28 Kasım 2015 Cumartesi

Edirne'den ağır aksak bir festival geçti

Paris'teki terör saldırısı nedeniyle Tony Gatlif'in gelememesi üzerine jüri başkanı olmadan başlayan Edirne Film Festivali, önceki akşam yapılan ödül töreniyle sona erdi. Bu yıl ilk kez düzenlenen festivalin kapanış törenine aksaklıklar damga vurdu. Salon boş kaldı, ödül alacak isimler yanlış anons edildi, Yeşilçam oyuncuları Vali'ye tepki gösterdi...

Bu yıl ilk kez düzenlenen Edirne Uluslararası Film Festivali'nin kapanış ve ödül törenine aksaklıklar damga vurdu. Salonun boş kalmasının yanı sıra ödül alacak isimler de yanlış anons edildi. Tören sonrası ise festival konuğu Yeşilçam oyuncuları Vali Dursun Ali Şahin'e tepki gösterdi.

Edirne Valiliği ile Belediye Başkanlığı'nın katkılarıyla düzenlenen festival, Trakya Üniversitesi Balkan Yerleşkesi'ndeki kongre merkezinde önceki akşam yapılan ödül gecesiyle sona erdi. 20 Kasım'da başlayan festivalin açılışında salonun boş kalması üzerine kapanış töreni için şehirde gün boyu anonslar yapıldı, halk törene davet edildi. Trakya Üniversitesi'nden öğrencilerin koltukları doldurduğu törende yaşanan aksaklıklar ve bir türlü ödüllere geçilememesi üzerine öğrenciler de bir süre sonra salondan ayrıldı.

Edirne Valisi Dursun Ali Şahin, Festival Onur Ödülü aldı.

PARİS SALDIRILARI OLUMSUZ ETKİLEDİ

Sayısı giderek artan film festivalleri kervanına katılan Edirne, ilk yılında daha başlangıçta bazı ‘şanssızlıklar' yaşadı. 1 milyon TL bütçe ile yola çıkan festival, ilk darbeyi Fransa'daki terör saldırılarından aldı. Paris'te 129 kişinin hayatını kaybettiği terör saldırıları festivalin jüri dengelerini bozdu. İlk yılında bağımsız sinemanın usta ismi Tony Gatlif'i jüri başkanı olarak şehirde ağırlamayı planlayan festival, Fransız yönetmenin saldırılar sonrası -haklı olarak- kararını değiştirmesiyle jüri başkanı olmadan başladı. Gatlif'in ülkesindeki ulusal yas nedeniyle festivale katılamayacağını söylediği video kaydı festivalin açılış ve kapanış töreninde gösterildi.

Ödül gecesinin açılışında konuşan Edirne Valisi Dursun Ali Şahin, her organizasyonda mutlaka eksiklerin olabileceğini ifade ederek, bunların görmezden gelinmesini istedi. Şahin, “Bu festival önümüzdeki yıl da sürecek. Eksikliklerimiz olabilir, eksiklikler insanoğlunun soyadıdır. Herkeste bir eksiklik olabilir. Her programda da bir eksiklik olabilir. Sizin bu eksiklikleri de görmezden geleceğini umuyorum.” dedi.

‘NEXT YEAR İNŞALLAH!'

Gecenin sunucularından İlker Kurt, salonda yabancı konuklar olduğunu söyleyerek Vali Şahin'den İngilizce kısa bir konuşma daha yapmasını isteyince ısrara dayanamayan Şahin, ‘Next year, inşallah' sözleriyle salondakileri kahkahaya boğdu. Konuşmaların ardından Edirne Valisi Dursun Ali Şahin'e katkılarından dolayı festival onur ödülü verileceği anons edildi. Ödülü vermek üzere yine Vali Şahin sahneye davet edilince kısa süreli bir şaşkınlık yaşandı. Hatanın farkına varılmasının ardından Vali Şahin'e ödülü festival icra kurulu üyesi Durmuş Emir Yıldırım verdi. Şanssızlıklardan bir türlü kurtulamayan organizasyonda bu kez de Yıldırım'ın konuşma yapacağı kürsüde mikrofon çalışmadı; uzun süre telsiz mikrofon getirilmesi beklendi.

Ödülleri açıklamak için sahneye çıkan jüri üyesi Şenay Gürler, sunucu İlker Kurt'un kendisine yaptığı iltifatlara “Artık ödüllere geçsek diyorum” sözleriyle karşılık verince salonda alkış koptu. Ödülleri almak için bazı oyuncu ve yönetmenlerin uçakları rötar yaptığı ya da saatinde şehre gelemedikleri için geceye katılamadıkları açıklandı. Festival konuğu Yeşilçam oyuncuları, program sonrası aracına giden Vali Şahin'in önünü keserek tepki gösterdi. Festival boyunca isimlerinin anılmamasına ve sahneye çıkarılmamalarına kızan emektar oyunculardan Ali Güney, “Sayın Valim ödül istemedik, plaket istemiyoruz. Bir sanatçı olarak bir çıkalım. Biz senin için buradayız zaten, senin davetin üzerine buradayız.” diyerek, tepkisini dile getirdi.

