29 Aralık 2015 Salı

Çok satanlar listesi renklendi

Online kitap devi Amazon, 2015'in en çok satan kitapları listesini yayımladı. İdeal okur bu listelere itibar etmese de bu yılın en çok satanlarında şaşırtıcı bir tablo var. Bir yandan boyama kitapları dünyanın en çok satan kitapları arasına girerken, kadın yazarların da gittikçe daha çok okunması dikkati çekiyor.

Yılın bitmesine birkaç gün kala, yayın dünyası 2015'in çok satan kitap listelerini yayımlamaya başladı. İyi okurun bu listelere itibar ettiği söylenemez fakat listelerin yılın eğilimlerine ayna tuttuğu kesin. Dünya online kitap satış pazarının büyük kısmını elinde bulunduran Amazon, 2015'in en çok satan kitapları listesini geçtiğimiz hafta yayımladı. Amazon'un listesi şaşırtıcı bir tablo ortaya çıkardı. Yılın en çok satan kitapları listesinde ilk kez boyama kitapları yer alırken, kadın yazarların da başarısı dikkati çekiyor. Yılın en çok satan kitabı İngiliz yazar Paula Hawkins'in ‘tüyler ürperten bir gerilim' diye tanıtılan romanı Trendeki Kız oldu.

2015'in en çok satan kitaplarının ilk dördü kadın yazarlardan oluşurken, ilk yirmilik listede ise dokuz kadın ve on bir erkek yazar yer alıyor. Yetişkinler için boyama kitaplarına olan tüm dünyada yayıncılık endüstrisini bir anda hareketlendirirken, renklere meraklılar boyama kitaplarını bu sayede çok satan kitaplar listesine çıkardı. İskoçyalı çizer Johanna Basford'un Esrarengiz Bahçe adlı yetişkinler için boyama kitabı Mart 2013'ten bu yana dünya çapında 1,5 milyondan fazla satış rakamına ulaştı. Amerika ve Britanya'da çok satan ve Türkçede de geçtiğimiz nisanda yayımlanan kitaba ilgi şaşırtıcı. Basford'un Gizemli Orman adıyla Türkiye'de de yayımlanan kitabının yanı sıra Stres Azaltan Desenler: Yetişkinler İçin Boyama Kitabı (Blue Star) da Amazon'un en çok satan ilk yirmi kitap listesinde. Luckiest Girl Alive adlı ilk kitabıyla ilk yirmide yer alan Jessica Knoll da önemli bir başarı yakaladı.

Amerikalı yazar Harper Lee'nin, yayımlanan tek romanı ‘Bülbülü Öldürmek'ten 55 yıl sonra yayımladığı kitabı edebiyat dünyasında biraz hayal kırıklığına sebep olsa da epey sattı. Geçtiğimiz mayıs ayında Türkçede, İthaki Yayınları'ndan çıkan Paula Hawkins'in ‘Trendeki Kız' adlı polisiye-gerilim romanı bir başka yazara da aynı zamanda para kazandırdı. A. J. Waines'in ‘Trende Bir Kız' adıyla yayımladığı kitabı Hawkins'in romanı ile karıştıran pek çok okur oldu. Amazon'da kitap hakkında yapılan yorumlar karıştı ve “Hiç olmadığı kadar fazla para kazanıyorum.” diyen Waines'in romanı 30 binlik satış rakamına ulaştı. Amazon'un listesi, kitap dünyasının 2015'in okuma eğilimini gösterirken, tarihe de bir not düşmüş oluyor.

26 Aralık 2015 Cumartesi

Yayınevini sahiplerine iade edin

Nefret ve intikam operasyonlarında gasp sırası yayınevine geldi.

