30 Ağustos 2014 Cumartesi

Çello ile rock parçaları çalıyorlar

Üç yıl önce, Michael Jackson'ın “Smooth Criminal” parçasını çello ile çaldıktan sonra bir anda ünlenen 2Cellos grubu, yarın akşam Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda sahneye çıkıyor. Luka Sulic ve Stjepan Hauser'dan oluşan grup ile konser öncesinde küçük bir söyleşi gerçekleştirdik.Birkaç sene önce yapılan SBS sınavında “Çellonun kaç teli vardır?” diye bir soru sorulmuştu. Doğru cevabı bilen o kadar az kişiydi ki, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Güzel Sanatlar Müdürlüğü’ne bağlı olan devlet klasik Türk müziği korolarına (farklı şehirlerde 9 koro var) bir talimat verdi. Bundan böyle tüm korolar yıllık programlarına enstrüman tanıtım dersleri ekledi. Mesela Elazığ Devlet Klasik Türk Müziği Korosu iki senedir bu dersleri uyguluyor. Bizim çello ile tanışıklığımız kısaca böyle. 2011 yılında bir anda dünyaca ün kazanan Hırvat çello sanatçıları Luka Sulic ve Stjepan Hauser’ın çello ile kurdukları ilişkiyi görünce derin bir ah çekiyor insan. 2Cellos olarak tanınan grup, ilk kez 2013 Aralık ayında İstanbul’da konser vermişti. Yarın akşam saat 21.00’de Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda tekrar sahneye çıkacaklar. Sekiz ay içinde ikinci kez Türkiye’de konser vermeye gelen ikili ile küçük bir söyleşi gerçekleştirdik. Sanatçıların, uzun uzun sorduğumuz sorulara verdikleri kısacık cevaplarına geçmeden önce kendilerini tanıyalım.Yeni albümlerini tanıtacaklar2Cellos, 2011 yılında Michael Jackson’ın “Smooth Criminal” parçasına yaptıkları yorumla ün kazandı. Bu parçayı bilirsiniz, Jackson’ın ünlü ay yürüyüşünü en çok izlediğiniz şarkılarından biri. Ne zaman biri Jackson taklidini yapmaya kalksa ilk başta bu şarkının klibini izleyerek işe başlar. Durgun denizi bile harekete geçiren Smooth Criminal’i bir klasik müzik enstrümanı olarak aklımızda yer eden, boyu oldukça uzun, elinde tutanı salon erkeği havasına bürüyen ağır mı ağır (!) çello ile çalma fikri şarkıyı sevenler tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı. Şarkının klibi, YouTube’da tıklanma rekoru kıran videolar arasında bulunuyor. 2 Cellos, bu çıkıştan sonra Elton John’dan dünya turnesi için davet aldı. Avrupa, Amerika ve Japonya’da verdikleri konserlerde biletleri tükendi. Çin’in Superstar’ı piyanist Lang Lang ile yaptıkları yılbaşı gala programını 1 milyardan fazla kişi izledi.İkili, daha sonra yine rock parçalarına cover’lar yapmaya devam ettiler. Guns N’ Roses’ın Welcome To The Jungle, U2’nun With or Without You, İngiliz alternatif rock grubu Coldplay’in Viva la Vida, Avustralyalı hard rock grubu AC/DC’nin Highway to Hell ve Sting’in Shape of My Heart bunlardan bazıları. 2Cellos’un en çok sevilen cover’larından biri ise, müzisyen Peter Gabriel’in 2004’te Aşka Davet adıyla ülkemizde gösterime giren Shall We Dans filmine yaptığı “The Book of Love” şarkısına getirdikleri yorum. Yalnız ikiliye bu eserde, çok sevdikleri, hatta hayranı oldukları İtalyan rock sanatçısı Zucchero eşlik ediyor. Zuccehero’nun “II Libro Dell Amore” adıyla İtalyancaya çevirdiği ve söylediği eserin çello ile uyumu ve sanatçının sesinin zarifliği dinlenilmesi eşsiz bir şarkı çıkarmış ortaya.‘Çellonun sesi ruhumuza dokunuyor’2Cellos, üç yıl içinde iki albüm çıkardı. Yakında üçüncü albümleri yayınlanacak. Geçen yıl ocak ayında hayranlarıyla buluşturdukları ikinci albümleri In2ition’ı, Pink Floyd, Alice Cooper, Kiss, Deep Purple’ın yapımcısı Bob Ezrin yayınladı. Albüme Elton John, Steve Vai, Lang Lang, Naya Rivera ve Zucchero misafir sanatçı olarak katıldı. Zuccehero’nun “II Libro Dell’ Amore”u da işte bu albümün en sevilen parçalarından biri olarak biliniyor.Aynı zamanda iyi dost olan iki arkadaşı izlerken, birkaç duyguyu aynı anda yaşamanız mümkün. Bir bestede çello ile adeta dans ederken, diğerinde kavga ediyorlar, bir sonrakinde bakıyorsunuz tatlı tatlı muhabbete dalmışlar. “Çello’yu çalıyor musunuz, konuşturuyor musunuz, onunla dans mı ediyorsunuz yoksa kavga mı edersiniz?” diye sorduğumuzda, “Biz çelloyla her şeyi yapıyoruz! Enstrümanımızı çalarken onunla konuşuyoruz, bağırıyoruz, çelloyla aşk yaşıyoruz, o anki hislerimize bağlı bir durum bu. Çello vücudumuzun bir parçası oluyor, onunla büyüyoruz ve ondan asla ayrılmamayı umut ediyoruz. Çellonun ruhunuza dokunan çok farklı bir tınısı var. Ayrıca çok yönlü bir alet, eğer yaratıcıysanız sonsuz imkanları bulunuyor.” diye cevap veriyorlar. Kısa bir süre içinde ikinci kez İstanbul’a neden gelmek istediklerini sorduğumuzda ise, cevap klasik oluyor: “Her şey, insanlar, yemekler, çok güzel bir şehir!”Hâlâ çellonun kaç teli olduğunu merak ediyor musunuz? İlk iki albümlerinin yanı sıra yeni çıkacak albümlerinden de besteler çalacak olan 2Cellos’un yarın akşamki konseri, daha doğrusu telleri havada uçuşan çello performansı merakınızı giderecektir...

Oryantal takilarla bas döndürme zamani

Gümüs pullu kolyeler,  dev boyutta küpeler,  turkuaz renkler ve oryantal motifler bu yaz gardirobumuzun vazgecilmez parcalari olacak. Sadelik benim icin her zaman ön planda. AmaFark yaratmayi severim,  stilleri karistirmayi, motifleri birbirine uydurmayi. Moda cesaret gerektirir. Cesaretinizi en iyi aksesuarla deneyebilirsiniz. Baktiniz olmadi, cantaniza atarsiniz :)

22 Ağustos 2014 Cuma

Bir fırtına tuttu bizi

Küçük bir kasabada yaşanan hortum felaketini konu alan ‘Fırtınanın İçinde’, görsel efektleri ile dikkat çekiyor. Yönetmen Steven Quale, felaket psikolojisinden ziyade felaketin sinemasal kışkırtıcılığı ile ilgileniyor. Gerçeklik hissini yakalamak için başvurulan çekim teknikleri filmi biraz olsun ayakta tutuyor.Sinemanın beslendiği ve bir yönüyle kışkırttığı duygulardan biri de felaket beklentisi. 11 Eylül sonrası çekilen ‘felaket/kıyamet’ filmlerine bir de bu gözle bakmak faydalı olabilir. İnsanları obsesif kompulsif kişilik bozukluğuna kadar götürebilecek bu beklenti, yaşanan ağır travmalar neticesinde, tıpkı yemek, içmek ve uyumak gibi günlük hayatın rutinlerinden biri haline gelebiliyor. 11 Eylül sonrası Amerikan toplumunun içine düştüğü bu psikolojiyi resmeden en çarpıcı film 2011 tarihli ‘Sığınak / Take Shelter’. Jeff Nichols’ın yönettiği filmde, Michael Shannon’un oynadığı Curtis adlı karakter, 11 Eylül sonrası Amerikan toplumunun stereotipidir. Gözleri ufukta ya da başını göğe çevirmiş halde, sürekli ‘kara bulutları’ gözleyen; büyük bir felaket gelecek düşüncesiyle evinin bahçesine sığınak inşa eden ve çıldırırcasına ailesini bu felaketten korumaya çalışan bir adam... Filmi daha da ilgi çekici kılan ise kimsenin inanmadığı, çevresindeki insanların, dahası ailesinin bile ‘deli’ muamelesi yaptığı Curtis’in nihayetinde haklı çıkmasıdır.Hollywood’u esas aldığımızda Amerikan topraklarına felaket her yerden, her yönden ve herkesten gelebilir. Karadan, havadan, denizden, yerin altından, uzaydan, komşunuzdan, mahallenizden, Rusya’dan, Kore’den, Ortadoğu’dan, Doğu Avrupa’dan, Afrika’dan, Meksika’dan, Çin’den... Doğal felaketlerin yanı sıra dünya dışı müdahaleler, salgın hastalıklar, terör saldırıları vs. işin içine girince ‘tehlike’nin boyutunu tahmin etmek neredeyse imkânsız. Dolayısıyla her an tetikte, hazır ve güçlü olmak gerektiği düşüncesi bir ‘takıntı’ halini alıyor.Bugün gösterime giren ‘Fırtınanın İçinde / Into the Storm’, felaket beklentisini tahlil eden değil, bilakis bu psikolojiyi körükleyen bir film. Bu tür filmlerde olduğu gibi, felaket psikolojisinden ziyade felaketin sinemasal kışkırtıcılığı ile daha çok ilgili. Michigan eyaletinin Silverton kasabası daha önce hiç görülmemiş hortumların şiddetli etkisiyle büyük bir yıkıma uğrar. Aynı gün içinde gerçekleşen bu hortumların peşinde bir de belgesel ekibi vardır. Bu sırada, kasaba lisesinin müdürü Gary, iki oğlunun yardımıyla okulun mezuniyet törenini kayda alma telaşındadır. Büyük oğul Donnie, bir arkadaşının ödevine yardım etmek için kameramanlık görevini küçük kardeş Trey’e bırakır. Fırtına bütün şiddetiyle geldiğinde çoğu insan sığınak ararken, bazıları da hayatta bir kez yakalanabilecek bir çekim yapabilmek için ellerinde kamera, fırtınanın göbeğine doğru gider.HER ŞEY KAYIT ALTINDADaha çok okyanusa kıyısı olan ülkelerde görülen hortum (tornado), son birkaç aydır İstanbul’da da kendini gösterdiğinden bu topraklara ‘uzak’ bir felaket olmaktan çıktı. Hatırlayalım, İstanbul’daki hortum vakalarını, televizyon haberlerinde bile amatör kamera çekimleri ile izlemiştik. Steven Quale’nin yönettiği ‘Fırtınanın İçinde’, böyle çekimlerle dolu. Yönetmen, ‘gerçeklik’ hissini vermek için bütün filmi bir kayıt olarak planlıyor. Sallantılı omuz kamerası, el kamerası, sahte belgesel tekniği... Gerçeklik hissini vermek için bilinen tüm yollara başvuruyor yönetmen. Hatta filmi, felaketi yaşayanların yaptığı amatör çekimler toplamı olarak seyretmek bile mümkün. Mezuniyet töreni için yapılan ve mikrofon tutulan herkesin 25 yıl sonrasına mesaj gönderdiği ilk kayıttan itibaren film boyunca her şey karakterler tarafından kayıt altına alınıyor. Her şeyi kayda alma çılgınlığının finalde varıp dayandığı ‘hayat dersi’ şaşırtıcı olsa da ‘carpe diem’den daha şık bir ‘tümevarım’ bulunabilirdi. Yine de, bu kararı filmi izleyeceklere bırakalım.Öte yandan, 2005’te ABD’nin yaşadığı Katrina Kasırgası’nı mumla aratacak bir felaketi anlatan filmin -ki yıkım görüntüleri ve yıkıntılar içinde insanlarla yapılan mini röportajlar Katrina sonrasını çağrıştırıyor-, felaket psikolojisini ihmal etmesi ciddi bir sorun. Yönetmen, felaketin sinemasal kışkırtıcılığına ve CGI’a (bilgisayar efekti) kendini öyle bir kaptırıyor ki, birkaç yerde bariz devamlılık hatası yapıyor. Senaryonun karakterleri tanıtmadan olaya balıklama dalması da bu ‘görsellik iştihası’nın bir başka neticesi. Karakter gelişimi ise filmde neredeyse hiç yok. Üçüncü sınıf oyunculuklar da bu eksikliklerin üzerine tuz biber ekiyor. ‘Fırtınanın İçinde’, bu yönüyle Roland Emmerich imzalı ‘2012’ filmini hatırlatıyor. Ama bir farkla; ‘Fırtınanın İçinde’ haddini, sınırlarını bilen bir yapım. Görsel açıdan yaşattığı gerçeklik hissi ise ‘2012’ ile kıyas edilemeyecek kadar başarılı.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Müzelerde ‘selfie’ tartışması