Tören sonrası Yeşilçam oyuncuları adlarının anılmamasına tepki gösterdi.

Edirne'nin ‘en iyi'leri

Film: Kar Korsanları

Yönetmen: Emin Alper (Abluka)

Erkek Oyuncu: Mehmet Özgür (Abluka)

Kadın Oyuncu: Tilbe Saran (Çekmeceler)

Senaryo: Hüseyin Karabey, Abidin Parıltı (Sesime Gel)

Görüntü Yönetmeni: Feza Çaldıran (Kuzu)

Jüri Özel Ödülü: Emine Emel Balcı (Nefesim Kesilene Kadar), Feride Gezer (Sesime Gel)

Kısa Film: Wong Kar Wai Üzerine Bir Kısa Film

SİYAD En İyi Film: Abluka

26 Kasım 2015 Perşembe

René Char ve ressam arkadaşları

Fransızların, ‘direniş şairi' diye tanımladıkları René Char'ın, ressamlarla yakın dostluğu biliniyordu. Kimi onun elyazması şiirlerine desen çizmiş, kimiyle de birlikte sergi açmışlar. Chiviyazıları Yayınevi, o çizimlerin bir kısmını “René Char: Yaşamı, Sanatı ve Şiirleri” adlı kitapta yayınladı. Char uzmanı olarak tanınan Fransız Serge Velay'ın yazdığı eser, şairi yakından tanımak isteyenler için de iyi bir kaynak.

Fransız şair René Char (1907-1988) hakkında ağustos ayında önemli bir eser yayımlandı. İki iyi dost olan Albert Camus ve Char'ın, 1946-1959 yılları arasında birbirlerine yolladıkları mektupları Yapı Kredi Yayınları “Yazışmalar” adıyla Türkçeye kazandırdı. Fransa'da 2007'de çıkan ve uzun bir araştırmanın ürünü bu eser, edebiyat tarihi açısından değerli bir çalışmaydı. Üç ay sonra, bu kez Chiviyazıları Yayınevi, Char ile ilgili yine önemli bir kitabı okura sundu. “René Char: Yaşamı, Sanatı ve Şiirleri” sadece edebiyat değil, resim tarihini de yakından ilgilendiriyor. Pablo Picasso, Salvador Dali, Joan Miro, Alberto Giocametti, Henri Matisse, Vasiliy Kandisky, Georges Braque, Max Ernst gibi ünlü ressam ve heykeltıraşların René Char'ın şiirleri için çizdikleri desen, illüstrasyon ve süslemelere yer veren eser, edebi dostluktan doğan ebedi bir yolculuğun izlerini taşıyor.

Picasso ve Char, 1965

René Char'ın, çağdaşı olan ressamlarla yakın dostluğu biliniyordu. Kendisi de resim yapıyor, modern resim üzerine yazılar yazıyor. Açtığı birkaç serginin afişine de kitapta yer verilmiş. Paris Musee D'art Moderne'de (Modern Sanat Müzesi) 1971'de “Char ve Resimleri” adlı bir sergi açılıyor. 1963'te Paris Üniversitesi Bibliotheque Litteraire kütüphanesinde açılan sergi, “Georges Braque ve Rene Char” adını taşıyor. 1969'da ise yine Paris Musee D'art Moderne'de Ceret (Ceret Modern Sanat Müzesi) “René Char'a Armağan” sergisi açılıyor. Bu sergide Char'a hediye edilen resimler yer alıyor ama hangi ressamlara ait eserlerin olduğu bilgisi kitapta yok maalesef.

En önemli sergi ise 1980'de Fransa milli kütüphanesi Bibliotheque Nationale'de açılan “XX. Yüzyıl Ressamlarınca Süslenmiş René Char Elyazmaları”. Çünkü “René Char: Yaşamı, Sanatı ve Şiirleri” kitabındaki çizimler, bu sergiden. Matisse'in deseni hariç diğer ressamların eserleri Türkiye'de ilk kez yayınlanıyor. Matisse'in Char şiirleri için yaptığı 16 deseni, 1980'de Ada Yayınları tarafından yayımlanan ‘Seçme Şiirler' kitabında yer almıştı.

Joan Miro, Char'ın el yazması şiirlerini renklendirmiş.