Bağımsız bir şirket olan ve önceki gün polis tarafından basılan Ufuk Yayınevi'ne İstanbul Anadolu Adliyesi'ndeki 2. Sulh Ceza Hakimi tarafından kayyım atandı. Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri kayyım tebligatını yayınevine getirdi. Tebligatta bilgisayarlardan çıkan bir dua listesinde 944 kişinin isminin bulunduğunu belirten hakimlik, çalışanların ‘hizmet, himmet ve abi' gibi ifadelerini kullanmalarını suç delili saydı. Tebligatta yayınevine kayyım atama gerekçesinin Kaynak Holding'le aynı binada hizmet vermek olduğunu belirten Ufuk Kitap Genel Müdürü Bülent Kaynaroğlu, böyle bir durum olmadığını ifade etti. Kayyım atamasının hukuksuz olduğunu, arama yapılmadan bir gün önce tayin edildiğinin şimdi anlaşıldığını belirten Ufuk Kitap Genel Müdürü Bülent Kaynaroğlu, “Hangi suç delili olarak bir atama yapıldığı belli değil. Kaynak Holding bizim müşterimiz. Biz de onlardan hizmet satın alıyoruz. Kitap satıyoruz. Dolayısıyla böyle ticari bir ilişkimiz var. Bunun dışında bir ilişkimiz yok. Bir üst mahkemeye itiraz edeceğiz.” dedi.

Yayıncılık Anayasa'nın teminatı altında

Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal Zeynioğlu, yayın özgürlüğünün Anayasa ile teminat altına alındığını hatırlatarak kayyım kararının hukuksuz olduğunu belirtti. Zeynioğlu, “Bu el koymaların sonucunda yayınevlerinin içeriklerine müdahale edildiği ve bazı kitapların sansürlenmesi, satışının durdurulması, imha edilmesi yoluyla yayınlama özgürlüğünün engellendiği haberleri de endişe vericidir. Süreli ve süresiz yayıncılığın özgürlüğünün Anayasa teminatında olduğunu ve bu Anayasal hakların korunmasının gerekliliğini tekrar hatırlatırız. Bu operasyonun durdurulmasını ve el konulan yayınevlerinin sahiplerine iade edilerek yayın faaliyetinin sürdürülmesine izin verilmesini talep ediyoruz.” açıklamasında bulundu.

İfade özgürlüğüne açık bir saldırı

Prof. Dr. Sedat Laçiner de kitap basan yerlerin hedef alınmasını ifade özgürlüğüne dönük ihlaller olarak değerlendirerek, “Tuhaf bir durumla karşı karşıyayız. Kitap basan bir yerin nasıl bir suçu olabilir ki? Her şeyi ortada, basıyor, satıyor. Zaten şu an hapishanede 34 gazeteci olduğu söyleniyor. Bunlar Türkiye'nin demokrasi karnesini aşağı doğru çeken uygulamalar. İfade özgürlüğüne açık bir saldırı var.” dedi.

2000 yılında yayın hayatına başlayan Ufuk Yayınları, bu süre zarfında 150'yi aşkın kitabı okuyucusuyla buluşturdu.

Mülkiyet hakkı ortadan kalktı

Ufuk'ta üç kitabı yayımlanan gazeteci yazar Mustafa Akyol da tepkisini şöyle dile getirdi: “Bu kesinlikle hukuksuz bir iş. Türkiye'de mülkiyet hakkı, mülkiyet güvenliği ortadan kalmış oluyor. Toplumda iktidara muhalif olan veya iktidarın diş bilediği hangi kesim varsa onun da şirketine, yayınevine, medya kuruluşuna iki gün sonra kayyım atanarak el konabilir. Bu hem mülkiyet hakkına hem de ifade özgürlüğüne saldırıdır. Biraz Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde gayrimüslim vakıflara el konma sürecini hatırlatıyor bana. Bunların iade edilme talebi bugün hâlâ 90 yıldır konuşuluyor. Türkiye'de mevcut iktidarın bazı uygulamaları giderek Cumhuriyet'in ilk dönemlerini hatırlatmaya başladı. Bu da bu Cumhuriyet'in ilk dönemlerinden 90 yıl boyunca şikayet etmiş muhafazakarlar için aslında hazin bir son.”

24 Aralık 2015 Perşembe

İstanbul'un bilinmeyen ‘habitatları'

İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi'nde dün açılan “Habitat” sergisi, Türkiye güncel fotoğraf alanının önde gelen 13 sanatçısının yaşam alanları üzerine farklı yaklaşımlarını bir araya getiriyor.