Londra’daki Ulusal Galeri, ziyaretçilere uyguladığı fotoğraf çekme yasağını geçtiğimiz hafta kaldırdı. Yaşadığımız ‘selfie’ (kendi fotoğrafını çekmek) çağında, bu konuda ziyaretçilerle mücadele etmeyi bırakan müzenin tavrı eleştirilse de, dünya müzeleri ikiye ayrılmış durumda: Fotoğraf çekmeyi yasaklayanlar ve yasaklamayanlar! Paris’teki Louvre, New York Metropolitan izin verenler arasında.John Berger benzersiz kitabı Görme Biçimleri’nde bize görme eylemine dair ufuk açıcı bilgiler verir. Berger’den birkaç cümle alıntılarsak “Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bakmak bir seçme edimidir. Bu edimin sonucu olarak gördüğümüz nesne -her zaman elimizle dokunabileceğimiz bir nesne anlamında olmasa da- ulaşabileceğimiz bir alana getirilmiş olur. (...) Tek bir nesneye değil, nesnelerle aramızdaki ilişkilere bakarız her zaman. Görüşümüz sürekli olarak canlıdır, hareketlidir; her şeyi çevresindeki bir çember içinde tutar; bulunduğumuz durumda bizim için orada var olabilecek her şeyi gösterir bize. Bir şeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz.”Elinde akıllı telefonuyla her anı fotoğraflamak isteyenlerin çağında Berger’in sözünü ettiği bu görme eylemi, özellikle müzelerde daha karmaşık bir hale girdi. Bir yandan eserle arasında derinden ilişki kurup olabildiğince haz almaya çalışan, öte tarafta ise bu hazzı fotoğraf makinesi veya akıllı telefonuyla çeşitlendiren ve kişisel tarihine ‘buradaydım’ diye not bırakan sanat izleyicisi... İkinci grupta yer alan izleyicinin öyle her yerde rahatça makinesiyle dolaşabildiğini söyleyemeyiz. Zira, sergiledikleri eserlerin flaşlı çekimlerden zarar gördüğünü dile getiren müzelerin yanı sıra flaşsız çekimlere dahi izin vermeyen (müzenin mağazasının yolunu gösteren) sanat kurumları var. Çoğu ziyaretçiyi kızdıran bu farklılık her müzede ayrı işlerken, Londra’daki Ulusal Galeri geçtiğimiz hafta ziyaretçilerine uyguladığı fotoğraf çekme yasağını kaldırdı. Bünyesinde önemli bir koleksiyon bulunduran galerinin bu tavrı müzede fotoğraf çekme yasağını yeniden gündeme getirdi.SANAT ADINA KAYGILANDIRICI BİR DURUMİçinde bulunduğumuz ‘selfie’ (kendi fotoğrafını çekmek) çağında müzeyi ziyarete gelenlerle mücadele etmekten bir hayli bıkan kurumun bu politikası sanatseverleri epey mutlu etti diyebiliriz. Fakat, müzenin bu tavrına sanat camiasından eleştiri geldi. Ziyaretçilerin eserleri görmek için değil, kendi fotoğraflarını sanat eseriyle birlikte çekmek için buranın yolunu tuttuğunu düşünen eleştirmenler, yasağın kaldırılmasının sanat adına kaygılandırıcı olduğunu dile getiriyor. Zira, yasağın kaldırılmasıyla galeri ve müzelerin bir ‘selfie mekanı’na dönüşeceği düşüncesi hâkim. Kimi eleştirmenler ise bu uygulamayı müzelere dijital özgürlüğün gelmesi şeklinde değerlendiriliyor. Ulusal Galeri’nin bu tavrı diğer kurumları da harekete geçirirken, dünya müzeleri ikiye ayrılmış durumda: Fotoğraf çekmeyi yasaklayanlar ve yasaklamayanlar! Paris’teki Louvre ve New York’taki Metropolitan Müzesi fotoğraf çekmeye izin verirken, dünyadaki en eski ve en ünlü sanat müzelerinden olan İtalya’daki Uffizi Galeri ve İspanya’daki Prado Müzesi, fotoğraf çekmeye izin vermeyenler arasında yer alıyor.GÖRSEL BELLEĞİ ZAYIFLATIYORMüzelerin bu farklı uygulamasına karşı Psychological Science adlı dergide geçtiğimiz yıl yayımlanan makaleyi hatırlatmakta yarar var. Araştırmaya göre, sanat eserlerini izlemek yerine, elinde makinesiyle onları fotoğraflayanların sanat belleği zayıflıyor. Araştırmayı yürüten Amerika’daki Fairfield Üniversitesi’nden Linda Henkel ziyaretçilerin sanat eserleriyle etkileşime geçip bu eylemi zihinlerine kaydetmek yerine görme eylemini fotoğraf makineleriyle böldüklerini söylüyor. Henkel’e göre bu eylem bireyin, sanat eseri ile kendisi arasındaki etkileşimini ve katılımını azaltıyor. Sonuç olarak elinde fotoğraf makinesiyle müzeyi gezen ziyaretçilerin görsel hafızası, fotoğraf makinesiz ziyaretçilere göre daha gerilerde kalıyor. Henkel’in önerisi ise şöyle: Fotoğraflarını çekip biriktirmek yerine, (buna sosyal medyada paylaşmayı da ekleyebiliriz) onlarla etkileşime geçip incelemek...John Berger, 1972’de yayımlanan Görme Biçimleri’nde sanki bugünleri görmüş gibi… Bir tabloyu gördüğümüzde kendimizi onun içine koyduğumuzu söyleyen yazar, “Bu sanatı görmemiz engellendiğinde aslında bizim olan tarihten yoksun bırakılmış oluruz. Bu yoksunluktan kim yarar sağlar?” diye devam eder. Müzelerin yavaş yavaş fotoğraf yasağını kaldırması, içinde bulunduğumuz bu ‘selfie’ çağında, kendine bir tarih oluşturma çabası olarak da görülebilir; fakat öte tarafta, sanat eserinden alacağı hazza odaklanan izleyicinin zevkini bulandırabilir.

20 Ağustos 2014 Çarşamba

‘Okursuz okur’luğun dışına çıktılar

Samsun’da geçtiğimiz yıl eğitime başlayan Canik Başarı Üniversitesi, yabancı akademisyenlerin de katılımıyla, iki haftalık bir yaz okulu düzenledi. Koordinatörlüğünü Prof. Dr. Yavuz Demir’in yaptığı “Kurmacayı Okumak” başlıklı okulda ders yürütücü olarak Doğan Hızlan, Semih Gümüş, Nedim Gürsel, Michael Bell ve Clare Morgan gibi isimler bulunuyordu. Demir ile ‘kurmacayı okuma’nın ayrıntılarını konuştuk.“Kurmacayı Okumak” başlıklı bu yaz okulunun amacı neydi?Biz bu çalışmada, sadece kurmaca metinleri, hem kuramsal hem de eleştirel açıdan ele almayı amaçladık. Edebiyat incelemelerinin, özellikle Türk dili ve edebiyatı bölümleri için yeniden gözden geçirilmesi, bu alanda yapılan çalışmalardan haberdar olunması elzem. Biz daha ziyade, edebi incelemede biyografi ağırlıklı bir yaklaşımı esas alıyoruz; roman ve hikâye hâlâ muhtevasında değerli bir şey varmış gibi okunuyor. Edebi okumanın boyutlarını, okurun rolünü, metin karşısında takınılacak tavrın ne olduğunu pek tartışmıyoruz, kısaca edebi metin okuması bizim için statik yapılı bir ele alıştan öte bir şey değil. Oysa metin canlı, sizden karşılık bekleyen bir yapılış; her dem ona döndüğünüzde farklı bir oluş, görünüş ve söyleyişin keşfedilmesi gerekiyor. Katmanları arasında dolaşmak, dolaşabilmek aslolan. Bu ana başlıklar böyle bir okuma genişliğini yaz okulunda ele almayı gerekli kıldı. Biz de edebi meseleleri bir dizi halinde yaz okulları çerçevesinde, geniş ve farklı bakış açılarını bir araya getirerek ele almayı hedefliyoruz.Peki, neler yaptınız bu iki haftalık süreçte, içerikten bahsedebilir misiniz?Hedef kitlemiz, öncelikle bu alanda akademik çalışma yapacak ya da yapmaya devam edenler. Özellikle lisansüstü eğitim almakta olan genç bilim insanlarını hem bu farklı ele alışlar içerisinde bir araya getirdik hem de dünyanın farklı üniversitelerinden alanında önemli bilim adamları ile bir arada olmalarını ve tartışmalar yürütmelerini sağladık. Edebiyat incelemelerinde ise üç şeyi önemsiyoruz: kuram, metafor, karşılaştırma. Yaz okulu hem yapısı hem de içeriksel sistematiği ile öncelikli olarak bunu sağladı. Bu bağlamda iki hafta süresince özellikle ilgili hocalar tarafından Virgina Woolf, Sait Faik, Tarık Buğra, Tomris Uyar gibi yazarlar yanında daha birçok yerli ve yabancı yazara da yer verildi.Bu tür bir okumayı okuma gruplarında da görebiliriz. Siz farklı olarak nasıl bir metot uyguladınız?Katılımcıların özellikle ve öncelikle akademik bir ortamı hissetmelerini sağlamanın yanında, sabah ve öğleden sonraları farklı formatlarda dersler yürüttük. Derslerde ve açık tartışmalarda edebiyatın meselelerini, bir yanda Woolf diğer yandan Tarık Buğra ya da Tomris Uyar gibi yazarlar üzerinde okumaya ve anlamaya çalıştık. Özellikle “roundtable discussion” adı verdiğimiz günün ikinci diliminde yapılan oturumlar, akademisyen ve katılımcı işbirliği ile fikirlerin, yaklaşımların karşılıklı olarak ortaya konulması ve değişmesi açısından hem format hem de muhteva itibarıyla oldukça kıymetliydi.Böyle bir programın sonucunda kazanımlar neler oldu?İsterseniz bunu bir metaforla ifade edeyim: Aeolus’un torbasına saldırmayan okurlar oluşturmak... Odessa’nın adamları Aeolus’un ona verdiği ve içine kötü rüzgârları hapsettiği torbayı mücevher dolu zannederek yağmalamaya kalkarlar, sonuçta eve yaklaştıkları bir anda serbest kalan fırtınalar yüzünden tekrar evden uzaklaşırlar. Bizim okurluğumuz da biraz böyle. Metinde bizden gizli bir hazine saklı olduğunu zannediyoruz. Oysa okur oyunun asli bir kurucusudur, orada ondan gizli, saklı bir şey yok. Kısaca, tavşanın peşinden koşan bir Alice ortaya çıkarmak; tavşan deliğinin yanına gidip oradan sadece bakmayan; fakat aynı zamanda tavşanın peşinden oraya yuvarlanan bir okur. Öncelikli hedefimiz klasik yapının dışına çıkabilmek. Bu manada yaz okulunun çift dilli hali, tabii ki taşıdığı bilimsel yükü itibarıyla bile ne denli farklı bir ortamın tesis edileceğini ortaya çıkarıyor. Artık marazi bir hale dönüşmüş olan edebiyat incelemesindeki sığlık, okursuz okumalar ve çoğaltılamamış edebiyat tanımının dışına çıkmayı başarabileceğiz.Okursuz okumalar dediniz… Akademik anlamda ‘okumak’ yeterince bilinmiyor mu?Maalesef, Yeni Türk edebiyatı çalışmalarının bu bağlamda çok iyi bir yerde olduğunu söylemek mümkün değil. Özellikle bunun aşılabilmesi adına, biraz evvel ifade ettiğim kavramlarla söylersem: Metafor, karşılaştırma ve kuram açısından hiçbir kıymet arz etmeyen bir görüntü söz konusu. Edebiyat bilimi adına bir şeyler yapılacak ise burada modern Türk edebiyatı çalışmalarının hem kavramsal hem de kuramsal açıdan desteklenmesi ve güçlendirilmesi gerekiyor. Ayrıca Yaz Okulu’nda bu alanda sadece akademisyenleri, diğer bir ifadeyle profesörleri değil aynı zamanda profesyonel olan insanları da bir araya getirmeye çalıştık. Bu, programın en çarpıcı taraflarından biriydi.

19 Ağustos 2014 Salı

Salinger cephesinden haberler

2010’da ölen Amerikalı münzevi yazar J. D. Salinger’ın 1940’lı yıllarda çeşitli dergilerde yayımladığı üç hikâyesi yaklaşık 70 yıl sonra “J.D. Salinger: Three Early Stories” adıyla ilk kez tek kitap halinde ve yeni illüstrasyonlarla yayımlandı. ‘Devrim’ niteliğindeki bu kararın yanı sıra Salinger’ın kitapları ilk kez e-kitap ve sesli kitap olarak da okurla buluştu.Yazarların ölümünün ardından geride bıraktıkları edebi miras hep tartışma konusu olmuştur. Hak sahipleri bu mirasa dilediği gibi muamele ederken, söz konusu olan huysuzluğuyla meşhur bir yazarsa kimi yayıncılar bunu fırsata çevirir. Kıyıda köşede kalmış ve yazarın yeniden basılmasını arzu etmediği metinler bir anda kıymete biner ve okurların unuttuğu eserler yeniden dolaşıma girer. Şöhrete ulaştıktan sonra münzevi yaşamayı seçen ve neredeyse yarım asır gözlerden uzak bir ömür süren J. D. Salinger, bu tür yazarların ilk akla gelenidir şüphesiz. Salinger’ın 2010’daki ölümünün ardından -ki henüz hayattayken pek çok eserinin yeniden yayımlanmasına izin vermiyordu- tartışmalar hemen alevlendi. Çekmecesinde yayımlanmayı bekleyen eserlerin varlığı bir yana, baskısı yapılmayan kitapları yayın dünyasının iştahını kabarttı. Yazarın edebi mirasını korumak için kurulan J.D. Salinger Literary Trust, Salinger’ın yayımlanmamış dört eserinin çeşitli aralıklarla basılacağını duyurmuştu. Yazarın gün yüzüne çıkmamış metinleri 2015’ten itibaren okurla buluşacak. Sevenleri Salinger’ın yayımlanmamış metinlerini bekleyedursun, yayıncılar onun senelerdir kitaplaşmayan öykülerinin peşine çoktan düşmüştü.CEKETİNİ ÇALDIRAN SALINGER!Salinger’ın 1940’lı yıllarda çeşitli dergilerde yayımladığı üç hikâyesi “J.D. Salinger: Three Early Stories” adıyla 70 yıl sonra ilk kez tek kitap halinde ve yeni illüstrasyonlarla satışa sunuldu. ‘Devrim’ niteliğindeki bu kararla birlikte yazarın bu üç hikâyesi dijital yayıncılığın cazibesinden uzak kalamayarak e-kitap ve sesli kitap olarak da ilk kez okurla buluşmuş oldu. Salinger’ın 20’li yaşlarında yazdığı “The Young Folks”, “Go See Eddie” ve “Once a Week Won’t Kill You” adlı üç hikâyenin basımını üstlenen bağımsız yayınevi Devault-Graves’ın yayım haklarını almasıyla Salinger için yeni bir dönem başlamış oldu. Salinger, pek ortalarda görünen bir yazar olmadığı için 1965’te New Yorker dergisinde çıkan “Hapworth 16, 1924” öyküsünün ardından hiçbir şey yayımlamaz. Öyle ki, öykülerinin iki ciltte bir araya getirilmesinden pek hoşnut değildir ve 1974’te New York Times’ta bu memnuniyetsizliğini şöyle anlatır: “Sevdiğiniz ceketinizi birinin dolabınıza girip çaldığını düşünün, işte kendimi öyle hissediyorum.”Yayıncının bu üç hikâyeyi keşfi, geçtiğimiz yıl Salinger hakkında hazırlanan belgeselde, yazarın “Çavdar Tarlasında Çocuklar” adlı kitabından önce yirmi bir hikâye yazdığını öğrenmesiyle başlar. Uzun bir araştırmanın ardından üç hikâyenin peşine düşen yayınevi, yazarın edebi mirasını koruma altına almak için kurulan J.D. Salinger Literary Trust adlı kurumla anlaşır ve hikâyeleri yayımlar. Yayınevi, Salinger’ın bu konudaki hassasiyetini de ıskalamaz. Zira Salinger ne fotoğrafının ne de biyografisinin kitapta olmasını isteyen bir yazardı. Bunu dikkate alan yayınevi olabildiğince yalın bir kapak kullanmış öyküler için. Bir de sürpriz var okura: İllüstrasyonlar... Yayıncı, “Salinger kitabı görseydi muhtemelen beğenmeyecekti.” dedikten sonra yapabileceklerinin en iyisi için uğraştıklarını söylüyor.Story dergisi ve University of Kansas City Review’da yayımlanan bu üç hikâyenin yeniden basım haklarını almayı başaran yayınevi genç bir çizerle anlaşarak öykülere görsel hazırlatmış. Çizer Anne Rose Yoken’ın da yolu Çavdar Tarlasında Çocuklar’dan geçmiş ve Salinger’a hayran bir okur. Çizimlerinde metnin sesini vermeye çalıştığını söyleyen çizer, illüstrasyonlarıyla öykülere eşlik ediyor.Bakalım, Salinger’ın ölümünden sonra yayımlanan öykülerini Türkçede ne zaman okuma imkânı bulacağız. Ülkemizde azımsanmayacak bir okur kitlesi bulunan yazarın bu üç öyküsünü okumak elbette ‘Salinger Sevenler Cemaati’nin de hakkı!Salinger ile geçen kısa bir an!Salinger'ın dünyasını önümüze seren bir başka yeni kitap ise yazarı temsil eden edebiyat ajansında bir dönem asistanlık yapan Joanna Rakoff'un hatıralarını anlattığı ‘My Salinger Year'. Rakoff'un yazara pek yakın olduğu söylenemez, zira asıl yaptığı, ajansta Salinger'a gelen okur mektuplarını cevaplamaktır. Öyle ki, işe başladığında ajansın temsil ettiği yazarlardan birinin Salinger olduğundan bile habersizdir. Patronu kendisini kimseye Salinger'ın telefonunu veya adresini vermemesi gerektiği konusunda uyarır ve Salinger ile bir yakınlık kurma hayalinden uzak durmasını tembihler. Salinger'ı bir kez ajansa geldiğinde gören Rakoff'un kitabının eleştirmenlerden pek de iyi not almadığını belirtelim. Özellikle "Salinger ismi üzerinden kendine pay çıkarmaya çalıştığı" gerekçesiyle eleştiriliyor Rakoff.