ARTINE, DALİ'NİN ÇİZİMİYLE YAYINLANIYOR

Peki, hangi ressam Char için ne çizmiş? Salvador Dali, şairin yaşamöyküsünü anlattığı ilk kitaplarından Artine'e, Kandisky, ‘Le Marteaue Sans Maitre' (Ustası Olmayan Çekiç) adlı şiir kitabına illüstrasyon çiziyor. Alman ressam, heykeltıraş Max Ernst, “Fete des Arbres et du Chasseur” (Ağaçların ve Avcıların Bayramı) adlı şiir kitabını, heykeltıraş Alberto Giacometti “Poemes des Deux Annees” (İki Yılın Şiirleri) kitabının ilk baskısını resimliyor. Katalan ressam Joan Miro, Char'ın elyazması şiirlerini renklendirmiş. Kitap siyah-beyaz olsa da kenar süsü şeklindeki bu çizimler oldukça heyecan verici.

René Char'ın ressamlar arasında Picasso ile daha yakın olduğu söylenebilir. Kitapta, iki dostun birlikte çekilmiş ve hallerinden oldukça eğlendikleri anlaşılan karelerinin yanı sıra Picasso'nun iki eseri var. “Dependance de L'adieu” (Veda Bağımlılığı) şiiri için yaptığı bir illüstrasyon ile II. Dünya Savaşı'na katılan ve Fransa'da devrimci hareketlerde bulunan Char'ın “La Provence Point Omega” bildirisi için yaptığı desen. Char'ın, savaş dönemindeki edebi suskunluktan önce yayınlanmış son şiiri “Enfants qui Cribliez d'Olivies”i de Picasso resimliyor fakat kitapta bu çizim bulunmuyor. Ressam Georges Braque ise onun, suların kirletilmesine karşı yazdığı “Soleil des Eaux” (Suların Güneşi) oyununa, güneş ve balık desenleri çiziyor.

Picasso'nun “La Provence Point Omega” bildirisi için yaptığı desen.

Char'a ait 44 şiir çevrilmiş

Fransız edebiyat çevrelerinde René Char çalışmasıyla tanınan, şair, yazar ve araştırmacı Serge Velay'in yazdığı kitabı Türkçeye, Mardin Üniversitesi felsefe bölümü hocalarından Kenan Sarıalioğlu çevirdi. Kitabın editörü ise şair-yazar Salih Bolat. Orijinal kitaptan farklı olarak Türkçe baskıda, Sarıalioğlu'nun Fransızca iki kitaptan seçtiği 44 şiir de yer alıyor. Char'ın şiirlerini daha önce Tahsin Saraç, Semih Rifat, Özdemir İnce, Fuat Çiftçi, Hilmi Yavuz, Cemal Süreya ve Cevat Çapan gibi isimler Türkçeye çevirdi. Adam, Ada, Armoni, Alkım ve YKY bu çevirileri farkı zamanlarda yayımladı. Buraya, René Char'ın en son Sarıalioğlu tarafından çevrilen “Yaşasın!” şiirini alıyoruz.

Yaşasın!

benim ülkemde, ilkyazın sevecen işaretleri

ve yarı çıplak kuşları yeğlemiştir uzak hedeflere

hakikat bir mumum yanında bekler şafağı

pencereye gerek yoktur

benim ülkemde heyecanlı insana sorulmaz heyecanı.

alabora olmuş bir sandalın üstünde kötü yürekli bir gölge yoktur.

gönülsüz günaydın, bilinmez benim ülkemde.

ancak çoğaltılıp geri verilebilen, ödünç alınır.

yapraklar, ülkemin ağaçlarında çok yapraklar vardır.

dallar özgürdü meyve vermemekte.

galibin iyi niyetine güvenilmez.

şükran duyulur, benim ülkemde.

Henri Matisse'in Le Peome Pulverise (Toza Dönüşen Şiir) şiirine yaptığı desen

24 Kasım 2015 Salı

Öykü ve roman yazarı Faruk Duman: Karşıt görüşten bir yazarın iyi olduğu bile söylenmiyor

Öykü ve roman yazarı Faruk Duman'ın ikinci deneme kitabı “Tom Sawyer'ın Kitap Okuduğu Kulübe” (Can Yayınları) yayınlandı. Duman'la yeni ve klasik edebi metinlerden, yazarlardan, eleştirilerden, anılardan oluşan kitabını konuştuk…

Trenler, eski elişi meslekler, doğa; hıza ayak uyduramadığınızdan da bahsediyorsunuz. Nostalji sever bir yanınız var mı?