Kürşat Bayhan'ın beş yılda ortaya çıkan, Eminönü'ndeki bekar odalarını çektiği ‘Evden Uzakta' projesi, Kerem Ozan Bayraktar'ın “Klimalar” (2015) serisi, Barbaros Kayan'ın, kentsel dönüşüm alanlarından İstanbul'un Ayazma bölgesinde yaşayan 15 ailenin hikâyesine odaklandığı “Ayazma” fotoğrafları, gece şehirde yaşamaya çalışan insanları çeken Desislava Şenay Martinova, “Gecenin Varlıkları”, Ali Taptık'ın 2010'dan beri devam ettiği “Bir Bitki Örtüsüne Doğru” adlı projesi için çektiği kareler sergide görülebilir. Zeynep Beler, Görkem Ergün, Beril Gür, Çağlar Kanzık, Oğuz Karakütük, Gündüz Kayra, Neslihan Koyuncu, Serkan Taycan sergide yer alan diğer sanatçılar. Merih Akoğul, Orhan Cem Çetin, Murat Germen ve Sıtkı Kösemen'in danışmanlığında, küratörlüğünü Sena Çakırkaya'nın üstlendiği Habitat, 22 Mayıs 2016'da sona erecek.

22 Aralık 2015 Salı

Sokağa çıkamayan çocukların hikâyesini çekti

Dünya sinemasından çok sayıda bağımsız filmi bir araya getiren !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl bir ilke imza attı. 18 Şubat'ta başlayacak festivale günler kala programda yer alan ‘Azad' adlı kısa film, geçtiğimiz perşembe günü internet üzerinden paylaşıldı. Gündemdeki sokağa çıkma yasaklarına bir çocuğun gözünden bakan ‘Azad' adlı kısa filmi üç günde 83 bin kişi izledi.

Harabeye dönen evler, öğretmensiz okullar ve kepenk kapatmış dükkânlar arasında ne kadar süreceği bilinmeyen bir bekleyiş devam ediyor. Çatışma seslerine her gün sokağa çıkma yasakları da ekleniyor. Giderek artan bu sıkıntılar farklı bir coğrafyada değil, Türkiye'nin doğu illerinde yaşanıyor. Yönetmen Yakup Tekintangaç'ın çektiği ‘Azad' adlı kısa film de bu sorunlara bir çocuğun gözüyle bakıyor. 18 Şubat'ta başlayacak 15. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bölgede yaşanan sokağa çıkma yasakları gündemdeyken programına aldığı Azad'ı geçtiğimiz hafta internetten yayınlama kararı aldı. Seçkisindeki filmi günler önce internetten paylaşan festival ekibi, böylece bir ilke imza attı. 16 dakikalık filmin yayını üç günde 83 bin izleyiciye ulaştı.

Annesiyle birlikte İstanbul'a göç etmek zorunda kalan Azad'ın hikâyesi sokağa çıkma yasaklarıyla eve hapsolan insanların yaşadıklarını anlamaya odaklanıyor. Annesi, her gün işe gittiği için kapıyı Azad'ın üzerine kilitler. Tek başına kalan Azad, dört duvar arasında zaman geçirmenin yollarını aramaya başlar. Senaryonun yaşanmış bir hikâyeyle ortaya çıktığını söyleyen Yakup Tekintangaç, “İstanbul'a göç eden bir arkadaşım vardı. Çalışmak zorunda olduğu için çocuğu evde yalnız kalıyordu. Çocuğunun çok sevdiği ve tek eğlencesi olan bir enstrümanı vardı. Ama onu da komşulardan dolayı çalamadığını söylemişti. Anlatılanlar bana çok dokundu. Bir çocuğun oyuncağı yerine koyduğu enstrümanını çalamaması ve o dört duvar arasına sıkışması nasıl bir duygu olabilir diye çok düşündüm.” diyor.