18 Ağustos 2014 Pazartesi

İlham veren 50 açık alan heykeli

Aşağıdaki fotoğrafta görülen heykeller nerede biliyor musunuz? Karayip Denizi’nin altında! Meksika’nın Cancun şehrinde yer alan heykelleri izleyebilmek için okyanusta dalış yapmak gerekiyor.Eserler, zaman için doğal mercan kayalıkları haline geldiği için de ayrıca ilgi çekiyormuş. The Silent Evolution-Sessiz Evrim adlı heykelin sanatçısı ise İngiliz Jason de Caires Taylor. Kendisi, 1998 yılında London Institute of Arts Heykel bölümünden mezun olduktan sonra dalış eğitimi almış. Sualtının dönüştürücü etkisini fotoğraflamayı tutku haline getiren sanatçı, Grenada’da dünyanın ilk sualtı heykel parkının da kurucusu. www.art50.com sitesi “İlham Veren 50 Açık Alan Heykeli” adıyla yeni bir liste oluşturmuş. Listede ayrıca Amerikalı pop sanatçısı Roy Lichtenstein tarafından 1992 Barcelona Olimpiyatları için yapılan El Cap de Barcelona (Barselona’nın Başı), İzlandalı heykeltıraş Jón Gunnar’ın yaptığı, İzlanda’nın Reykjavik kentindeki The Sun Voyager (Güneş Yolcusu), Gürcü sanatçı Tamar Kvesitadze’nin yaptığı Batum’daki Ali ve Nino ile geçen yaz Londra’nın meşhur meydanı Trafalgar Square’in dördüncü heykel sütununda sergilenmeye başlayan Hahn/Cock (Horoz) heykeli de bulunuyor.

16 Ağustos 2014 Cumartesi

‘İran’da ne klasik ne de modern Türk edebiyatı tanınıyor’

İran Şiiri Antolojisi’nde klasik şairlerle modern şairleri bir araya getirdiniz. İran şiirinde de Türk şirine benzer bir şekilde Hafız, Sadi gibi klasik şairlerle Fürûğ-i Ferrruhzâd ve Sohrâb-i Sipihri gibi modern şairler arasında bir duyuş ve düşünüş farklılığı var mı?Arada çok fark var. Klasik şairlerin şiir dünyası, hayal dünyası, o dönemin ihtiyaçları ile modern dönem şairlerin dünyaları, anlatmak, işlemek istedikleri konular çok farklı. Modern şairin önünde aruz, kafiye ve kavram engeli var. Eski kavramlar yeni konuları anlatamaz. Bunu yukarıda adı geçen iki modern şair sıkça yaşamış, söyleşilerinde de dile getirmişlerdir. Özellikle Furûgzâd, Sohrâb’dan etkilenmiş, modern Fars şiirinin şekillenmesinde öncülük rolünü üstlenenlerden biri olmuştur.Hiçbir yıldızın atlanmadan hazırlanacak bir antolojinin binlerce sayfayı geçeceğini belirtiyorsunuz. Sizin şiir ve şair seçerken ölçütleriniz neler oldu?Klasik şairlerden özellikle kaside, gazel ve rubai formunda eser verenlerin en büyüklerini tercih ettim. Aynı zamanda ekol sahibi olmalarını, dildeki ustalıklarını dikkate aldım. Mesnevî yazanlara birkaç örnekle temas edebildim. Kitap ilgi görürse –ki öyle görünüyor- ikinci veya üçüncü baskıdan sonra birinci sınıf başka şairlerden örnekler vermek niyetindeyim. İran edebiyatının bu güçlü şairlerini Türkçeye çevirirken dil ve ifade düzeyinde ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz? Söz gelimi şiir biçimi ve vezin gibi meselelere nasıl yaklaşıyorsunuz?Otuz yıldan fazla bir süredir sözlük çalışması ve çeviri yaptığım için, zamanla tekniğimi geliştirdim. Büyük şairlerin şiirlerini çevirirken serbest vezni ama mümkünse kafiye tutturmayı tercih ediyorum. Manzum eserlerin düzyazı ile çevrilmesine sıcak bakmıyorum. Türk halk edebiyatımızın hayli zengin, kıvrak bir dili var. Aynı husus son dönem klasik şairlerimiz için de geçerli. Herkesin anlayacağı bir Türkçeyi tercih ediyorum. “Sanat, sanat içindir” anlayışı beni fazla ilgilendirmiyor. Görevim, çevirdiğim esere “Türkçe gömlek” giydirmektir.Celal Settari’nin Züleyha’nın Aşk Derdi adlı çalışmasını yayımladınız. Bugüne değin yazılan Yusuf ile Züleyha mesnevileri etrafında yapılmış bir inceleme ve sanırım daha çok akademiye hitap ediyor...Doğru; akademiye hitap ediyor. Ama kitap okuma alışkanlığımız, edebiyat kültür düzeyimiz yükseldikçe, kitap daha geniş bir okur kitlesiyle buluşacaktır. İran edebiyatı bugün de Doğu edebiyatının merkezinde durma iddiasını sürdürüyor mu?Bir değil birkaç merkez oluştu. Kuşkusuz Türk edebiyatı ile İran edebiyatı Doğu’nun iki güçlü edebiyat merkezi konumundadır.2012’de Esrârnâme’sini yayımladığınız Feridüddin Attar’ın İlahiname’sini de bu yıl yayımladınız. Edebiyatımızın Attar’a olan kesintisiz ilgisini nasıl izah ediyorsunuz?Son yıllarda ülkemizde tasavvufa daha çok önem verilmeye başlandı. Özellikle akademisyenlerin yaptığı telif ve çeviri çalışmaları ile birçok eser okur ile buluştu. Bu arada Doğu dillerinden yapılan çevirilerde de çevirmenlerin ustalaşmaya başladığını görüyorum. Üniversitelerin rolü de inkâr edilemez.Hafız, Sadık Hidayet, Sohrâb-i Sipihri gibi çok önemli şair ve yazarları çevirerek okurun dikkatini İran edebiyatına yönlendiriyorsunuz. Yönü Batı’ya dönük edebiyat ortamımızda İran edebiyatıyla okur arasında ne tür sorunlar gözlemliyorsunuz?Artık yüzü Batı’ya dönük okurlar, yapılan kaliteli çevirilerle, araştırmalarla Doğu’nun hazinelerini fark etmeye başladı. Üniversiteler ne yazık ki bu alanda sınıfta kaldı. Kendi yayınevlerini kurup piyasa ortamında yarışa giremedi. Yapı Kredi Yayınları ile Modern İran Edebiyatını Türkiye’ye tanıtmaya çalıştım. Mesela artık bir “Sadık Hidayet okur kitlesi” oluştu. Türk okuru İran hikâyecilerini, romancılarını tanıdıkça “Neden bu alanda geç kaldık?” diye soracaktır. Burada şu hususu hatırlatmakta yarar var. İyi çeviri yapmak için elde iyi sözlük olması gerek. Ben, İstanbul Üniversitesi’ni İbrahim Olgun ile Cemşid Drahşan’ın yirmi beşer bin maddelik sözlükleriyle bitirdim. Madde sayısı bu kadar kısıtlı olan bir sözlükle hangi çeviri hareketi başarılı olabilir ki? Otuz yıldan fazla bir süredir sözlük çalışması yapıyorum. Hazırladığım sözlüklerin faydalı olduğunu da görüyorum.Yıllardır İran edebiyatını izliyorsunuz, İran’da Türk edebiyatına bakış ve ilgi nasıl?Ne yazık ki İranlılar ne Klasik Türk Edebiyatını ne Modern Türk Edebiyatını hakkıyla tanıyor. İstanbul Türkçesini öğrenme hevesi son yıllarda başladı. Şimdiye kadar Farsçaya çevrilen eserlere bakarsanız, hayli düşük bir rakamla karşılaşırsınız. İki ülke arasındaki ekonomi, siyaset ve kültür münasebetleri geliştikçe ilgi daha da artacaktır. Türkiye’de birçok Fars dili ve edebiyatı kürsüsü, anabilim dalı veya bölüm düzeyinde öğrenci yetiştirmektedir. Henüz İran üniversitelerinde “dört başı mamur” bir Türk dili ve edebiyatı bölümü yoktur.Tezgâhınızda çevirisi devam eden yeni çalışmalarınız neler?Kısmet olursa, Attar’ın ‘Musibetname’ adlı mesnevisiyle devam edeceğim. Modern şairlerden de Ahmed-i Şamlu tezgahta olacak.

15 Ağustos 2014 Cuma

Yaş yetmiş, iş bitmemiş!

Sylvester Stallone’nin 80’li ve 90’lı yılların gözden düşmüş aksiyon yıldızlarını toplayarak piyasaya sürdüğü ‘Cehennem Melekleri’ serisinin üçüncü adımında da değişen bir şey yok. Wesley Snipes’ın dahil olduğu ihtiyar ekip, eski usul yöntemlerle yoluna devam ediyor.Kabzımal diliyle söylersek ‘ıskartalar’, Türkiye gündemine uygun ifadesiyle ‘tasfiye edilenler’... Gözden çıkarılmış ekip anlamındaki ‘The Expendables’ (Cehennem Melekleri) sinemadaki üçüncü macerasında da bildiğini okuyor. Barney Ross (Sylvester Stallone) ve ekibi, bu kez Ortadoğu ve Asya’da etkin olan bir silah tüccarını ‘paketleme’ işini alıyor. Peşine düştükleri acımasız silah tüccarının, Cehennem Melekleri ekibinin kurucusu ve Barney’nin uzun yıllar önce öldürdüğünü sandığı Conrad Stonebanks (Mel Gibson) olduğu anlaşılınca bütün planlar değişir. Barney, yaşlı ekibini tasfiye edip gençleştirme operasyonuna gider ve yeni bir takımla yola çıkar.80’li ve 90’lı yılların elden ayaktan düşmüş, mimiksiz birer kas yığınına dönmüş bütün aksiyon yıldızlarını bir araya getiren film; hikâye, senaryo, karakter oluşturma, söylem, zekâ parıltısı gibi alanlarda eskiye takılıp kaldığı için 2000’lerin dünyasına gelmekte zorlanıyor. Hal böyle olunca filmi izleyebilmek için bize üç yol kalıyor.Birinci yol: Nostalji. Cehennem Melekleri serisinde 80’li ve 90’lı yılların aksiyon yıldızlarının tarzları aynen korunuyor. Hatta üçüncü filmde topa giren Mel Gibson bile ‘Cehennem Silahı’ ve ‘Mad Max’ filmindeki karakterini hatırlatırcasına işi ‘çılgınlığa’ vuruyor. Cehennem Melekleri; zekâ kıvılcımı içermeyen operasyonlar, tek planın ‘kapıyı kırıp almak’ olduğu, her badirenin bilek gücüyle atlatıldığı aksiyon filmlerini hatırlayıp çocukluk ya da gençlik günlerinin dünyasına sinemasal bir yolculuk yapmak isteyenler için ucu bucağı görünmeyen bir çöl gibi. Bu devirde yazlık sinema aramak nafile ama AVM sinemalarında gazoz ve çekirdek bulabilirseniz nostaljinin dibini görürsünüz!GENÇLEŞTİRME OPERASYONUİkinci yol: Gençleştirme operasyonu. Filmi, ‘başkanların çiftliği’ olmaktan bir türlü kurtulamayan ülkemiz futbol takımları için sıklıkla gündeme gelen ‘gençleştirme operasyonu’ penceresinden izleyebilirsiniz. Malum, Almanya söz konusu olduğunda Dünya Kupası’na kadar uzanan bu ‘süreç’ nedense ülkemiz için daima bir ütopya olarak kalır. Eskilerin tecrübesiyle gençlerin dinamizminden bir ‘takım oyunu’ çıkarma hülyasının sinemadaki versiyonu olarak görebilirsiniz ‘Cehennem Melekleri 3’ü. İkinci filmde Liam Hemsworth ile uç veren gençleştirme çabası, bu kez Victor Ortiz, Ronda Rousey ve Kellan Lutz ile devam ettiriliyor. Sonuç, bizim Milli Takım’ın hali gibi. İşler kötü gidince hemen eskilere sarılıyor Barney Ross.Üçüncü yol: ABD’nin paramiliter yayılmacılığı. Bu yol biraz daha zor. Zira filmi izlerken, hatırlamak istemediğiniz onlarca görüntü belleğinize gelip yerleşecek. Barney Ross ve ekibini, dünyanın her ülkesine elini kolunu sallayarak girip operasyon yapan, ‘üçüncü dünya’nın sokaklarında, dağlarında, yollarında sokak köpeği itlaf eder gibi adam öldüren ve ne hikmetse hiçbir kolluk kuvvetinin mukavemetiyle karşılaşmayan ABD’li ‘kahramanlar’ın paramiliter kalıntısı olarak göreceksiniz. Hatırlayalım, serinin ilk filmi diktatörlükle yönetilen bir Güney Amerika ülkesinde; ikinci film, ‘Başkanın Adamları’ndan (1997) bu yana bir kabile devletiymiş gibi beyazperdeye yansıtılan Arnavutluk’ta; üçüncü film ise Türkmenistan ve Özbekistan isimlerinden türetilmiş Azmenistan adlı hayalî bir Orta Asya devletinde geçiyor.Evet, ‘Cehennem Melekleri 3’ü izlemek için önünüzde üç yol var. Tercih sizin; dileyen ‘kafa dağıtmak’ ya da sıcak havalardan serin salonlara kaçmak gibi dördüncü ve beşinci yolları da seçebilir. Aksi halde; senaryo, hikâye, yönetmenlik ve estetik bakımından hiçbir zekâ pırıltısı ve özgünlük içermeyen bu gürültülü, bol patlamalı, klişe yumağı filme katlanmak pek mümkün değil.Öte yandan, Cehennem Melekleri serisinin fikir babası Sylvester Stallone’ye de kızamıyorsunuz. Bunca yıl, kahraman diye peşinden koşulan elsiz ayaksız kötürümlerin memleketi geleceğe taşımasını beklerken, bir anda ‘Back to the Future’ efektiyle 1930’lara ışınlandığımız düşünülürse Stallone ve arkadaşlarının 80’ler - 90’lar ısrarı gayet masum. İçinden geçtiğimiz ‘süreç’ bize sürreal gelmiyor ise sinemanın elden ayaktan düşmüş bu ihtiyar takımının geçmişte takılıp kalmasını çok görmemeliyiz.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Graffiti, sokaktan müzeye taşındı