Yeni şeylere adapte olamayan bir yanım var elbette. Hayatımıza yeni giren şeyleri reddetme anlamında değil de kendime küçük hayatın, küçük bir çevrenin yettiğini düşünüyorum. Mesela otururum, basit bir deftere yazarım. Tutup da yazı yazmak için çok şık bir defter peşinde koşmam. Yazmak yetiyor. Onun gibi. Nostalji tutkunu bir yanım var, diyemem. 80'den sonra Türkiye çok hızlı değiştiği için, aslında hepimiz kıyaslama yapıyoruz. Neydi, ne oldu; nereden nereye geldi; iyi mi oldu, kötü mü oldu. Ben de tabii kişisel olarak trenlerden bahsetmekten mutluluk duyuyorum çünkü benim babam demiryolcuydu. O dönem yaşadığımız hayatın verilerine bakıyorum ve şöyle bir şey görüyorum: Küçük memur ama bir lojmanı var, çocukların gittiği iyi bir okul ama parasız bir okul… Bunu eskiyi övmek anlamında söylemiyorum. Yalnızca biz nasıl yaşadık, çocukluğu nasıl geçirdik, nasıl hikâyeler dinledik, nasıl oyunlar oynadık... Bunlar, benim tarafımdan anlatılsın, beni okuyanlar bilsin, istediğim bu.

Kitapta “Yazardan Ne Bekleriz” diye bir denemeniz var. Bu beklentiyi karşılayabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Aslında bu yazdıklarımın bugünkü edebiyat ortamında pek bir anlamı kalmadı. Çok dar bir çevreyi ilgilendiren şeyler bunlar maalesef. Yazarın yapması gereken tek şey, yeteneği varsa, edebi anlamda ve estetik anlamda kendi en beğendiği yazarları aşmak. Ortaya çıkan şeyin ne olduğuna tabii ki edebiyat tarihi ve okur karar verecek ama öncelikle yazarın hitap edeceği kişi, önemli bulduğu, kendinden önceki yazarlardır. Bu sayede ancak edebiyat bir yapı gibi üst üste yükselebilir, gelişebilir. Uzunca bir süredir yazarın, eleştirmenin bütün dikkati piyasaya yönelmiş durumda. Dolayısıyla Türkiye'de bu bahsettiğim kriter işlevsiz hale gelmiş, öyle görünüyor. Benim esasında yapmak istediğim de, bu söylediğim işte. Çok beğendiğim yazarların yaptıklarının yanına bir şey koymak. Üstüne bir şey koymak biraz iddialı olur ama estetik anlamda onlar gibi yazabilmek.

Dil konusuna da sık sık değiniyorsunuz. Türkçeye inanan bir yazar olarak dil üstüne dönen tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkçe, çok büyük bir dil. Aydınımızda, sadece dil konusunda değil her konuda, özellikle Batı'ya karşı bir aşağılık kompleksi var. Dönemin başbakanı ne demişti: ‘Türkçeyle felsefe yapılmaz.' Bu bir aşağılık kompleksi ve benim görüşüm şu ki, hiçbir dil öbür dilden üstün değildir. Dil ihtiyaca göre büyür, dolayısıyla da toplumsal ihtiyacınız neyse diliniz de o kadardır. Bir de şöyle diyen bir grup var: ‘Dil devrimi oldu, bir gecede biz tarihimizden koptuk.' Bu yanlış çünkü bizim dil kompleksimiz Osmanlı yazarlarında da vardı. Onlar da öyle düşünüyorlardı. Bu kompleks genel, çok eskiden beri bizde var olan bir şey.

Ama alfabenin değişmesinin bir gecede okur-yazarlığı etkilediği bir gerçek.

Tam tersi aslında, bunları Niyazi Berkes de yazdı, Melih Cevdet de. Dil devriminden sonra okuma-yazma oranının nasıl fırladığına bakabilirsiniz. Çok bariz farklar var. Ama mesele o değil. Benim orada değindiğim, çok net bir kompleksimizin olduğu. Bu dille felsefe yapamıyorsanız, bu dille edebiyat yapamıyorsanız o zaman Yaşar Kemal'e, Orhan Kemal'e, Nermi Uygur'a ya da Oğuz Atay'a hakaret edersiniz.

“Kişisel özgürlüğümüzü sağlayamazsak sanatsal özgürlüğümüzü de sağlayamayız.” diyorsunuz bir yerde. Bir yazar-editör penceresinden baktığınızda yazarın düşünsel özgürlüğü ne anlama geliyor?

Bana göre bir düşünceye, bu siyasi olmak zorunda değil, bir alışkanlığa çok fazla bağlıysanız, yaratımınız da sınırlı olur. Çünkü aslında sanat eseri, düşüncenin bir ürünüdür. Dolayısıyla siz oraya bağımlı kaldığınız zaman, onun çerçevesi içinde yaratabilirsiniz. Çok kabaca, ben gerçekçi romanlar yazacağım diye tutturursanız yazdıklarınız çok gerçekçi olmayabilir. Bu tabii ki üretme zevkine sahip olmamak değil ama bu kafada belli sınırları aşmış olmak lazım. Hem kişisel olarak içinizden gelen reflekslere cevap vermek, hem de dışarıdan söylenenlere kulak tıkamak... Ben yazımı yazdığım zaman yanımda kimse yok, orada olmayanın görüşünü önemsememek lazım gibi geliyor.