‘AZAD', BASKIYA KARŞI BİR UMUT

Çekim sürecinde yasakların gündemde olmadığını dile getiren yönetmen, filmi geçen yıl çekmiş: “Filmi çekerken, bugün yaşanan sokağa çıkma yasakları söz konusu değildi. Filme denk gelmesi bize konunun ne kadar evrensel olabileceğini gösteriyor. Her an başımıza gelebileceğini de görmüş olduk. Açıkçası ‘Azad' ismini özellikle seçtim çünkü Azad, özgürlük demek. Çevremizde bu kadar özgürlük sorunu varken isimle yaşadıklarımızı ironik bir metaforla anlatmak istedim. Nice Azad'ları kaybediyoruz bu memlekette. İnsanları fiziksel olarak kısıtlayabilirsiniz ancak zihinsel olarak kısıtlayamazsınız. Azad, ülke olarak yaşadığımız baskıya karşı bir umut.”

Yakup Tekintangaç, filmi yaparken Kürtçe bilen bir çocuk bulmakta zorlandığını söylüyor. En son, arkadaşının yeğenine bakmak için bir gün Esenyurt'a gider. Sokakta etrafını çocuklar sarınca onları deneme çekimine almaya karar verir. Sonrasını yönetmenden dinliyoruz: “O sırada uzaktan Fenerbahçe forması giymiş bir çocuk geldi. Kameranın önüne geçti ve birden şarkı söyleyip halay çekmeye başladı. Filmde müzik çok önemliydi. Onu seçtim ve Azad'la hiç prova almadım. Öğretmen olmamın verdiği bir avantaj da vardı. Seti onun için oyuna çevirdim.”

Araba parasını filme yatırdı

Daha önce ‘Qapsûl' ve ‘Polistan' adlı iki kısa film çeken 1980 doğumlu Yakup Tekintangaç, aslında kimya öğretmeni. Yaz tatillerinde film çeken yönetmen, sinemaya İstanbul'da devam etmek için Van'dan tayinini istediğini dile getiriyor. Tekintangaç, Azad'ı öğretmen maaşıyla çekmiş. Genç yönetmen, çekim sürecini şöyle anlatıyor: “Projeyi tamamladıktan sonra Kültür Bakanlığı'ndan destek aldım. O yaz bir buçuk ayım mekân bakmakla geçti. Bir gün Kasımpaşa'da satılığa çıkarılmış boş bir ev buldum. Sahibini ikna ettim ve birkaç aylığına evi kiraladım. Bakanlıktan aldığım destekle ancak ekipmanları ayarlayabilmiştim. Ev bomboştu ve içini eşyalarla döşemek için para gerekiyordu. Ben de araba almak için biriktirdiğim parayı kullandım.”

19 Aralık 2015 Cumartesi

Bosnalı kız Soykırımı unutturmamak için İstanbul'da

20 yıl önce, Avrupa'nın göbeğinde yaşanan soykırımı unutmamak ve hatırlatmak zorundayız. ‘Bosnalı Kız' bunun için İstanbul'da. Bosna Savaşı'nda lise öğrencisi olan Šejla Kamerić'in, video, fotoğraf, yerleştirme ve heykel sergisi “Bim Bam Bom Çarpınca Kalp”, sanatçının savaşa dair çarpıcı deneyimlerine ve anılarına dayanıyor.

“Dişsiz?.. Bıyıklı?.. Leş Gibi Kokuyo?..” Üç şıklı bu soruya cevap arayan kişi, Hollandalı bir asker. Ucube gibi tarif edilen acaba kim olabilir? Bosna Savaşı'nda (1992-1995), Birleşmiş Milletler Koruma Gücü'nün görevlendirdiği asker, Srebrenitsa'daki kışlanın duvarına bu üç soruyu yazıyor, hemen arkasından da cevaplıyor: “Bosnalı Kız!”. Oysa oraya, BM tarafından zulüm altındaki halkı korumak için gönderilmişti. Evet, kızların hali bir savaş gerçeğiydi. Fakat daha gerçek olan bu metnin yüzünüze çarpması. Tıpkı duvara toslar gibi. Soğuk bir duşa maruz kalır gibi. Tecavüze uğrayanları, çoluk çocuk, kadın-erkek demeden öldürülüp toplu mezarlara gömülenleri, keskin nişancılara hedef olanları daha söylemedik bile. 1995'in Temmuz'unda Srebrenitsa'da çoğu erkek ve oğlan çocuğu olmak üzere 8 binden fazla kişi öldürülmüştü.