İlhamını sokaktan alan graffiti sanatı, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde dile geldi. Dün açılan “Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı” sergisinde Amerika, Almanya, Fransa, Japonya ve Türkiye’den graffiti sanatçıları, müzenin duvarlarını kullanarak eserlerini yaptı. 5 Ekim’e kadar açık kalacak sergi, ‘içeri’ ve ‘dışarı’ kavramını tartışmaya açıyor.Sokak sanatı graffiti, bugünlerde Suna ve İnan Kıraç Vakfı Müzesi'nin duvarlarında dile geldi. Dün açılan “Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı” adlı sergi, sokakların başkaldırısı olarak başlayan, günümüzde çağdaş kent sanatı olarak da adlandırılan ve son yıllarda sanat gündemindeki en popüler konulardan biri haline gelen graffitiyi sokaktan müzeye taşıyarak, sadece sanat çevrelerini değil, birkaç kuşağı etkilemiş bu fenomenin hem kapsamını hem de kültürel çeşitliliğini yansıtmayı hedefliyor.Roxane Ayral küratörlüğünde gerçekleşen, Amerika, Almanya, Fransa, Japonya gibi ülkelerin yanı sıra Türkiye'den de sanatçıların yer aldığı sergide Futura, Mare 139, Cope 2, Turbo, Wyne, JonOne, Tilt, Mist, Psyckoze, KR, Herakut, Logan Hicks, C215, Suiko, Evol, Gaia, Tabone, Funk ve No More Lies gibi farklı kuşaklardan ve disiplinlerden sanatçılar Pera Müzesi'ne özel projelerini gerçekleştirirken, Martha Cooper, Henry Chalfant ve Hugh Holland gibi fotoğrafçıların önemli kareleri sergide de yerini alıyor. Kökleri ilkçağ mağara resimlerine de dayandırılan graffiti, 1970'lerde New York'ta azınlık Afrika ve Hispanik kökenli gençlerin, kendilerini ifade etme ihtiyacı sonucu doğdu. Kısa zamanda yaygınlaştı ve bu sanata ilgi giderek arttı. Günümüzde underground (yeraltı) dönemini geride bırakan graffiti, artık küresel bir sanat akımı olarak anılıyor. Sanatçıların farklı stil ve teknikler kullanarak çeşitlenen eserleriyle kültürlerarası bir değer oluşturdukları bu sanat akımı, yalnızca bireysel bir varoluş mücadelesi olmaktan çıkıp toplumsal ve sosyal konuları da ele alarak daha geniş kitlelere ulaşmaya başladı. Sergi, uluslararası ve yerel sanatçı seçkisi ve tarihsel bir incelemeye olanak veren kurgusuyla, sokağın günümüz dinamiklerini, farklı stil ve estetik anlayışlarını bir araya getiriyor ve bu akımı fotoğraf, müzik gibi disiplinlerle birlikte ele alıyor. Sergi sadece müzede değil, Beyoğlu ve Beşiktaş belediyelerinin ayırdığı kent duvarlarıyla, İstanbul sokaklarını da graffitiye açarak hem daha geniş bir alana ve kitleye yayıyor, hem de içeri ile dışarı kavramlarını tartışma imkânı veriyor. “Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı”, 5 Ekim'e kadar görülebilir.

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Sinemanın ‘ölü’ ozanı

Oscar’lı oyuncu Robin Williams, önceki gün sabaha karşı California’daki evinde ölü bulundu. Bir süredir depresyonda olan oyuncunun intihar ettiği düşünülse de yetkililer otopsi sonucunu bekliyor. Kariyeri boyunca 4 kez aday olduğu Oscar ödülünü ‘Can Dostum’ filmiyle alan Williams, 63 yıllık hayatına Ölü Ozanlar Derneği, Günaydın Vietnam, Müthiş Dadı gibi onlarca film sığdırdı.“Hepimiz solucan yemi olacağız, arkadaşlar! Buna ister inanın, ister inanmayın, her birimiz bir gün nefes almayı kesecek ve öleceğiz.” (Ölü Ozanlar Derneği)Televizyonun siyah/beyaz olduğu yıllarda ‘Mork, Orsen’i arıyor cevap ver’ dedikten sonra ‘Nano-nano’ repliğiyle kazındı hafızalarımıza. Mork ve Mindy dizisinin sıra dışı uzaylısıydı. Tuhaf tokalaşır, amuda kalkarak dolapta uyurdu. Nasıl bir sanat gücüyse, rol arkadaşına neredeyse replik yazdırtmaz, dizinin büyük bölümünü tek başına sırtlayıp götürürdü Robin Williams.Henüz lise çağlarında tiyatrocu olmayı kafasına taktığı için, Amerika’nın en prestijli drama okulu Juillard’a kabul edilmişti. Ondaki cevherin keşfinde gecikmedi hocaları ve komediye yönlendirdiler. Daha üniversite yıllarında gece kulüplerinde stand-up gösterileri yapmaya başlamıştı Williams. Siyaset bilimi okuyordu ama yakın çevresi onun bambaşka sulara doğru yol alacağından emindi. Kitlelerle kaynaşması TV dizisi ‘Mork ve Mindy’ (1978) ile oldu. İyi bir aktör olduğu kadar, çok iyi bir dublaj sanatçısıydı. Pek çok animasyon karakteri onun sesiyle üne kavuştu. Uzun yıllar Mork karakterinin ekmeğini yese de sanatının gücünü Günaydın Vietnam’da (1987) gösterdi.Kısa sürede aranan oyuncular listesine girmişti Robin Williams. Empire Magazine dergisi tarafından hazırlanan “Gelmiş Geçmiş En Yetenekli 100 Aktör” listesine dahil edilen Williams, bu listenin 63. sırasında yer aldı. Öte yandan Entertainment Weekly tarafından da “Yaşayan En Komik Adam” seçildi. Bu kadar değildi elbette, tiyatro ve sahne hayatında birçok ödülü kucaklamayı başardı. Ardında, 1 Oscar, 2 Emmy, 6 Altın Küre, 6 Grammy ve 2 Sinema Oyuncuları Derneği ödülü bıraktı.Henüz sanat kariyerinin zirvesine gelmemişti Williams. Bir Peter Weir filmi olan ‘Ölü Ozanlar Derneği’ndeki (1989) yenilikçi öğretmen rolüyle drama yönünü de gösterdi. Film, yerleşik eğitim sistemine getirdiği doğrudan ve sert eleştirilerle beraber, birçok genç oyuncuyu da sinemaya kazandırdı. Williams ise filmdeki rolüyle Oscar’a tekrar aday gösterilmiş ama ödülü ‘Sol Ayağım’ filminden Daniel Day-Lewis’e kaptırmıştı.SİNEMAYI SEVDİREN OYUNCULARDANBelki muhteşem bir komedi oyuncusuydu ama hüznü de üzerinde taşıyabiliyordu. ‘Uyanışlar’da (1990) Robert de Niro ile adeta döktürüyorlardı. Film yine Oscar’dan eli boş dönse de Dr. Malcolm Sayer karakteri hafızalara kazınmıştı. 1991 yapımı Balıkçı Kral, Williams’ı artık tamamen usta oyuncu kategorisine yükselten film oldu. Ben Affleck ve Matt Damon ikilisinin senaryosunu yıllarca kapı kapı dolaştırdığı Can Dostum (1997), Gus Van Sant tarafından çekildiğinde başrolde Robin Williams vardı ve Oscar hasreti bu filmle sona erdi.Durup dinlenmeden çalışan bu komik ve yetenekli adam, şöhretin zirvesindeyken ruhsal sıkıntılar yaşamaya başladı. Birkaç yıl önce hakkında alkol bağımlısı olduğu şeklinde çıkan dedikoduları şaşırtıcı derecede doğruladı ve büyük bir mücadeleye başladığını açıkladı. Geçtiğimiz ay Los Angeles Times, Robin Williams’ın rehabilite olmak için bir kliniğe yattığını duyurdu. Yakınları ünlü aktörün son dönemde ciddi bir depresyon geçirdiğini söylüyordu. Girdiği bunalımdan çıkamayıp, kendini havasız bırakarak intihar etmiş olabileceğini söylüyor Amerikan medyası. Menajeri ve eşi ise Williams’ın bunalımları ve ölümüyle değil, filmleri ve karakteriyle hatırlanmasından mutlu olacaklarını açıkladı. Sinemayı sevdiren ve izlenir kılan önemli sanatçılardan biriydi Robin Williams.Williams’ın en iyi 5 performansıÖlü Ozanlar Derneği / Dead Poets Society (1989): Robin Williams'ı dünya çapında ‘hatırlı' bir oyuncu yapan film, ‘carpe diem' kavramını da birçok sinemasevere armağan etti. Can Dostum / Good Will Hunting (1997): Williams'ın tek Oscar ödülünü (yardımcı oyuncu dalında) kazandığı film, Matt Damon ile Ben Affleck'i de sinema dünyasına kazandırmıştı.Günaydın Vietnam / Good Morning Vietnam (1987): Oyuncunun kariyerinin ‘altın yılları'nı başlatan film. Williams'a ilk Oscar adaylığını getiren film, Vietnam'a giden DJ rolündeki oyuncunun askerleri uyandırdığı ünlü ‘Günaydın Vietnam' repliğiyle hafızalarda.Müthiş Dadı / Mrs. Doubtfire (1993): Ailesini bir arada tutmaya çalışan ve bunun için dadı kılığında işleri yoluna koyan performansıyla ailemizin babası olmuştu.Balıkçı Kral / The Fisher King (1991): Robin Willams'ın, aklını yitirmiş bir adam olarak bile arızalı karakterleri ve ilişkileri tedavi edebileceğini gösteren film.“Bizi hem güldürdü hem ağlattı...”ABD Başkanı Barack Obama: “Robin Williams bir pilot, doktor, cin, dadı, başkan, profesör, Peter Pan ve bunların arasındaki her şeydi. Ancak o eşi benzeri olmayan bir insandı. Hayatımıza bir uzaylı olarak girdi ama insan ruhunun tüm unsurlarına dokundu. Bizi güldürdü. Bizi ağlattı.”Susan Schneider (Williams'ın eşi, oyuncu): "Bu sabah, eşimi ve en iyi arkadaşımı kaybettim. Dünya en sevilen sanatçılardan ve en güzel insanlardan birini yitirdi.”John Carpenter (Yönetmen): "Ölümü bir trajedi. Çok yetenekli, devrimci bir komedyen ve muazzam bir aktör."Rob Schneider (Oyuncu): "Robin Williams Chaplin’den bu yana dünyanın en sevilen komedyeniydi."Kevin Spacey (Oyuncu): “Dünyayı güldürdü ve düşündürdü. Bunu unutmayacağım. Muhteşem bir insan, aktör ve arkadaştı."Sarah Michelle Gellar (Oyuncu): "Hayatım onu tanıdığım için daha iyiydi. Çocuklarım için Robin amcaydı, onunla çalışanlar için bildiğiniz en iyi patrondu. Benim içinse bir ilham kaynağından öteydi, hep sahip olmak istediğim babamdı. Onu her gün özleyeceğim, ama anılarımız yaşayacak.Ellen DeGeneres (TV sunucusu): “Robin Williams'ın öldüğü haberlerine inanamıyorum. Çok fazla insanın hayatına dokunmuştu. Çok üzgünüm.”Pink (Şarkıcı): “O çok fazla insana keyif verdi. Umarım bunu biliyordur."Goldie Hawn (Goldie Hawn): “Ah Robin... Kalplerimiz kırıldı. Huzur içinde uyu. Seni çok sevdik.”Jimmy Kimmel (TV sunucusu): “Robin çok tatlı ve komik bir adamdı. Eğer üzgünseniz lütfen birine söyleyin."

12 Ağustos 2014 Salı

Amazon-Hachette kavgası nereye gidiyor?