“Bu parçalanma bizi infilaka götürür”

‘Zorbanın Sonu' bölümünde Zweig aracılığıyla baskılara sitem ediyorsunuz...

Şöyle diyor Zweig: “Halk genelde kendisine başlangıçta birtakım avantajlar sağlayan baskıcı iktidarların nelere yol açtığını geç fark eder.” Çok doğru. Şimdi Türkiye'de tabii ki baskıcı bir iktidar var ama galiba bu bizim gibi ülkelerin biraz da dışarıya fazla bağımlı olmalarıyla ilgili. Bana öyle geliyor ki, bizim sınıfımızdaki ülkelerde aslında sonuca biraz emperyalizm karar veriyor. Hep bir yanılsama içindeyiz. Türkiye'nin düşünce özgürlüğüne, hoşgörüye ihtiyacı var. Ben siyasetçilere hitap etmenin artık gereksiz olduğunu düşünüyorum, uzun zamandır böyle. Siyasetçilerle anlaşılamayacağını ve aydınlar arasındaki tartışmanın da sonuç vermeyeceğini düşünüyorum. Maalesef. Çünkü herkes çok fazla politize olmuş, kamplaşmış durumda. Bu hatta o kadar kötü bir halde ki, eğer karşıt görüşten bir yazarsa, insanlar onun iyi yazdığını bile söylemiyor. Hâlbuki söyleyin. Adam sağcıdır ama iyi şiir yazıyordur. Solcudur ama müthiş yazıyordur. Şimdi bu durumdayız. Bunu bile söyleyemeyecek kadar kamplaştık. Tabii benim en çok üzüldüğüm, halk arasındaki kamplaşma. Her gün sokakta tanık oluyorum. İnsanlar siz, biz diye konuşmaya başladılar. Bu korkunç bir şey. Bu bizi parçalanmaya değil, infilaka götürür.

19 Kasım 2015 Perşembe

Ankara'da tiyatro heyecanı başlıyor

Her yıl kasım ayında Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV) tarafından Ankara'da düzenlenen Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'nin 20.si yarın başlıyor. Yurtiçi ve yurtdışından tiyatro gruplarının 50 oyun sahneleyeceği festival, 30 Kasım günü sona erecek.

Festivalin, Devlet Opera ve Bale Salonu Leyla Gencer Sahnesi'nde yapılacak galasında, Gürcistan'dan Tiflis Vaso Abaşidze Müzikal Komedi ve Dram Profesyonel Devlet Tiyatrosu'nun ‘Carmen (Choreodrama)' isimli oyunu gösterilecek. Festival kapsamında Avusturya, Hollanda, İran ve Azerbaycan'dan gelen tiyatro topluluklarının yanı sıra üniversite tiyatro toplulukları, özel tiyatrolar ve çocuk tiyatroları performans sergileyecek. Ayrıca sokak tiyatrosu grupları da festival çerçevesinde Kuğulupark, Yüksel Caddesi ve Sakarya Caddesi'nde 3 oyun sahneleyecek. Avusturya'dan Daskunst isimli tiyatro grubunun Almancı isimli oyunu sahneye taşıyacağı festivalde Hollanda'dan TiyatroRast, Azerbaycan'dan Gence Devlet Tiyatrosu, İran'dan Omid Darvishi tiyatro grupları atölye çalışması yapacak. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu ise Deste Şeş Tili (Kürtçe) isimli oyunu sahneleyecek.

Festival kapsamında 27 Kasım Cuma günü düzenlenecek olan “Türkiye'de Alternatif Tiyatro Araştırmaları ve Sanata Desteğin Dünü Bugünü” konferansına Tüzel Ezici, Filiz Arel, Ayça Köklü, Seyda Hilal Erbilgin ve Gülşen Karakadıoğlu katılacak. 22 Kasım Pazar günü saat 20.00'de Farabi Sahnesi'nde ünlü yazarlar Ercan Kesal ve Nermin Yıldırım, müzisyenler eşliğinde öykülerini katılımcılarla paylaşacak.

Öte yandan festivalin bu yıl Emek Ödülü Erhan Gökgücü'ne, Onur Ödülü Rutkay Aziz'e, Sevda Şener Tiyatro Yazarlığı Ödülü Özen Yula'ya verilecek. Ödüller, yarın akşam saat 19.30'da Leyla Gencer Sahnesi'nde gerçekleştirilecek açılış galasında takdim edilecek. Sanatı kitlelere ulaştırmak, ulusal ve uluslararası özel ve amatör tiyatro topluluklarını destekleyerek çalışmalarını sürekli hale getirmek için düzenlenen festival, uluslararası dayanışmaya ve barışa sanat yolu ile katkıda bulunmayı da hedefliyor. (www.ankaratiyatrofestivali.org)

Ali Baba ve Yedi Cüceler'i üç günde 540 bin kişi izledi

Ünlü komedyen Cem Yılmaz'ın geçtiğimiz cuma günü gösterime giren son filmi “Ali Baba ve 7 Cüceler”i, üç günde 540 bin kişi izledi.