Savaş sırasında lise öğrencisi olan Bosnalı sanatçı Šejla Kameric, kendi portresi üzerine yerleştirdiği orijinal grafitinden oluşan ‘Bosnalı Kız' eseri, sanatçının en bilinen çalışmalarından biri. Eser, 2003'te Saraybosna sokaklarında, 2007'de Berlin'de, bu yıl içinde Srebrenitsa'da sergilendi. 28 Şubat 2016'ya kadar ise sanatçının diğer işleriyle birlikte Beyoğlu'ndaki Arter'de görülebilecek.

90'lı yılların sonundan itibaren kamusal alanlar için eser üreten Kameri'in, savaşa dair anlatacakları çok, deneyimleri çarpıcı. Arter'in dört katına yayılan küratörlüğünü Başak Doğa Temür'ün yaptğı sergi, bilgi, belge ve acıyı tercüme etmeye çalışan işlerle dolu. Özellikle üç çalışmayı izlemeli: ‘Bir şeyden her şeyi öğren', ‘Kırmızısız Geçen 1395 Gün' ve Geriye Kalanlar…

SABUNLAŞAN CESETLER

Kameric, Londra'da gerçekleştirilen “Adli Tıp: Suçun Anatomisi” (2015) isimli sergi için ürettiği “Ab uno disce omnes” (Bir şeyden her şeyi öğren) videosunu iki senede hazırlıyor. Morglara, DNA laboratuvarlarına, toplu mezarlıklara, infaz bölgelerine gidiyor. Uluslararası Kayıplar Komisyonu ile işbirliği yapıyor. 88 saat kayıt ve 32 bin görüntüden sonra oluşturulan videoda, savaştan fotoğraflar, haberler, hukuki ve askeri belgeler, adli tıp raporları, tanıklıklar, kayıpların listeleri var. Sanatçının Tuzla ve Sejkovaca'daki morglarda çektiği görüntüler kan dondurucu. Kimlik tespiti için bekleyen, yerlere serilmiş yüzlerce insan kalıntısı… Peki bu cesetler nasıl bu halde kalabilmiş? 434 insanın gömüldüğü Tomasica'da toplu mezardan çıkarılan bedenler, toprağın yapısı nedeniyle sabunlaşıyor, yani derileri ve dokuları tamamen yok olmuyor. Tecavüz kampına götürülen Kalinovikli kız kardeşler, 13 yaşında öldürülen çocuk ve Focalı Sırp'tan gelen isimsiz mektup da videodaki hikâyeler arasında. Mektup şöyle başlıyor: “Bay Masovi size bu mektubu 1992 yılında 80 Müslüman'ın Foa'daki KP Dom'dan (merkez hapishane) alınıp Piljak yakınlarındaki bir çukura atıldığını bildirmek için yazıyorum.”

Bu çalışmanın bir de web ayağı var. Herkesin kendi belgelerini yükleyebildiği, http://abunodisceomnes.wellcomecollection.org adlı site, hükümetlerin ellerindeki belgeleri yayınlamaları için bir baskı oluşturmuş ve toplu mezarların yerleri ile kayıp listelerinin yayınlanmasını sağlamış. Kameric'e göre savaşın üç tarafı (Sıplar, Boşnaklar, Hırvatlar) hâlâ hikâyeyi kendi bakış açısına göre anlatıyor. Kamerić, tarafsız ve bağımsız bir video yapmaya çalışıyor.