Yayıncılık dünyası, online alışveriş ve kitap satış devi Amazon ile ABD’nin beş büyük yayınevinden biri olan Hachette arasındaki kavgaya odaklanmış durumda. Bir süredir, Hachette’in kitaplarının satışını ve teslimatını engellemekle suçlanan Amazon, Hachette’i e-kitap fiyatlarını yüksek tutmakla itham ediyor.Yayıncılık dünyası, geçtiğimiz gün ortaya çıkan bir haber ile sarsılmış durumda. Geçtiğimiz pazar günü Türkiye 12. cumhurbaşkanını seçerken ABD’den gelen bir haber, yayın dünyasında tedirginliğe sebep oldu. Bir kriz haberi değildi bu. Fakat ‘olay’ın büyümesi halinde dünya yayıncılık sektörünü de etkileyecek bir krize dönüşebilir.Dünya çapında yayıncılık, e-kitap, online DVD ve film satışında bir krizin fitilini ateşlemesi muhtemel olayın merkezinde dünyanın en büyük online alışveriş ve e-kitap devi Amazon var. Önceki gün Wall Street Journal’da yayımlanan habere göre Amazon, dünyaca ünlü film yapım şirketi Walt Disney’e ait bazı filmlerin ön siparişini durdurdu. Bunlar arasında Angelina Jolie’nin başrolde oynadığı ve 736 milyon dolar hasılat yapan ‘Malefiz’in yanı sıra, ‘Muppets Aranıyor’ ve 2014’ün dünya genelinde en yüksek gişe hasılatına ulaşan ‘Kaptan Amerika: Kış Askeri’ de var. Amazon, ön sipariş sistemini bu yıl başka şirketlerin ürünleri için de iptal etmişti. Time Warner ve Warner Brothers bunlardan ikisi. Bir diğeri de Hachette Book Group. Amazon ve Walt Disney cephesinden konu ile ilgili henüz bir açıklama gelmezken meselenin arkaplanında başka bir gerçek yatıyor. Yayın dünyasında bu küçük krizin Hachette Grup ile Amazon arasında online perakende satış konusundaki anlaşmazlıktan kaynaklandığı yorumları yapılıyor. Amazon, ABD yayın dünyasının ‘beş büyükler’inden (Hachette Book Group, HarperCollins, Macmillan, Simon and Schuster ve Penguin Random House) Hachette Grup’a karşı savaş açmış durumda. Savaşın sebebi ise online kitap satışında yaşanan fiyat rekabeti. Bu ‘savaşta’ Amazon, Hachette Grup’a ait yazarların ve grubun kitaplarının satışını yavaşlatma ve teslimatını geciktirme yoluna gitti.900 YAZARDAN ‘KAVGAYA SON VERİN’ MESAJIHachette-Amazon kavgası yazarlar cephesinde de tepkiye sebep oldu. Yayın dünyasını kilitleyen bu anlaşmazlıkla ilgili yazarlar bir açıklama yaptı. Yazarlar Birliği’nin (Authors United) önceki gün New York Times’ta yayımlanan iki sayfalık bildirisinde Amazon’a sert eleştiriler vardı. Amazon’un, Hachette Grup bünyesindeki yazarların kitaplarının teslimatını ‘bilinçli’ bir şekilde yavaşlattığı eleştirileri dile getirildi. Bildiriye imza atan 900 yazar arasında gerilim ve korku romanlarının ünlü yazarı Stephen King ve 2013’te yayımlanan ‘The Goldfinch’ romanıyla Pulitzer dahil olmak üzere birçok ödül alan Donna Tartt da var.Yazarların açıklamaları ve yayın dünyasından gelen tepkiler üzerine Amazon’un e-kitap ekibi, konuyla ilgili yaptığı yazılı açıklamada rakiplerini suçladı. Hachette’i okuru düşünmemek ve e-kitap fiyatının düşmemesi için ayak diremekle itham eden açıklamada “14,99 dolara, hatta 19,99 dolara e-kitap satıldığı bir ortamda Amazon olarak e-kitap fiyatlarının düşmesini istiyoruz ancak Hachette bunu istemiyor.” denildi. E-kitap fiyatlarının gereksiz bir şekilde yüksek olduğunu savunan Amazon, yayın dünyasında olduğu gibi baskı, kâğıt, grafik tasarım, stok, depo, nakliye masraflarının olmamasına rağmen basılı kitap kadar fiyat biçilmesinin anlamlı olduğunu ve fiyatların düşmesi gerektiğini düşünüyor. Açıklamada Hachette’in rekabet kurallarını hiçe saydığı ve e-kitap fiyatlarını yüksek tutmak için rakipleriyle illegal bir fiyat anlaşması yaptığı ve bunun sonucunda da 166 milyon dolar ceza aldığı belirtiliyor. Hachette ve Fransız ortağı Lagerder’e onların yazarlarının e-kitap satışı için üç teklif yapıldığı ifade edilen Amazon açıklamasında, bu tekliflerin reddedildiği bildirildi. Açıklamanın sonunda, Amazon’un e-kitap satış fiyatlarının makul bir seviyeye çekilmesi için yaptığı mücadeleden vazgeçmeyeceği özellikle vurgulanıyor. Amazon’un ısrarla üzerinde durduğu bir başka konu, e-kitap fiyatlarının düşmesi durumunda daha fazla alıcı olacağı için Hachette’in endişelendiği gibi yazar ve telif ücretlerinde sıkıntı yaşanmayacağı; aksine daha çok satış olacağı için bu ücretlerin de korunacağı yönünde.Hachette cephesinde ise dünyanın en büyük e-kitap satıcısı Amazon’un ‘tekelleşme’ eğiliminden duyulan rahatsızlık var. Hachette Grup CEO’su Michael Pietsch, bu anlaşmazlığın asıl sebebinin Amazon’un yayınevi, yazar ve kitabevlerinden daha çok kâr payı ve satış geliri kazanmak istemesi olduğunu söylüyor. Pietsch, “Kitap sektöründe yeteneğe ve okurun seçme özgürlüğüne saygı duyulması gerektiğine inanıyoruz.” diyerek Amazon’un yazarın emeğini göz ardı ettiği ve e-kitap alanında tek söz sahibi olmak istediği ifade ediliyor. Pietsch, Amazon’a Hachette yazarlarına uyguladığı ambargoyu gözden geçirme çağrısı yaptı.Amazon-Hachette kavgası, yazarları da içine alarak yayın dünyasında büyümeye devam ediyor. Diğer büyük yayınevleri ve e-kitap satış platformlarının da devreye girmesiyle bu kavganın yayıncılık sektöründe ne gibi değişikliklere yol açacağı merak konusu.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Cortázar 100 yaşında

Notos edebiyat dergisi, ağustos-eylül sayısını Latin Amerikalı yazar Julio Cortázar’ın (solda) 100. doğum günü anısına çıkardı. Şimdiye kadar yapılmış en kapsamlı Cortázar sayısında Jorge Luis Borges, Gabriel Garcia Marquez ve Mario Vargas Llosa (sağda) gibi özel isimler yazılarıyla yer alıyor.“1984 yılının o pazar günü telefon çaldığında bir makale yazmak üzere çalışma masama henüz oturmuştum. Âdetim olmamasına rağmen o an bütün dikkatimi o sese verdim: ‘Julio Cortázar öldü,’ dedi telefondaki gazeteci, ‘Neler söylemek istersiniz?’” Mario Vargas Llosa İki aylık edebiyat dergisi Notos, ağustos-eylül sayısını, Seksek, Mırıldandığım Öyküler, Son Raunt kitaplarının usta yazarı ve Latin Amerika edebiyatının sıra dışı ismi Julio Cortázar’a ayırdı. Doğumunun 100. yılı için hazırlanan bu özel sayı aynı zamanda usta yazarın 30. ölüm yıldönümüne denk geliyor. Cortázar için hazırlanan bu kapsamlı dosyada yer alan isimler özel sayının ne kadar titiz bir çalışmanın sonucu olduğunu gösteriyor. Dergide Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa, Gabriel Garcia Marquez, Jorge Luis Borges, Isabel Alvarez Borland, Adnan Özer, Semih Gümüş ve Patrizia Bittini’nin yazıları yer alıyor. Dergide ayrıca Cortázar’ın Türkçede ilk kez yayımlanan “Buradan Geçen Biri” öyküsü ile “Tünel Teorisi” adlı yazısı da bulunuyor. “Hem en iyi arkadaşım, hem akıl hocam oldu” Mario Vargas Llosa, Cortázar ile 1958 yılının son gecelerinden birinde tanışır ve Llosa’nın ifadesiyle, altmışlı yıllarda, Paris’te geçirdiği yedi yıl boyunca hem en iyi arkadaşlarından biri, hem örnek aldığı bir kişi, hem de akıl hocası olur. Onun gözetiminde olmaya o kadar alışır ki Llosa (ki 2010 Nobel edebiyat ödülünün de sahibidir kendisi), ilk romanını yazıp bitirdiğinde, heyecanla sunduğu ilk kişi yine Cortázar olur. Mario’nun Julio ile dostluğuna dair hatırladıkları bunlarla sınırlı değil elbette. 1992 yılında kaleme aldığı yazısında arkadaşlıkları hakkında şunları da yazar: “O günkü Julio Cortázar’la arkadaşlık etmek mümkün olsa da çok samimi olmanın imkânı yoktu. Arkadaşlığını korumak amacıyla uyguladığı ve kişiliğinin en güzel yanlarından biri olan bir nezaket ve kurallar sistemi vardı. Bu sayede araya daima bir mesafe koyardı.” Cortázar’ın iç dünyasına dair izler bulunan yazısında, son derece içe kapanık bir yapısı olduğundan bahseder Llosa ve ekler: “Sadece Aurora’nın girmesine izin verdiği iç dünyasını bir sanat eseri gibi yaratmıştı ve koruyordu; edebiyat –belki bir de var olmak- dışında hiçbir şeyi önemsemezdi.”Nisan ayında kaybettiğimiz bir başka Nobelli yazar Gabriel Garcia Marquez, Cortázar’la ilk kez 1956’da, “hüzünlü bir sonbaharda” tanıştıklarını anlatıyor. Öykülerden oluşan ilk kitabını bir otel odasında okuduğunda, daha ilk sayfadan, büyüdüğünde böyle bir yazar olmak istediğini anlar Marquez. Saint Germain Bulvarı’ndaki bir kafede yazdığını öğrenir ve orada, ilk karşılaşma için, haftalarca bekler. En sonunda bir hayalet gibi kafeden içeri girdiğini gören Marquez, o ilk anı şöyle betimler: “Aklınıza gelebilecek en uzun adamdı, hınzır bir çocuk ifadesi vardı yüzünde, üstündeki uçsuz bucaksız palto daha çok dul bir kadının giydiği uzun yas kıyafetlerine benziyordu; bir boğanınkine benzer birbiri arasında epeyce mesafe olan gözleri vardı, kanlı canlı bir insana ait olduğunu bilmeseniz, o şehla ve buğulu gözlerin şeytanınkiler olduğunu düşünürdünüz.” Bir saatten fazla, düşünmek için bile ara vermeden, yazdığını görür orada. Hava kararmaya başlayınca da Cortázar, kalemi cebine koyar ve bir “lise öğrencisi gibi” defterini koltuğunun altına sıkıştırır. O gün, ustayla tanışmaya cesaret edemez Marquez ama sonrasında birlikte seyahat edecek kadar yakınlaşırlar. İlk öyküsünü Borges yayımladı Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerinden Jorge Luis Borges ile Cortázar’ın yolu nadiren de olsa kesişir. 1940’larda bir edebiyat dergisinin editörlüğünü üstlenen Borges’e, simasını hatırlamadığı bir genç, öyküsünün el yazmasını getirir. Borges on gün sonra gelmesini ister, öyküsüyle ilgili kararını kendisine o zaman bildirecektir. Söylediği gibi daha sonra gelen Cortázar’a, öyküsünü beğendiğini ve hemen yayımlanması için dergiye aldığını ve çizimlerini de kız kardeşi Norah Borges’in yapacağını söyler. “Ele Geçirilen Ev”, Cortázar’ın yayımlanan ilk öyküsüdür.Carlos Fuentes ise usta yazarın 600 sayfayı aşan “Seksek” kitabı hakkında detaylı ve merak uyandıran bir yazı kaleme almış. “Ulysses İngilizce nesir için neyse Seksek de İspanyolca nesir için odur.” diyen yazar bu yazıda kitabın bölümlerini, ezber bozan okuma biçimlerini, karakterlerini ve olay örgüsünü bir yazar duyarlığı ve hassasiyetiyle ele alır. Fuentes, Cortázar’ın anlatım sanatı ve yazı evreninde açtığı imkânları anlatırken, “Cortázar’ın basit bir anlatıdan çok daha fazlasını amaçladığı bellidir. Amacı, imkânsız bir kitabın mümkün olan her formülasyonunu sonuna kadar tüketmektir; tamamen yaşamın yerine geçecek, hatta yaşamımızı metnin bütün kombinasyonlarını içeren engin bir okumaya dönüştürecek bir kitaptır bu.” diyor. Her ne kadar Cortázar’ın yazı dünyası birçok metnin içeriğini oluştursa da, kitaplarındaki olay örgüsü çok az yer tutuyor. Bunda belki de Borges’in, kimsenin bir Cortázar metninin olay örgüsünü anlatamayacağını dile getirmesi etkili olabilir. Borges’e göre, “Onun her metni belirli sözcüklerin belirli bir düzende bir araya gelmesinden oluşur. Bunları özetlemeye kalkıştığımızda, nadide bir şeyin kaybolduğunu fark ederiz.”