Yılmaz, gişe rakamını dün Twitter hesabı @CMYLMZ üzerinden “İlk 3 gün gişemiz 540.000 seyircidir...Tesekkür ederim:)” diyerek açıkladı.” Cem Yılmaz'ın hem yazdığı hem yönettiği filmin oyuncu kadrosunda kendisiyle birlikte Zafer Algöz, Çetin Altay, Irina Ivkina, Yosi Mizrahi gibi oyuncular yer alıyor. Boxoffice Türkiye'nin verilerine göre, ilk üç gün seyirci rekoru 1 milyon 641 bin ile ‘Recep İvedik 4'e ait. Cem Yılmaz'ın geçen yıl gösterime giren filmi ‘Pek Yakında'nın ilk üç gün seyirci sayısı ise 399 bindi.

15 Kasım 2015 Pazar

Stefan Zweig çevirilerinde rekor kırdık!

Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Stefan Zweig'ın eserleri üstündeki telif hakları 2013'te kalktı.

Büyük küçük çok sayıda yayınevinin, tıpkı bu yılın başında Antoine de Saint-Exupery'nin Küçük Prens kitabında yaşadığımız gibi, Zweig eserlerini ardı ardına yayımlaması uzun sürmedi. Halen kitapları satışta olan 28 ve kitaplarının baskısı çoktan tükenmiş 18 yayınevi daha… Bu demek oluyor ki, okur tezgâhlarda, vitrinlerde şimdiye kadar (yanılma payını da ekleyerek) 46 farklı yayınevinden Zweig kitabı okudu, okuyor.

Peki, Türkiye'de Zweig'a bu kadar yoğun ilgi gösterilmesinin sebepleri neler, çok sayıda yayınevi neden Zweig kitabı yayımlıyor? Alfa Yayın Grubu edebiyat editörü Mehmet Said Aydın, yayınevlerinin bu ilgisi için şunları söylüyor: “Çok zor bir zamanın, çok mühim bir dehası Zweig. Sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada teveccüh görüyor. Türkiye'de çok basılmasının ilk sebebi bu elbette. Ama ikinci bir neden daha var: Zweig'ın kitapları telifsiz basılabiliyor. Dolayısıyla irili ufaklı birçok yayınevi, iyi olduğuna inandığı çevirilerle, sırtını “güvenilir” birine dayamayı tercih ediyor haliyle. Bütün çevirilerin iyi olduğunu söylemek de güç ne yazık ki.”

ZWEİG ÇEVİRİLERİ NE KADAR YETKİN?

Zweig yayınlarının çokluğu bir yana, asıl mesele çeviri kalitesi. 57 farklı çevirmenin dışında, çevirmen bilgisi bulunmayan 14 kitap daha var. Son iki yılda üç büyük yayınevinin 39 Zweig eseri için 25 farklı çevirmenle çalıştığını da ekleyelim. Çevirmen sayısının çokluğu ister istemez Zweig çevirilerinin yetkin olmayan kişiler tarafından yapıldığı ve bunun Zweig edebiyatına zarar verdiği yönünde endişe ve eleştirileri de beraberinde getiriyor. Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Sırma Köksal, bu konunun Zweig'a özgü bir durum olmadığını söylüyor: “Ülkemizde birçok yazar ve yapıt yetkin olmayan çevirilerle yayımlanıyor. Klasikler söz konusu olunca sorun iyice çetrefilleşiyor. Çünkü bu yapıtlar, herkesin, istediği gibi yayımlayabildiği yapıtlar ve birçok yayınevi bu kitaplarda sadece kapak fiyatı üzerinden rekabet ediyor. Bu da yetkin olmayan çevirmenlere yaptırılan az telif ödenmiş acele basılmış kitapların okunamaz metinleri olarak okura dönüyor.”

Şimdiye dek yazarın 21 eserini yayımlayan İş Bankası Kültür Yayınları, Stefan Zweig kitapları editörü Gamze Varım, çevirideki ölçütlerini şöyle açıklıyor: “Yazarın üslubunu korumaya, anlam kaymalarını önlemeye, çeviride herhangi bir şeyin kaybolmamasına, yazarın kurmuş olduğu dünyanın Türkçede mümkün olduğunca bire bir yaratılmasına çaba harcıyoruz.”