KESKİN NİŞANCI YOLU

Başrolünde Maribel Verdu'nun oynadığı, “Kırmızısız Geçen 1395 Gün”, bir saat sürüyor. Saraybosna, savaş sırasında 1.395 gün kuşatma altında kaldı. Ve bu süre boyunca yüksek binalara ve çevredeki yamaçlara konuşlanan keskin nişancılar, çocuklar dahil 10 bin kişiyi öldürdü. Verdu filmde, Keskin Nişancı Yolu olarak bilinen rotada yürüyor. Sokaklarda nişancılardan kaçarak karşıdan karşıya geçmeye çalışan ama bu deneyimi gerçek hayatta yaşamamış tek kişi o. Diğer yaşlı teyzeler ve amcalar, o anın canlı tanıkları. Kameric'in babası da o yolda öldürülenlerden biri. 2011'de çekilen filmde, Saraybosna Filarmoni Orkestrası da yer alıyor. Çünkü onlar da keskin nişancılara rağmen Saraybosna Milli Kütüphanesi'nde konser vermeyi başarmış ve dünyanın gözünü Bosna'ya çevirmişlerdi.

Sanatçının 2006'da yaptığı yerleştirmesi Geriye Kalanlar'a (Remains) ise savaşta tecavüze uğradıktan sonra kendini asan Ferida Osmanovic'in fotoğrafı kaynaklık ediyor. Bir ağaç dalında canına kıyan kırmızı hırkalı, beyaz etekli Ferida…

Rüya Evi, Haziran Her Yerde Haziran, 30 Sene Sonra, Uyursam İkiye Katlanacak, Savaş Başladığında Havuz Başında Takılıyorduk, Burada, Amerikan Rüyası, Care 1, 2 & 3, Kırılgan Ümit Hissi, Temel İhtiyaçlar, Kayıp, Gündüzdüşleri, Kameric'in savaşa odaklandığı diğer işleri... Çok uzak değil 20 yıl önce, yanı başımızda yaşanan soykırımı unutmamak ve hatırlatmak zorundayız. ‘Bosnalı Kız' bunun için İstanbul'da. (www.arter.org.tr)

BABA EVİNDEN GERİYE KALAN...

Bu iki küçük kızın fotoğrafı, sanatçının 2007'de yaptığı What Do I Know (Ben Ne Anlarım Ki) dört kanallı bir video yerleştirmesinden. Eser, sanatçının yazdığı “Ben Aşktan Ne Anlarım Ki” başlıklı kısa bir hikâyeye dayanıyor. Filmin esin kaynağı ve çekim yeri, sanatçının baba evi. Prömiyerini 2007'de Venedik Film Festivali'nde yapan film, 2008'de de Adana Altın Koza Film Festivali'nde en iyi kurmaca film ödülü almıştı.

Best Frend Forever

Bir şeyden her şeyi öğren

Geriye kalanlar

Kırmızı Halı

Kırmızısız Geçen 1395 gün

Rüya evi

17 Aralık 2015 Perşembe

15 yılda kitaplar kalınlaştı

İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre yazarlar artık uzun romanlar yazıyor. Ödüller, çok satan kitaplar, gazete ve dergilerin kitap listelerinden yola çıkılarak geçtiğimiz hafta yayımlanan araştırma, kitapların sayfa sayısının arttığını ortaya koyuyor. 1999'da yayımlanan kitapların ortalama uzunluğu 320 sayfa iken bu rakam 2014'te 400 sayfaya çıktı.

Edebiyat tarihi, Savaş ve Barış (1.400 sayfa), Anna Karenina (800), Karamazov Kardeşler (1.000) ve Kayıp Zamanın İzinde (7 cilt ile toplam 4.000 sayfa) gibi oldukça uzun romanların yanı sıra Venedik'te Ölüm (109), Yaşlı Adam ve Deniz (136), Hayvan Çiftliği (160) ve Katip Bartleby (63) gibi çok da uzun olmayan kitaplara sahip. Bu eserlerin ortak noktası ise klasik olmaları. Bir kitabın niteliğini sayfa sayısı elbette belirlemez ve edebiyatın rakamlarla arasının iyi olduğunu söyleyemeyiz. Fakat günümüz yazarlarının kitaplarının gitgide kalınlaştığı bir gerçek.

