yönetmen koltuğuna da oturunca “Olsun, yabancı değil!” diyerek teselli olmuştuk. Ve iki yıl önce bu zamanlar Yüzüklerin Efendisi serisinden dokuz yıl sonra bir kez daha Orta Dünya’ya adım attık.Fakat bir sorun vardı. Evet, Orta Dünya bıraktığımız gibiydi. Yine var olmayan dillerle konuşan garip yaratıklarla dolu, ihtişamlı, epik, maceralı ve sürükleyiciydi. Ama bir o kadar da tanıdık. Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’un (2012) işi ağırdan alan, futbol tabiriyle söylersek ‘top çeviren’ yapısı biraz hayal kırıklığına yol açmıştı. Üç kitaplık Yüzüklerin Efendisi’ne üç film çeken Peter Jackson, tek kitaplık Hobbit’ten yağ çıkarırcasına üç film çıkarmaya çalıştığı için bu kaçınılmazdı. İkinci film, Simaug’un Çorak Toprakları, kendi sahasında beklemeyi bırakıp topu kanatlara yaymaya başlamıştı ama birkaç cılız denemeyi saymazsak yine beklediğimiz atakları göremiyorduk. O gün tahmin etmiştik, herhalde Jackson, bütün hücum varyasyonlarını Beş Ordunun Savaşı’na saklıyor. Öyle ya, isimlerden anlamalıydık; ilki bir yol filmi, ikincisi arada derede bir ‘araf’ filmi, üçüncüsü savaş filmi!Hobbit: Beş Ordunun Savaşı’nda Bilbo Baggins, Thorin Meşekalkan ve Cüceler Bölüğü’nün maceraları destansı bir sona ulaşıyor. Erebor Cüceleri, ‘vaat edilmiş topraklar’a ve onun zenginliğine sonunda kavuşur. Ancak Ejderha Smaug, Göl Kasabası’nı yerle bir ederken onlar sadece izler. Hatta yardımlarına gelen cüceler Elfler ile savaşırken bile seyirci kalırlar. Çünkü Erebor’un hazineleri Thorin’in başını döndürmüş ve onu iyice paranoyaklaştırmıştır. Gandalf’ın uyarılarına da kulak asmayan Thorin ve Elfler için, bir an önce kendilerine gelip birlikte mücadele etmekten başka seçenek kalmamıştır.DÖN BABA DÖNELİM!Yönetmen Peter Jackson’ın ilk iki Hobbit filmiyle bizi baş başa bıraktığı ‘kandırılmışlık’ hissinden son filmde bir nebze sıyrılmak mümkün. Üç filmlik serinin bütün aksiyon ve savaş sahnelerini sonuncuya saklamak, ticari bir tercih olsa da seyirciye haksızlık sayılabilir. Aslında esas mesele, tek filmde anlatılabilecek bir hikâyenin ticari kaygılarla üç filme yayılması. Beş Ordunun Savaşı’nda da aynı zafiyetin izlerini görüyoruz. Uzayıp giden savaş sahneleri ve aralara yerleştirilen, bizim yerli dizilerin yakın plan duygusal sahnelerini hatırlatan ‘parçalar’ filmi uzatma girişiminden başka bir şey değil. Gözlerin içine kadar girilen bu yakın çekimler, duygusal yoğunluktan ziyade Hint filmlerindeki gibi bir duygu karmaşasına yol açarken filmin ritmini de ciddi ölçüde zedeliyor. Olur olmaz yerde devreye giren ağır çekimler de cabası.Diğer taraftan, Hobbit serisinin en etkileyici sahnelerinin bu filmde olduğunu teslim etmeliyiz. Ejderha Simaug’un Göl Kasabası’nı yerle bir etmesi ve ihtişamlı vedası, Gandalf’in kurtarıldığı bölüm ve Azog ile Thorin’in buzlar üzerindeki mücadelesi... Hikâyenin ilk iki bölümde tüketilmesi, son bölümün hikâyesiz bir olay ve savaş filmi olmasına yol açıyor. Hatta birazcık Thorin haricinde filmde doğru düzgün bir karakter ve herhangi bir dramatik çatışma olduğunu söylemek de zor. Bu konudaki boşluklar seyircinin müktesebatına havale edilmiş ya da hepten göz ardı edilmiş. Görsel ve teknik açıdan iyi olsa da filmde CGI efektlerinin aşırı kullanımı göze batıyor. Kostüm tasarımı, sanat yönetimi, makyaj, renk ve ışık kullanımında, yani teknik anlamda yine kusursuza yakın bir iş çıkaran Peter Jackson’ın işin felsefi kısmını, hikâye ve karakter derinliğini ihmal etmesi, filmin belli bir seviyeyi aşmasına engel oluyor.