“YAZARIN KENDİNE ÖZGÜ ANLATIMI KAYBOLUYOR”

Stefan Zweig denince akla gelen ilk çevirmenler Burhan Arpad ve oğlu Ahmet Arpad. Salzburg Üniversitesi Stefan Zweig Merkezi ile Stefan Zweig Cemiyeti'ne de üye, 13 eserde imzası olan Ahmet Arpad, “Piyasaya çok Zweig çıkması bir yandan güzel, öte yandan ise altmışa yakın Zweig çevirisinin 57 çevirmeni olması kabul edilemez bir durum. Bu yöntemle eser kesinlikle kalite yitiriyor. En önemli sıkıntı, Stefan Zweig'a özgü anlatımı Türkiye'de piyasaya çıkan altmışa yakın eserde çoğu deneyimsiz 57 çevirmenin yakalamasının tabii ki mümkün olmaması. Okur hangisinin Zweig'ın anlatımı olduğunu nasıl ayırt edecek? Ünlü yazara saygısızlık yapıldığı gibi, okurun da kafası karıştırılıyor. Yayıncıların bunu nasıl göze alabildiğine şaşırmamak, hatta öfkelenmemek mümkün değil!” şeklinde değerlendiriyor.

Zweig edebiyatı para kazanmanın gerisinde mi kaldı?

Hildemar Holl (Salzburg Üniversitesi, Uluslararası Stefan Zweig Cemiyeti yöneticisi): “Burhan Arpad ve Ahmet Arpad, yaşamları boyunca toplamda Stefan Zweig'ın 22 eserini tercüme etti. Bu, Zweig'ın eserlerine, diline, fikir dünyasına ve biyografisine dair çok yoğun bir bilgiye hâkim olmayı getiren olağanüstü bir performans. İki çevirmen de yazarın yaşadığı döneme ve kültüre oldukça vâkıf. Eserlerinin telif hakları kalktığından beri 57 çevirmen, Zweig'ın eserlerini Türkçeye çevirmiş. Bunlar arasında Ahmet Arpad ve Ahmet Cemal gibi uzmanların bulunup bulunmadığı konusunda şüpheliyim. Çevirilerin içeriği ve çevirmenlerin sayısı bende Zweig edebiyatının Zweig'dan para kazanmanın gerisinde kaldığı izlenimini bıraktı.”

“Zweig, kitaplarının en iyi şekilde çevrilmesini isterdi”

Klemens Renoldner (Salzburg Üniversitesi, Stefan Zweig Merkezi yöneticisi): “Türkçe okuyamadığım ve Türkiye'deki edebiyat ortamını bilmediğim için Zweig çevirileriyle ilgili bir şeyler söylemem zor. Fakat Stefan Zweig çevirilerinde 57 farklı çevirmenin olmasını düşünemiyorum. Ahmet Arpad uzun yıllardır Zweig çevirileri yapıyor ve Salzburg'daki konferansları ve dersleri takip ediyor, bu yüzden Zweig kitaplarını en iyi aktarabilecek çevirmenlerden biri olduğunu düşünüyorum. Elbette Zweig'ın Türkiye'de iyi tanınmasından dolayı mutluyum. Ama bilmelisiniz ki Zweig çevirmenleriyle çok yakındı ve kitaplarının en iyi şekilde çevrilmesini isterdi. Çevirmenlerine mektuplar yazar ve onlarla iletişimde olmak için bu konuyla çok meşgul olurdu. Halkın iyi çeviriyi kötü çeviriden ayıracağını ve yıllar içinde iyi çevirinin başarısının görüneceği kanaatindeyim.”

En büyük hümanistlerden biri

Avusturyalı gazeteci, romancı, oyun ve biyografi yazarı Stefan Zweig, 1881 yılında Viyana'da doğdu. Viyana ve Berlin'de eğitim aldı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Yirmi yılını Salzburg'da geçirdi. Bütün hayatını yazıya adadı. Hümanist bir dünya görüşüne sahipti, Avrupa kültürüne inanmıştı. 1933 yılında, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. Bir yıl sonra Gestapo'nun evini basıp silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Farklı türlerde 60'a yakın eser yayımlayan Zweig, İngiltere ve ardından ABD'ye gitti. Daha sonra Brezilya'ya geçerek oraya yerleşti. Avrupa'nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve hayal kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Türkiye'de en çok okunan yabancı yazarlardan biri olan Zweig'ın, Dünün Dünyası, Amok Koşucusu, Satranç, Rotterdamlı Erasmus, Joseph Fouche, Sabırsız Yürek, Balzac gibi çok sayıda eseri dilimize çevrildi.

13 Kasım 2015 Cuma

“Sanatçıların canına okuyacağım!”