Ödüller, çok satan kitaplar, gazete ve dergilerin kitap listelerinden yola çıkılarak geçtiğimiz hafta yayımlanan araştırma, kitapların sayfa sayısının arttığını ortaya koyuyor. Araştırmacı James Finlayson'ın online e-kitap ve dergi platformu Flipsnack için hazırladığı çalışmaya göre, 1999'da yayımlanan kitapların ortalama uzunluğu 320 sayfa iken bu rakam 2014'te 400 sayfaya yükselmiş. Kitapların uzunluğu 15 yıl öncesine oranla yüzde 25'lik bir artış göstermiş. Kitapların gittikçe kalınlaşmasını, yayıncılık endüstrisinin dijitale kaymasına bağlayan Finlayson, kitabı satın alma sürecinde, online satış sitelerine daha çok yönelen okurun, kitabın sayfa sayısıyla ilgilenmediğini belirtiyor. Kitapçıdan alışveriş eden okurun ise eline aldığı eserin sayfa sayısına bakarak bir yargıda bulunduğunu aktarıyor.

Guardian gazetesinden Richard Lea ise 1969'dan beri verilen saygın edebiyat ödülü Man Booker'a layık görülen kitapların kalın olduğuna dikkat çekiyor. İlk beş yılda ödül alan kitapların kalınlığı ortalama 300 iken, son beş yılda bu rakam 520'ye ulaşmış. Ödülün bu yılki sahibi Jamaikalı Marlon James'in A Brief History of Seven Killings adlı romanı ise 700 sayfa.

KISA OLANIN CAZİBESİ

Kalın kitaplar pek çok ülkede yayıncıları tereddütte bırakır, ve yazar adayları bu yüzden reddedilebilir. Kimi yayıncılar da yazarlarını uzun yazmak konusunda teşvik edebiliyor. Günümüzde bazı yazarların kurmacadaki ustalıkları, okuru sayfa sayısına bakmaksızın eline aldığı kitabı bitirmeye sevk ediyor. Bu tür yazarlar, okurun bu eğiliminin farkındadır. Bu yüzden okur ve yazar arasında kitabı sonuna kadar okumaya dair gizli bir anlaşma vardır.

Kimi yayıncılar ve yazarlar ise okurun beklentilerini dikkate alır. Haruki Murakami'nin 2009'da Japonya'da yayımlanan üçlemesi 1Q84, Türkçede 2012'de tek cilt halinde, 1.022 sayfa olarak basıldı. Yazar, ülkesinde kitaplarını daha çok tren yolculuğu yapanların okuduğunun farkındadır. Taşımada kolaylık olması için, kalın romanlarını iki veya üç cilt halinde yayımlıyor. Murakami'nin şu tespiti de kayda değerdir: “Uzun roman yazmak, hayatta kalma eğitimi gibidir. Fiziksel güç, sanatsal duyarlılık kadar gereklidir.”

İnternet çağında gittikçe kısalan metinler ve okurun bu yöndeki talebi, kısa ve yüzeysele duyulan cazibe olarak yorumlanabilir. Bu dijital çağda, kitaplar sayfa uzunluklarından çok ‘megabayt'lar ve yüzdelik dilimlerle ifade ediliyor. Fakat, kalın kitaplara karşı hâlâ bir önyargı var. Goodreads gibi sitelerde kitabın uzunluğuna göre kurulan kitap kulüpleri dikkat çekiyor. Kitaba ödediği paranın karşılığını almak isteyenler ise okurdan öte, tüketici kimliğini öne çıkararak, kalın kitaplara yönelebiliyor.

BİR KİTAP NE ZAMAN BİTER?

Edebiyatta, her dönemin kendine göre eğilimleri var. Pek çok yazar buna kulak vererek edebi üretimini gerçekleştirebilir. Ernest Hemingway, incecik kitabı Yaşlı Adam ve Deniz'in bin sayfadan daha uzun olabileceğini söyler ve kendisini bundan alıkoyan bir sınırdan bahseder: “Edebiyatta o zamana kadar yazılıp takdir görmüş eserlerin koyduğu sınırlar içindesiniz.”