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Adı mektup, kendisi öykü

Günümüz öykücülüğünün önemli isimlerinden Nalan Barbarosoğlu, son kitabı Okur Postası’nda, edebiyatımızın belli başlı yazarlarına mektup biçiminde yazdığı öykülerle, bir yazar olduğu kadar bir okur olarak da dönüp yürüdüğü yollara bakıyor. Barbarosoğlu, dergilerde kurgusal isimlerle yayımlanan bu öykülerin oluşma sürecini ve kitabın serüvenini anlattı.Mektup biçiminde öyküler yazma fikri nasıl oluştu?Kendiliğinden. Hikâyesini şöyle özetleyebilirim: 2005’te Sevgili Leylâ Erbil’in Üç Başlı Ejderha’sı için bir yazı yazmak istiyordum ama kitap tanıtım yazılarının formatından ve köşeli dilinden sıkılmıştım sanırım. O kitabı okuyan bir okur hayal ettim ve kitabı okurun kendi dünyası içinde, kendi hikâyesiyle kesiştiği yerden anlatmak istedim. Böylece mektup formu kendiliğinden çıktı. Sonra bunu sürdürdüm.Okur Postası’nda Selim İleri’den Leylâ Erbil’e, Murat Gülsoy’dan Haydar Ergülen’e, Roni Marigulies’ten Ferit Edgü’ye yazılmış mektup öyküler var. Mektupları alan yazarların tepkileri nasıl oldu?Çok sevgili Yücel Balku dışındaki tüm yazarlarımız mektuplarını dergilerde okudular. Yücel Balku’nun mektubunu ölümünden sonra yazdım çünkü. Aramızdan ayrılan Leyla Erbil de, Didem Madak da kendilerine yazılan mektupları yazıldıkları tarihte okudu. Hatta mektup yazarını tanımak istediler. Leyla Erbil’in Radikal Kitap’a, Didem Madak’ın Virgül’e telefon edip mektup yazarını tanımak istediklerini, kim olduğunu merak ettiklerini bugün gibi anımsıyorum. Bu mektuplar, mektup yazarlarının adıyla Radikal Kitap, Virgül ve No dergilerinde yayımlandı. O mektuplardan hayali mektup yazarlarımın adlarını vererek alıntılar yapanlar da oldu. Dergi okurları onların varlığına inandı. Benim hiç adım geçmiyordu. Ama mektup alan yazarlardan adımı saklamak bir süre sonra çok zor olmaya başladı. Yazarlar, mektubu yazanın ben olduğumu zaman içinde öğrendi. Gerçekten bu mektupları yayımlayan dergilere teşekkür etmek istiyorum. Formatlarını zorlayarak bu mektuplara yer verdiler. Dergi okurlarının da bunu yadırgamaması, benimsemesi benim için gerçekten mektup biçiminde öyküleri yazmayı sürdürmem için itici güç oldu.Mektup, yazarını yoğun bir biçimde özneleştirir, merkezde tutarken öykü ve roman gibi kurmaca türlerde ise yazar, kendisini bir başkasının yerine koyarak yol alıyor. Bu bağlamda ‘mektup öyküler’in yazımında ne tür zorluklar ya da kolaylıklarla karşılaştınız?Doğrusu özel bir zorluk ya da kolaylık yaşamadım. Benim için öykü yazmaktan farksızdı bu mektupları yazmak. Öyküde olduğu gibi öykü kişisinin dünyasına girmem ve hayata/dünyaya oradan bakmam yeterliydi. Tabii bu mektuplarda hayali okurların okudukları kitabın dünyasına, kendi hikâyeleriyle kitaptaki hikâyenin kesişme noktalarına odaklandım.Sadece bir öykü yazarı değil, aynı zamanda öykü mutfağının bir emekçisiniz. Kanımca Okur Postası, her iki özelliğinizi buluşturan bir tılsıma da sahip. Ne dersiniz?Evet, haklı olabilirsiniz. Arka plandaki birikim, kalemimi hafifleştirmiş olabilir. Okur ve yazarı bir mektupta bir araya getirmek, inanın benim için çok keyifli bir yazım süreci. O doğal gerginlik kışkırtıcı bir hal alıyor zamanla.Öykülerde bazen yazarlara çeşitli sorular da yöneltiyorsunuz. Söz gelimi Selim İleri’ye, “Hayatın da bir hayatı olmasın, bizim gibi Selim Bey?.. Ölümsüzlüğü arayan insan, ölümsüzlüğün bir parçası olduğunu görmüyor mu sanki?” şeklinde bir sorunuz var. Bu sorular, karşımıza yeni metinler çıkarabilir mi?Doğrusu, hiç düşünmemiştim. Ama neden olmasın? Olabilir kuşkusuz. Ama bir mektubu bitirdikten sonra, bir daha hiç dönüp ona bakma ihtiyacı duymadım. Artık dergide yayımlanmasıyla birlikte, mektup yazarıyla yazar ve genel okur arasında gelişti mektupların hayat içindeki hikâyesi. Benden çıkmıştı. Ben bir aracıydım belki sadece.Öyküleri yazarken ilgili yazarın kitaplarından da söz açıyor, çeşitli alıntılar yapıyorsunuz, yazara ve kitaplarına göndermelerde bulunuyorsunuz. Sanırım hazırlık aşamaları uzun süren öyküler oldu?O kitabı okuyan okurun hayatına girdikten sonra, elbette onun ilgisini çeken, onu yazara mektup yazmaya kışkırtan kitaptaki bölümleri saptamam gerekiyordu. Gerisi, her zaman çorap söküğü gibi geldi.Öykülerinizde, yazarların, kitapların okurun dünyasında, hayatında ifade ettiği anlamları gösterirken bir yandan da bazı öykülerinizde söz konusu yazarların biçemlerini de yokluyorsunuz? Bu anlamda Okur Postası, Nalan Barbarosoğlu’nun yazarlık sürecinde nasıl bir deneyime karşılık geliyor?Bu sorunuzu yanıtlamak epeyce güç benim için. Sadece şunu söyleyebilirim, çok keyifle ve istekle yazdığım mektuplardı. Mektupları yazarken mektup sahibiyle yazar arasından kendimi olabildiğince çektim ya da çekmeye çalıştım; kendi özel ilişkilerini oluşturmalarına özen gösterdim. Biçemlerini yokladığım yazarlar varsa, o mektubu yazan kişinin eğilimlerinden, bir okur olarak kitapla kurduğu ilişkidendir. Zaman zaman hâlâ kendimi yine bir yazara mektup yazan birini yazarken buluyorum. Kendi üstüne kapanan bir hikâye bir okurun kitapla ve o kitabın yazarıyla kurduğu ilişki... Kapanan ve yeni hikâyelere açılan. Belki de Sevgili Oğuz Atay’ın “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya” öyküsünün bendeki silinmeyen etkisinden, o öyküdeki yazarın sonsuz ve derin yalnızlığından kaynaklanıyordur.

8 Ağustos 2014 Cuma

Yüz yıllık Balkan göçü

Türkiye kısır tartışmalar ve suni gündemler ile günlerini tüketedursun, şu sıralar Avrupa genelinde 1. Dünya Savaşı'nın 100. yıldönümü anılıyor.Yüzü açılmamış belgeler, yazışmalar ve fotoğraflar ‘dış basın'da yerini aldı, alıyor. Savaşın en büyük mağduru olan bu toprakların insanı ise ‘Çanakkale Geçilmez' nidası ve Yemen Türküsü ile bir asrı geçirdi. Devlet eliyle yapılan ‘Kurtuluş Savaşı' yapımları yahut tarihten soğutan ‘Çanakkale filmleri'ni de unutmayalım... 1. Dünya Savaşı'na giden yolda bu coğrafyada yaşanan bir başka dram olan Balkan Harbi ve sonrasında yaşanan büyük göç dalgası ise geç de olsa kayıtlara girdi. Osmanlı İmparatorluğu'nun tek başına giriştiği son savaş olan ve yenilgiyle sonuçlanan Balkan Harbi'ndeki acıları, göç yollarında yaşanan dramları anlatan, yönetmenliğini Cem Fakir'in, yapımcılığını Mustafa Karahan'ın üstlendiği ‘Balkan Harbi/1912-1913' belgeselinin çekimleri tamamlandı. TMC yapıma ait filmin müzikleri Cem Özkan'a, seslendirmesi tiyatro sanatçısı Ercan Demirel'e ait. Belgesel, savaşın ve göçün acımasız gerçeğini, İngiltere, Fransa, Sırbistan, Arnavutluk ve Bulgaristan arşivlerinde bulunan daha önce hiç yayınlanmamış görüntüler ve fotoğrafların yanı sıra, anılar ve konunun uzmanı tarihçilerle yapılan röportajlar ile ortaya koyuyor. Belgeselde ayrıca, savaşın geçtiği coğrafyanın günümüzdeki hali ve bölgedeki izler de yer alıyor.Toplamda iki yıl süren Balkan Harbi'nde 1913 yılında savaş bittiğinde, Edirne'nin batısındaki Osmanlı toprakları tamamen elden çıkmıştı. Yenilgiye uğrayan askerler geri çekiliyor, açlıkla mücadele ediyordu. Köylerini ve evlerini terk etmek zorunda kalanlar ise İstanbul'un yolunu tutmuştu. ‘Balkan Harbi/1912-1913' belgeseli önümüzdeki günlerde bir televizyon kanalında ekrana gelecek.

Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz

"...dünya ne sana ne de bana kalmaz..Sultan Süleyman'a kalmadı böyle hiçbir kitap yazmaz."Sene 1988, Aralik. Bursadan Bandirma´ya yol alicak olan otobüsün icinden, sezen aksunun parcasi caliyordu. Hava buz gibiydi, genc cift otobüse binmeye sabirsizlaniyordu.

"Bandirmaya giden yolcu kalmasin!" 

Nihayet otobüscü biletleri kontrol etmisti, genc cift otobüse en ön siradan koltuklara oturmustu. Otobüs kalkdi ve yol almaya basladi. Radyo da Sezen Aksu´dan calan parca onlara eslik ediyordu.  

"Kaç sene oldu, zaman durdu. Deniz öyle hep aynı dünya bilinmez, 

taş duvar aynı kaldı. Ümit öylece kaldı da Ümit edeni söyle kim aldı... Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz, Dünya ne sana ne de bana kalmaz..Sultan Süleyman'a kalmadı böyle hiçbir kitap yazmaz..."

Aradan 26 yil gecti.. O Cift benim annemle babam di. Suan Bursadan bandirmaya yol alan otobüsde camin kenarinda oturuyorum. Bende ayni parca yi Mabel Matiz´in yorumundan dinliyorum. Sarki alip götütüyor beni uzaklara. Düsüncelere daliyorum.Annemle Babam bu yaz 25 sene evliliklerini kutlayacak. Nasil bir uzun zaman.. 25 sene, dile kolay. Düsünüyorum. Bir insan sevdiginden ne zaman ayrilir? Yada bir dakika, bastan alayim: Bir insan sevdiginden hic ayrilir mi? Ayrilik nedir ki? Duygularin, sevginin, dostlugunun bittigi an mi? Yoksa sartlar mi öyle gerektirir? Bir "Beraberlik" ne kadar sürer ki?

Ömür boyu. Bir an. Istedigin kadar. Düsünemedigin kadar. Hic bir umut birakmaz bazen kader... Bazen bitti dersin. Buraya kadar, ve bundan ötesi yok. Geri dönüsü yok.  Ne fazla neden´e, nede fazla söze gerek yok. Bilirsin cünkü olmaz. Her söz daha fazla yakar canini.

Sonra icinden bunlari sayiklarken, bir an gelir, bu neyin nesi dersin. Anlam veremezsin. Dur demek istersin. Yasanan anilar hatrina belki demek istersin.. Bitse bile adini ayrilik koymak istemezsin, tutmaya gücün kalmaz ve bu icine dert olur.. Ama Merak etme, Kimler gelip gecti bu dünyadan, sanma ki bunun hesabida senden sorulur..

 "Kaç devir geldi, kaç nesil geçti... Yürek öyle sevda yollar kavuşmaz, hasretin ne tadı kaldı.. Sabır öylece kaldı da, Sabredeni söyle kim aldı..." 

Anons duyurulunca düsüncelerimden kopariliyorum. "Sayin yolcularimiz, ilerliyen dakikalarda Bandirma otogarina girmis bulunmakdayiz."Cantam ve düsüncelerimle birlikte otobüsden iniyorum. Hava günesli.Huzurluyum. Aklimda tek birsey var:

 

Bu dünya Sultan Süleyman'a kalmadı, sanada banada kalmaz.

7 Ağustos 2014 Perşembe

İstanbul’u ‘turist’ gibi gezmeyin!