Türkiye'nin ilk çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul (CI) bugün 10. kez kapılarını açtı. Koleksiyonerler için ön izleme açılışı dün yapılan fuarın sürpriz ismi 89 yaşındaki ressam Adnan Çoker. ‘Alfabe' serisiyle ilk kez tarzının dışına çıkan Çoker, sanat camiasına şöyle sesleniyor: “Ya doğru dürüst bir şey yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”

Bu yıl onuncu yaşını kutlayan çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul, bugün başladı. 23 ülkeden 700'den fazla sanatçının katıldığı fuarın bizce, en sürpriz ismi Türkiye'de soyut resmin ilk temsilcilerinden Adnan Çoker'di. Geometrik resimleriyle tanıdığımız Çoker, bu kez tarzının dışına çıkmış, ilk kez A'dan Z'ye tüm harfleri hareketli formalarla resmetmiş. Sanatçının, desenlerini 2007'de çizmeye başladığı Alfabe serisinde yaklaşık on yıllık bir emek var. Adnan Çoker, 1927 doğumlu, 89 yaşında. Önümüzdeki yıl 90. yaşını kutlayacak. Durup dururken, şimdi neden, niçin acaba herkesi şaşırttı? Aslında bu onun tarzı, belki de şaşırmamak lazım ama fuarın giriş katında Olcayart'ta ‘Alfabe' adını verdiği sergisinde buluşunca ne yapmak istediğini konuştuk.

İki nedeni var. Birincisi, diyor ki, “Ressamım ama burada daha ciddi bir işe kalkıştım. Biliyorsunuz böyle şeyler yapmıyordum.” Alfabe'deki eserlerin hepsi aynı boyda ve aynı renkte. Siyah zemin üzerine açık mavi A, B, C… Mor üçgenler, yeşil daireler yok. Renk konusunda bu kez kimseyi rahatsız etmek istemediğini söylüyor sanatçı. İkinci sebebi ise, ‘Hülya Avşar' vakası gibi sanat camiasına bomba gibi düşebilir (Hatırlarsanız kendisini bir sergi açılışında Avşar kızına verdiği ayarla epeyce gündeme gelmişti.) Şöyle diyor Çoker: “Bana yine kızacaklar ama sanatçıların canına okuyacağım dedim, ya doğru dürüst bir şeyler yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”

‘İYİ SANATÇI GÖREMİYORUM'

İstanbul'un çağdaş sanatın merkezi olduğu konuşulurken, artık daha hareketli ve daha üretken bir camiadan söz edilirken, Adnan Çoker neden böyle düşünüyor? Yeni yetişen sanatçıları mı beğenmiyor, yoksa eski-yeni herkese mi bu sözü? Eskiler arasında iyi sanatçılar olduğunu söylüyor fakat, genel itibarıyla sanat camiasından memnun değil. “Ben iyi sanatçı göremiyorum… Ciddiyet yok. Bakın burada (eserlerini işaret ederek) ciddiyet var.”

Sanatçının hayret ettiği bir konu da satış mevzuu. O da, Alman ressam Gerhard Richter gibi eserlerine kimlerin, niçin para verdiğini anlamıyor. “Ben, bunlar yapılır mı yapılmaz mı diye düşünürken alıcılar çıkıyor. Bunları alıyorlar? Alamazsın da diyemezsin...” Niye aldıkları tabloların altındaki kırmızı küçük noktalardan belli, doksan yıllık bir emek, birikim ve bakış… Sergide, Adnan Çoker'in A'sı çoktan satılmış, B gitmiş, C gitmiş, Ç de gitmiş… “Artık kendime özel bir A ve Ç yapacağım.” diyor Çoker…

Contemporary'de dikkat çekenler…

CI'da bu yıl İran sanatına özel bir yer ayrıldı, Tahran'dan dört galeri ve bir vakıf yer alıyor. Fakat etkileyici bir eser olduğunu söylemek zor. Tahran ve New York'ta birer şubesi bulunan Shirin Gallery'deki Ali Akbar Sadeghi'nin minyatürle harmanlanmış eserleri görülebilir.

Ayrıca İran'ın öne çıkan koleksiyonerlerinden Nadeer Mobarqa ve eşinin sanat koleksiyonu CI'da yer alıyor. Koleksiyonda Faramarz Pilaram'ın eseri dikkat çekici.

IŞİD'in Suriye'de yıktığı heykelleri, farklı teknolojik materyaller kullanarak yeniden üreten Morehshin Allahyari'nin Plugin bölümündeki videosu ile yine aynı bölümde, Bager Akbay'ın şiir yazan enstalasyonu izlemeye değer.

İstanbul'da galeri açmak için yer arayan Berlin'den Big Berlin'de sergilenen Murat Tosyalı'nın futbolcu Hakan Şükür, Metin Tekin, Rıdvan Dilmen, İbrahim Toraman portreleri...

Akbank Sanat standında sergilenen, Pablo Genoves'in “Hiç Olmadı, Hep Oradaydı” başlıklı sergisindeki fotoğrafları…