İstanbul sevdalısı yazar Haldun Hürel, İstanbul'u nasıl gezeceğini, gezmeye nereden başlayacağını soranlara bir kitapla cevap verdi. İstanbul Nasıl Gezilir? adlı kitap, tarihî yarımadadan başlayarak Galata'yı, Eyüp'ü, Üsküdar'ı, Adalar'ı, Beyoğlu'nu, kısacası tüm İstanbul'u bir uçtan diğer uca bir plan dâhilinde gezmek isteyenler için güzel bir seçenek.İstanbul'da yaşayan ve şehre yolu düşen herkesin aklına takılan en önemli soru, gezmeye nereden başlanacağı olur. Genellikle de standart güzergâhlar dışına pek çıkılmaz. Topkapı Sarayı, Sultanahmet, Ayasofya, Eyüpsultan derken İstanbul bitti zannederiz. Hâlbuki Bizans'a ve Osmanlı'ya yüzyıllarca başkentlik yapan İstanbul, bu kadar değil. İstanbul âşığı Haldun Hürel, “İstanbul'u nasıl gezerim?” sorusuna bir hayli maruz kalmış olacak ki, bir kitapla çıkageldi. Hürel, Kapı Yayınları'ndan çıkan ‘İstanbul Nasıl Gezilir?' adlı kitapta, okuru İstanbul'da uzun bir yolculuğa davet ediyor. Hürel, İstanbul'u gezmeye niyet edenlerin sıkça sorduğu bir başka soru üzerine bina etmiş kitabını: ‘Nereden başlamalıyım?'Hürel, önceden bir güzergâh tespiti yapmanın doğru bir yaklaşım olacağını söylüyor. İstanbul'u rotalara ve etaplara ayırmadan önce tercihi ‘gezgin'e bırakmayı, sonra da doğru olanı hatırlatmayı da ihmal etmiyor: “Tabii ki Galata bölgesinden başlayıp ertesi gün Üsküdar tarafına geçmek, sonra bir Boğaziçi vapuruna atlayıp değişik iskelelerde inerek o semtleri dolaşmak, bir başka gün aniden kendini Balat'ta, Fener'de, Eyüp'te, Aksaray'da bulmak bir tercih meselesidir. Ama bu aşamada yine de derim ki, bilinçli bir şekilde ve sevgi dolu bir yürekle dolaşmak, ‘amatör' gezginliğin ‘profesyonel' tarafıdır.”Hürel, ‘sağlıklı' ve ‘keyifli' bir İstanbul gezisi için başlangıç olarak okuru eski ve yorgun İstanbul sokaklarını yani tarihî yarımadayı seçmiş. Buradaki ilk geziyi ise on altı etapta tamamlıyor. Yazar, tarihî yarımadaya Eminönü Meydanı'ndan giriyor. Oradan Tahtakale çarşısının sokaklarına, Sirkeci'ye, Gülhane'ye ve Sultanahmet'e uzanıyor: “İşte İstanbul!” Hürel, neden böyle dediğini ise şöyle açıklıyor: “Eski asırlarda her ne kadar başşehrin tamamına İstanbul denilse de gerçek İstanbul ‘payitaht' olan yarımada, yani günümüzde Roma surları içinde kalan Fatih ilçesiydi. Galata, Eyüp ve Üsküdar, şehrin diğer yönetim bölgeleri sayılırdı, bunların kadıları ayrıydı. Hatta çocukluğumuzda bu bölgelerden birinde ikamet etmişsek, babalarımız ‘Hanım, öğle üzeri beni bir İstanbul'a ineyim' dediğinde biraz şaşardık bu söze. Fakat doğrusu bu… İstanbul ‘Yarımada' idi!” Kitapta ilk tur tarihî yarımada'nın ardından, Vefa'dan Molla Fenari'ye, Edirnekapı'dan Fındıkzade'ye uzanan seyahat İstanbul'un tarihî kapıları ile sona eriyor. Bu hacimli ilk bölüm, 320 sayfalık kitabın neredeyse yarısı.Kitap, bundan sonra surların dışına taşıyor ve Eyüp'e uzanıyor. Eyüpsultan Camii ve çevresini gezdikten sonra da yönünü denizin orta yerindeki İstanbul ilçesi Adalar'a çeviriyor. Kınalıada, Burgaz, Büyükada ve Sedef adasını turlayıp Galata'ya geçiyor. Hürel, Beyoğlu civarının iki ayrı etapta gezilmesini salık vererek, önce Tünel'den Karaköy'e uzanıyor, ikinci etapta da sağlı sollu İstiklal Caddesi'ni gezdiriyor okura.Kıyı kıyı Rumeli yakasıİstanbul gezisi dört etaplık Rumeli kıyısı ile devam ediyor. İlk olarak Karaköy-Azapkapı güzergâhını tavsiye eden Hürel, ardından Karaköy'den Beşiktaş'a, oradan Emirgan'a uğrayıp son olarak da İstinye'den Boğaziçi'nin son noktası Rumelikavağı'na gidiyor. Hürel, Asya kıtasında yapılacak gezi güzergâhını beş etaba ayırmış: Kadıköyü-Pendik, Kadıköyü-Üsküdar, Büyük ve Küçük Çamlıca-Bulgurlu-Dudullu, Üsküdar-Çengelköy ve Vaniköy-Beykoz. Hürel kitabını Suriçi'nin dışında kalan yerler ve İstanbul'un 54 seyir terası ile sona erdiriyor. Hürel'in “İstanbul Kültürü” serisinin altıncı kitabı olan İstanbul Nasıl Gezilir?, salt gezi güzergâhı sunmuyor okura. Hürel, okurunu belirlediği bu güzergâhlarda semt semt, mahalle mahalle, sokak sokak gezdiriyor. Camiler, külliyeler, hanlar, hamamlar, çeşmeler, dergâhlar, kemerler, türbeler, sebiller, hazireler, kiliseler hakkında bilgi vermeyi ihmal etmiyor. Hürel, sokaklarda gezerken sadece tarihî binaları tanıtmakla yetinmiyor elbette. Bu eserleri meydana getiren koskoca gelenek ve kültür hakkında doyurucu bilgiler de sunuyor. Her bölgeye, mevkie göre püf noktaları da veren Hürel'in kitapta yaptığı bu minik İstanbul seyahatine fotoğraflar da eşlik ediyor. Okura da bir güzergâh belirleyip kitap eşliğinde İstanbul turuna çıkmak kalıyor.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

‘Bölgede Türkmen izi yok ediliyor’

Prof. Dr. Suphi Saatçi, Kerkük doğumlu yüksek mimar ve akademisyen. Saatçi, Kerkük Güldestesi, Kerkük Evleri, Kerkük'ten Derlenen Olay Türküleri ve Kerkük Çocuk Folkloru gibi eserleriyle Kerkük kültürü hakkında önemli eserler verdi. Bölgeyi ve kültürünü yakından tanıyan Saatçi ile Iraklı Türkmenlere yapılan zulmü ve bölgedeki son durumu konuştuk.Şu anda Iraklı Türkmenlerin bir soykırımla karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Türkmenlerin sesini dünyaya duyuran bir kültür adamı olarak olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?Haziran ayından itibaren Irak'ta meydana gelen olaylar, en çok Türkmen toplumuna zarar veriyor. Özellikle IŞİD sanki sadece Türkmenleri hedef seçmiş gibi görünüyor ve şu andaki durum tamamen Türkmenlerin aleyhine gelişiyor. IŞİD Musul'u işgal ettikten sonra bölgede yaşayan Araplara veya Kürtlere ne gibi zararlar verdi? Bunu bilmiyoruz ve böyle bir şey de duymadık. Fakat IŞİD Musul bölgesindeki Türkmenleri yerlerinden ve yuvalarından söküp atmış durumda. Bölgedeki cehennemî sıcaklar altında çölde nereye gideceğini bilemeyen Türkmen aileleri perişan haldeler. Her gün güneşin kavurucu sıcakları altında aç ve susuz kalan Türkmenlerin onlarca çocuğu ve bebeleri ölüyor. Peşmerge kuvvetleri de onları Erbil'e sokmuyor. Düşünün, Erbil Irak'ın bir şehri, Telafer ve Musul da Irak'ın şehirleri ama Kürt yönetimi bunları yabancı kabul ederek Erbil'e sığınmalarına izin vermiyor. Ölümden kaçan bu Türkmen göçmenlerini Türkiye de içeri almıyor. Yerle gök arasında, kızgın güneş altında gölgesiz, gıdasız ve susuz kalan bu insanların burnumuzun dibinde böylesine ölüme terk edilmeleri, insanı kahrediyor. Bunları hadi Türk veya Türkmen kabul etmekten vazgeçtik, bari birer insan olarak kabul edelim, diyoruz.Orada neler olup bittiğine dair sağlıklı haberler alabiliyor musunuz?Türkmen bölgelerinden az çok haberler alıyoruz. Özellikle göçmen Türkmenlere gidip durumlarını öğrenen arkadaşlar, bunların fotoğraf ve haberlerini bize ulaştırıyorlar. Esasen bölgeden ne Türkiye ne de dünyanın diğer medya kuruluşları doğru dürüst haber alabiliyor. Bugün Gazze'deki durumu, her saat başı ulaşan görüntü ve haberlerden takip ediyoruz. Fakat her ne hikmetse IŞİD'den ve yaptıklarından haber sızmıyor. Sağlıklı haber alınamayınca, sağlıklı ve doğru yorum ve tahminlerde bulunmak zorlaşıyor.Bunda sosyal medyanın etkisi ne kadar? Türkmenler bu aracı iyi kullanamıyor ve bu yüzden mi seslerini duyuramıyorlar?Türkmenler sosyal medyayı kullanıyor. Ancak Türkiye'de asıl televizyon ve haber ajanslarının ele almadığı sorunlara halk da ilgi göstermiyor. Türkiye'de haberleri medyaya artık sadece siyasî iktidar servis ediyor. Hatta belki medyanın malzemesi Başbakan'ın söylediklerinden oluşuyor. Bu yüzden Başbakan'ın gündeminde Türkmenler yoksa medyada da Türkmenler yer alamıyor. Özellikle seçim süreci boyunca en çok tartışılan konular, Başbakan'ın seçim meydanlarında söylediklerinden ibaret. Bu toz duman içinde gariban Türkmen, sesini nasıl duyursun?Peki, sizce Türkiye neden bu kadar duyarsız?Türkiye, şu anda IŞİD'in yaptıkları karşısında biraz şaşkın durumda. Herhangi bir diplomatik atak da yapamıyor. Bu yüzden Türkiye beklemede, belki şu aşamada beklemek de en doğrusu, en azından fotoğraf netleşsin. Diğer yandan IŞİD'in elinde 80 dolayında Türk vatandaşı rehine bulunuyor. Ayrıca Türkmenlere insanî yardım gönderiliyor. Devlet dışında başka kuruluşlar da insanî yardım gönderiyor. Bu açıdan Türkmenlere insanî destek var. Burada eksik olan siyasî desteğin olmayışı… Türkiye siyasî destek yapabilir mi? Bence yapabilir.Türkmenlerin bir kısmı yurtlarını terk etti ve dağlara, çöllere çekildi. Onların hayat şartları ne durumda?Güneyde Kerkük ve Tuzhurmatu çevresindeki Türkmen bölgelerinde huzursuzluk had safhada. Çevre köylerden Kerkük'e sığınan ve sokaklarda yaşayan yüzlerce Türkmen, köyünden, obasından, yerinden, yurdundan ve evinden kopmuş durumda. Bunlar çocukları ile birlikte sefalete sürüklendiler. Musul yöresi ve Telafer Türkmenleri de çöllere dağıldılar. Bunların bir kısmı Necef ve Kerbela şehirlerine nakledildiler. Topraklarından ayrıldıkları için orada da huzurlu değiller. Ancak ölümden kurtulmak için başka çareleri kalmadı. Anlayacağınız, Türkmenlerin Allah'tan başka kimseleri kalmadı.Türk kültürü ve tarihi siliniyor!Türkmenlerin kültür varlıklarına karşı bir saldırı var mı?Maalesef, Musul'da bin yıllık Nebi Yunus Camii ve içindeki makam yerle bir edildi. Nebi Şit ve Nebi Circis camileri de patlatıldı. Selçuklu dönemi yapılarından İmam Avnüddin ve İmam Yahya Ebu'l-Kasım türbelerinin havaya uçurulduklarının çekimlerini maalesef internette içim burkularak izledim. Musul Ulu Camii gibi Irak'ın en eski minaresine sahip bir yüce mabedin de havaya uçurulacağı söyleniyor. Atabeyler döneminde Musul'da inşa edilen ve kenti süsleyen kültür varlıklarının ve dinî merkezlerin birkaç dakikada yerle bir edildiğini görmek insanın içini kanatıyor. Nebi Circis külliyesi Timur döneminde (14. yy.) bile büyük bir restorasyon geçirmiştir. Yani düşünün, bu zihniyetin, İstanbul'da olsa Fatih'in, Kanuni'nin türbelerini dinamitlerle dümdüz ettiğini gözümüzde canlandıralım.Bu vahşetin ileride ne gibi kültürel yıkımları olur?Bu zihniyetin egemen olacağı her yerde türbe, makam ve mezar gibi kültürel varlıklar ve değerli yapılar birer birer yıkılacaktır.

5 Ağustos 2014 Salı

‘Kış Uykusu’ Oscar yolunda

Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye ödüllü filmi ‘Kış Uykusu’, Sanatsal Etkinlikler Komisyonu tarafından Türkiye’nin Oscar adayı olarak seçildi. Filmin, 87. Akademi Ödülleri için ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında ilk 5 aday arasında yer alıp almayacağı 15 Ocak 2015’te belli olacak.Nuri Bilge Ceylan’ın, Altın Palmiye ödüllü filmi ‘Kış Uykusu’, Türkiye’nin Oscar adayı seçildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sanatsal Etkinlikler Komisyonu tarafından aday adayı olarak gösterilen ‘Kış Uykusu’; ilk 5’e kalması durumunda 87. Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film dalında Türkiye’yi temsil edecek.Daha önce ‘Üç Maymun’ filmiyle, 81. Akademi Ödülleri’nde son 9 film arasında yer almayı başaran Nuri Bilge Ceylan, ‘Kış Uykusu’ ile ikinci kez Oscar yolculuğuna çıkıyor. Dünya prömiyerini yaptığı 67. Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen ‘Kış Uykusu’ için tanıtım çalışmalarına başlanacak. Yapımcılığını Zeyno Film’in üstlendiği ‘Kış Uykusu’nun; 87. Akademi Ödülleri’nde önce ilk 9, sonrasında ise ilk 5 aday arasında yer alıp almayacağı ise 15 Ocak 2015 tarihinde belli olacak.196 dakikalık süresiyle Cannes Film Festivali’nin jüri başkanı, usta yönetmen Jane Campion’ın bile gözünü korkutan ‘Kış Uykusu’, uzun süresini seyirciye hissettirmemesiyle dikkat çekmişti. Nitekim, Campion filmi izledikten sonra “Birkaç saat daha olsa izlerim” düşüncesine kapıldığını ifade etmişti. Film, Cannes’daki gösteriminden sonra eleştirmenlerden tam not almış, hatta bazı eleştirmenler tarafından “Bergman’dan bu yana böylesi görülmedi.” yorumlarıyla karşılanmıştı.TÜRK AYDINININ UYKUSUBaşrollerini Haluk Bilginer, Melisa Sözen ve Demet Akbağ’ın paylaştığı film, taşrada yaşayan bir yarı aydının etrafında gelişen olayları anlatıyor. İstanbul’daki tiyatroculuk yıllarından sonra emekliliğinde baba ocağı Ürgüp’e yerleşip ‘Othello’ adında bir otel işleten Aydın (Haluk Bilginer), Anadolu bozkırlarının ortasında, adeta bir kış uykusuna yatmış gibi görünen ıssız bir mekânda, kendisiyle, hayalleriyle, sevdikleri ve taşrayla kurduğu ve düşe kalka sürdürmeye çalıştığı ilişkilerinde sorunlar yaşamaya başlar. Aydın’ın kurulu düzenini bozan ise arabasının camına taş atan küçük bir çocuktur. Aynı zamanda kasabanın yerel gazetesinde köşe yazarı olan Aydın, kocasından boşanıp yanına yerleşen kız kardeşi Necla (Demet Akbağ) ve genç karısı Nihal (Melisa Sözen) ile geçmiş hesapları kapatmaya başlar. Ancak karı-koca ve kardeşlik bağları da dahil her türlü insan ilişkisinin, çaresizlik, hayal kırıklığı, önyargılar ve çıkışsızlıkla mühürlenmiş olan o ağır kapısı aralanınca âdeta bitmeyecek bir kış baş gösterir.‘Kış Uykusu’, 67. Cannes Film Festivali’nde aynı zamanda Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) Ödülü’ne de layık görüldü. Zeynep Özbatur Atakan’a ait Zeyno Film’in ana yapımcılığında, Türkiye-Fransa-Almanya ortak yapımı olarak gerçekleştirilen ‘Kış Uykusu’, Türkiye, Fransa ve daha birçok farklı ülkede de vizyona girerek sinemaseverlerle buluşmaya devam ediyor. Türk sineması, önceki yıl İsmail Güneş’in yönettiği ‘Ateşin Düştüğü Yer’, geçtiğimiz yıl ise Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği ‘Kelebeğin Rüyası’ ile Oscar yarışına katılmış ancak nihai aday listesine adını yazdıramamıştı.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Ödünç e-kitap yaygınlaşıyor

Okuma eylemimiz teknolojinin gelişmesiyle farklı şekillere girdi. Dünyanın online kitap devi Amazon yeni bir uygulama başlatarak, aylık 9,99 dolara 600 bin e-kitaba erişimi sağlayan projesini (Kindle Unlimited) hayata geçirdi. Uygulama sayesinde okurlar, aylık ücretini ödediği sürece ‘ödünç’ aldığı binlerce kitabı okuma imkânı buluyor.Dünyanın online kitap devi Amazon okuma eylemimizi gittikçe farklı hallere büründürmeye devam ediyor. Amazon, geçtiğimiz hafta yeni bir uygulama başlatarak, aylık 9,99 dolara 600 bin e-kitaba sınırsız erişim sağlayan projesini (Kindle Unlimited) hayata geçirdi. Uygulama sayesinde okurlar, aylık ücretini ödediği sürece ‘ödünç’ aldığı binlerce kitabı okuma imkânı buluyor. E-kitabın yanı sıra Amazon’un sitesinde yer alan iki bin kadar sesli kitaba da ulaşmayı kolaylaştıran uygulama yayıncılık endüstrisinde büyük bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Hem e-kitaba hem de sesli kitaba ulaşmayı birlikte sağlayan uygulama yazarlardan, yayıncılardan ve okurlardan farklı tepkiler alırken yayıncılık dünyası, bu uygulamanın kitap endüstrine neler getireceğini konuşuyor.E-kitap pazarının yüzde 60’ını elinde bulunduran Amazon’un ‘sınırsız okuma’ ve ‘keşfetme özgürlüğü’ olarak adlandırdığı bu yeni uygulamasına, yüksek e-kitap fiyatlarına yumuşatıcı bir etki gibi olarak görülüyor. Uygulamanın okura sunduğu bu olanağın yanı sıra yazarların bu uygulamayla daha fazla okura ulaşacağı düşünülüyor. Amazon’un bu yeni programından faydalanmak için e-kitap okuma cihazına sahip olmak gerekmiyor çünkü akıllı telefon ve tablet uygulamalarından da programa erişim sağlanabiliyor. Şirket şimdilik sadece Amerika’da başlattığı bu projeyi, yakın zamanda dünyanın dört tarafında yaygınlaştırmayı amaçlıyor. Uygulama, bu alanda hizmet veren diğer şirketler ve Amazon arasında da yeni bir yarışın habercisi. Amazon’un rakip olarak gördüğü Oyster ayda 9,95 dolara 500 bin, Scribd ise ayda 8,95 dolara 400 bin e-kitaba erişim imkânı tanıyor. Sürekli eleştiri konusu olan yüksek e-kitap fiyatlarına karşın bu uygulamaların en mutlu tarafı yüz binlerce kitaba ulaşan okurlar kuşkusuz, fakat yayıncılar ve yazarlar cephesinde çeşitli ihtilaflar var.Ödünç e-kitap pazarı kızışıyorKindle Unlimited, film (Netflix gibi) ve müzik endüstrisinde (Spotify gibi) yaygın olan ödünç alma yönteminin kitaba uygulanmış hali olarak yorumlanıyor. Yayıncılık dünyasında ‘altı büyükler’ diye anılan (Penguin ve Random’un birleşmesinden önce), Hachette Book Group, HarperCollins, Macmillan, Simon and Schuster ve Penguin Random House ise bu anlaşmanın dışında kalmayı tercih ederken, ödünç e-kitap pazarı da daha da kızışacağa benziyor. Zira, yayınevlerinin bu tavrı, tüm pazara sahip olan Amazon’a karşı muhalif bir duruş olarak değerlendiriliyor. Uygulamaya yapılan eleştiriler ise her kitaba erişimin olmamasının ve telif hakkı dolmuş yazarların kitaplarının çokluğu.Amazon’un bu yeni programı, bireysel yayıncılık yapan yazarlara dikkati çekti, zira en çok satan e-kitap listelerinin başlarında bu yazarların kitapları yer alıyor. Yayıncılık dünyasında seslerini daha da gür çıkarmaya başlayan bu yazarlar, kitaplarını sadece Amazon’da yayımlamayı kabul ederse programa dahil olabiliyor. Amazon ayrıca başka e-kitap satış platformlarından yazarların kitaplarını çekmesini istiyor, ki bununla diğer e-kitap satış platformlarına (Scribd ve Oyster) bir nevi çelme takmaya çalışıyor. Kişisel yayıncılık yapan yazarlar, küçük bir azınlık gibi gözükse de bu kitlenin e-kitap pazarında önemli bir payı var ve her geçen gün kitlesini çoğaltıyor.Yayın dünyasında demokratik ve özgür bir hareket olarak görülen kişisel yayıncılık, pazarda yüzde 60’lık bir paya sahip olan bu dev karşısında zorlu bir seçim yapmak zorunda. Bu kitlenin Amazon’a biat edip e-kitaplarını tek bir elden satışını yapmaları eleştirilirken, Amazon’un bu politikasının diğer e-kitap ödünç hizmeti veren şirketlere karşı bir yıpratma stratejisi olarak görülüyor. Öyle ki, Amazon’un bu programına katılmayan yazarları kitaplarını satmayarak bir cezalandırmaya gittiğini de söyleyebiliriz.

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Eski dergiler ikinci baharını yaşıyor

Sanat, edebiyat ve düşünce tarihi incelenirken bir devre tutulacak en iyi ayna vazifesi gören edebiyat dergileri, dönemin fikirleri, edebiyat dünyasına katılan yeni isimleri, akımları en iyi gösteren belgelerdir.Ne var ki harf inkılâbı öncesinde çıkmış ve eski yazıyla vücut bulmuş dergiler, tıpkı diğer edebî eserler gibi toplumdan ayrı ve mahzun kalmışlar ve 1928 yılı öncesi herkes için ulaşılır olmaktan çıkar. Türk Edebiyatı Dergisi, ağustos sayısında “Eski dergilerin ikinci baharı” başlığıyla çıktı ve “ulaşılmaz ve okunamaz” dergilerin günümüze aktarılışını ele aldı. Beşir Ayvazoğlu'nun ‘Hasbıhal' yazısında belirttiği gibi hiç olmazsa ana düşünce akımlarını temsil eden önemli dergiler Kültür Bakanlığı, üniversiteler, TTK ve TDK gibi kurumlar tarafından günümüze kazandırılmalıydı. Ayvazoğlu, “Ancak bu kurumlar asıl görevlerini yerine getirmedikleri için böyle büyük işlere tek tek fertler soyunuyor.” diyor ve Türk Yurdu, Anadolu Mecmuası ve Dergâh gibi önemli dergileri yeni harflere aktaran Dr. Arslan Tekin'den ve tıpkıbasımı yapılan dergilerden bahsediyor.Ayvazoğlu'nun tespitiyle tıpkıbasımı yapılan ilk dergi Orhan Veli ve arkadaşları tarafından 1949 ve 50 tarihleri arasında, 28 sayı çıkarılan “Yaprak” dergisi. Daha sonra tıpkıbasımı yapılan dergiler arasında ise Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı “Kadro”, Necip Fazıl'ın 1936 yılında 17 sayı çıkarabildiği “Ağaç” dergisi bulunuyor. Yeni yazıya aktarılarak günümüz okuyucusuyla buluşturulan dergilerden bazıları ise M. Ertuğrul Düzdağ'ın büyük bir titizlikle üzerinde çalışarak çevirdiği Derviş Vahdetî'nin “Volkan” dergisi, Arslan Tekin'in kazandırdığı “Türk Yurdu” dergisi, İsmail Parlatır ve Nurullah Çetin tarafından yeni harflere aktarılan Ali Canip, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp'in “Genç Kalemler” dergisi, Cüneyd Okay'ın çevirisiyle “Türk Derneği”, Ali Fuat Bilkan ve Ömer Çakır tarafından aktarılan “Harp Mecmuası”. Bunların dışında “Sıratımüstakim”, “Dergâh”, “Anadolu Mecmuası” ve “Birlik” dergileri de yeni harflere kazandırılan dergiler arasında. Türk Edebiyatı dergisinin son sayısında ayrıca Sadık Kutalmış'ın Arslan Tekin'le gerçekleştirdiği bir söyleşi yer alıyor. KÜLTÜR-SANAT

Sendeki dertse, al benden de aynı

Gecen yine oturiyorum, icimden birseyler yazmak geciyor ama sözler sanki yetmiyor. Aciyorum müzigi son ses. Bu sarki kalbimden gecen herseyi anlatiyor diyorum, hemde en güzel sekilde.

Neden mi dersin?Cünkü; göre göre hata da yaptım, pişmanlığım çok, 

Bile bile aldattım da, aldandığım çok. Durumlar böyle, yabancı, 

Sendeki dertse, al benden de aynı.

1 Ağustos 2014 Cuma

‘Yazamayacağım diye ıstırap çekiyorum’

Sevim Burak’ın, oğlu Karaca Borar, Güzin Dino, Ömer Uluç ve Işıl Sabuncuyan’a yazdığı mektuplar 24 yıl önce “Mach One’dan Mektuplar” ismiyle kitaplaşmıştı. Şimdi Palto Yayınevi tarafından okurla yeniden buluşturuldu.“Gözlerimi, kulaklarımı, kalbimi, kapatmalıyım bütün güzelliklere, zenginliklere ki, aklım herkesin görüp sevdiği şeyleri görmesin, güzelliklere dalıp yanlış düşüncelere kapılmayayım. Sevgi mevgi isteyip kendi kendimi kandırmayayım. Sonra benim yaşadığım yaşam beni cezalandırır, yazı yazamam. Benim yazı yazmam kendi kendimi bir hücreye, belki kendi içimdeki hücreye kapatmama bağlı.” Bu satırlar Sevim Burak’ın oğlu Karaca Borar’a yazdığı mektuptan. Kendini dünyanın tüm güzelliklerine kapatma isteğiyle dolu olan Burak, belki de ilk hikâye kitabı Yanık Saraylar’da geçtiği gibi, çocukluğundan beri dünyaya bir giz taşımak ödevi ile geldiğine inanarak yaşamış ve hayata gözlerini öyle kapatmıştı. Hastalıklarla, zorluklarla geçen hayatının her anında ona eşlik eden belki de taşıdığı o gizdi…İlk kez 1990 yılında yayımlanan ve yıllardır baskısı yapılmayan “Mach One’dan Mektuplar”, Palto Yayınevi tarafından yeniden okura sunuldu. Güzin ve Abidin Dino’ya, eski eşi Ömer Uluç’a, Işıl Sabuncuyan’a ve oğlu Karaca Borar’a… Okurken Sevim Burak’ın kabindeki en mahrem izlerin şahitliğine çıkılan onlarca mektup… Mahrem olduğu kadar da hassas izler, çünkü Abidin Dino’ya yazdığı satırlarda küçükken annesinin Yahudi kimliğinden nasıl utandığını anlatıyor “Madam Mari’nin kızı”. Diyor ki: “Küçücük bir kızken burnum çok havadaydı, şimdi yerlere, yerin dibine indi. Yahudilerden, annemden utanırdım, nefretle karışık… Annem hep bir gün anlayacaksın der, ağlardı… İşte, şimdi bu bir avuç Yahudi, iki tanecik ev, bana anamdan kalanlar…” Oğlu Karaca’ya duyduğu derin sevgi (bu sevgi o kadar derindir ki Sevim Burak yeniden evlenmeyi bile düşünmez), bağlılık, onun her zaman güçlü ve zengin olmasını istemesi… Karaca o kadar zengin olmalıdır ki Burak’a göre, tedavi masraflarını karşılayabilmeli, annesini rahat içinde yaşatabilmeli, hatta ona kürkler alabilmelidir.‘Ölümden kurtulduğum için mutluyum’Burak’ın çocukluğunda geçirdiği kalp romatizmasının ilerleyen yıllarda nüksetmesi yazarın hayatındaki en üzücü olaylardan biridir. Hayata tutkuyla bağlı ama hastalıklarla başı dertte olan Burak’ın 1980 yılında yazdığı şu satırlar onun ‘yaşamak’la olan ilişkisini gözler önüne serer: “Genç yaşta ölüyor bizim kuşaktaki insanlar. En önemli işin, ‘işlerliğin’ yaşam olduğunu kabul ettim. Sağlığım için yaşamak bile yeter. Kör, kambur, topal olmaya razıyım, yeter ki ölmeyeyim.” Bir başka mektubunda ameliyat olabilmek için evini sattığını anlatır ve der ki: “İnsanı yaşatacak, ayakta tutacak tek ve başlıca şey de ‘para’dır. En başta sana yazdığım gibi para ölümü yendi… Ölümden kurtulduğum için mutluyum.”Mektupların hemen hepsinde Sevim Burak’ın edebi yolculuğunu da görmek mümkün. Özellikle Ford Mach’ı yazma süreciyle ilgili detaylar mektuplarda sık sık yer alıyor. “Ancak Ford Mach ONE beni mahvediyor, bayağı güreşiyoruz. Karı-kocaymış gibi. Bir gün iyi gidiyor her şey ertesi gün berbat. Yazının yanına yaklaşmak istemiyorum.” diye anlatıyor mektupların birinde. Bir diğerinde Palyaço Ruşen adlı bir roman denemesi yazıp bir bölümünü Sabahattin Ali Öykü Yarışması’na gönderdiğini söylüyor Güzin Dino’ya: “Bence Palyaço Ruşen nefisti.” diye ekleyerek. “Aslında sanat yapmak büyücülük gibi bir şeydir. Seni her şeyden kurtarır mutlu kılar, ufacık bir şiir yazsan bütün dünyanın anlamı odur. Yalnız değilsindir.” Evet, Sevim Burak için yazmanın anlamı çok büyüktür, yazamamaktan duyduğu korku ise çok derin ve sarsıcı: “Belki, hiçbir zaman yazamayacağım bunları. Belki, ellerim kollarım bağlı oturacağım ömrümün sonuna kadar. Çok ıstırap çekiyorum bilemezsin. Yazamayacağım diye.”