Peki yazar bir eserini ne zaman bitirmesi gerektiğine nasıl karar verir? “İnsan yazdığı romanın kendi bütünlüğünün noktalandığı ana kadar onu bitirmekle yükümlü.” diyen Selim İleri, şöyle devam ediyor: “Has edebiyat, öz edebiyat açısından bakarsak, bir romanın uzunluğu, kısalığı mutlak suretle onun kendi iç yapısı, mimarisi ile ilintilidir ve o çerçeve içerisinde değerlendirilmelidir.” Eserine ne zaman bitirmesi gerektiğini tarif etmekte zorlandığını söyleyen Ayfer Tunç ise, “Bir his oluşuyor, metin daha fazla sözcük kaldırmaz oluyor, sanki bir cümle daha eklense kıvamı kaçacak. O zaman bitmesi gerekiyor.” diyor.

15 Aralık 2015 Salı

Çizgi romanın yeniden keşfi

Çizgi romanların satışları dünyada ve Türkiye'de giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl Amerika ve Kanada'da 935 milyon dolarlık çizgi roman satıldı. Man Booker ödüllü yazar Margaret Atwood, önümüzdeki yıl bir çizgi roman yayımlayacağını duyurdu. Klasik kitapları çizgi roman olarak okura sunan yayıncılar ise raflarda bu türe daha çok yer açılmasını sağladı.

Avrupa ve Amerika'da kütüphanelerin ve kitabevlerinin en hızlı büyüyen bölümü çizgi roman rafları. Eleştirmenlerin bir dönem, tür olarak tanımlamada mesafeli durduğu bu kitaplar, edebi ve sanatsal değer açısından kabul edilmeye başlandı. Türkiye'de de hatırı sayılır bir okur kitlesi olan çizgi romanların satış getirisi 2014'te Amerika ve Kanada'da 935 milyon dolara ulaştı. 2013'e göre bu pazarda yüzde 7'lik bir artış söz konusu. İngiltere'de ise geçtiğimiz yıla oranla satış rakamı iki katına çıktı. Yayıncıların yeniden keşfettiği çizgi roman pazarı, klasik ve güncel yazarların eserlerinin yayımlanmasıyla daha da büyüyor. Dünya edebiyatının önemli isimlerinden Man Booker ödüllü Kanadalı yazar Margaret Atwood ise önümüzdeki yıl bir çizgi roman yayınlayacağını duyurdu.

OKUR KİTLESİ GENİŞLEDİ

Uzun bir tarihi olsa da çizgi romanlar 1930 ve 1960'lı yıllarda oldukça popüler hale gelir. 1970'lerde akademik dünyanın ilgisini çekerek, bu türden kitapların nasıl adlandırılması ve hangi rafa konulması gerektiği konusunda büyük bir tartışma başlar. Yüksek sanat olarak başladığı yolculuğunda çizgi roman, popüler kültürün bir aracı haline gelir. Bir sanat formu olarak değerlendirilmeye başlayan çizgi romanların son yıllardaki bu yükselişini ise metin ve çizgi kalitesinin artması ve okura sunduğu çeşitlilik ile açıklamak mümkün. Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı serisi; Paul Auster'ın Cam Kent'i; Paulo Coelho'nun Simyacı'sı, Oscar Wilde'in Dorian Grey'in Portresi; Jane Austen'in Gurur ve Önyargı'sı; Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'i; Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı ve Franz Kafka'nın Dava'sı okurların ilgi gösterdiği eserler arasında.

Geçtiğimiz aylarda dünyanın en büyük kitapçılarından Barnes&Noble, çizgi roman raflarını artırdığını duyurmuş ve bunu, türe ilgi gösteren okurların çokluğuna bağlamıştı. 2012'de iki çizgi roman İngiltere'de verilen Costa Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilmişti. 2014'te öykü ve çizgi roman türlerinde yayın dünyasını biraz da şaşırtan bir yükseliş oldu. Ortaya çıkan tablo kurmaca edebiyatı biraz geride bırakırken, kitapçılar da iyi edebiyat dediğimiz eserlerin yanı sıra çizgi romanlardan medet ummaya başladı. Büyük yayıncıların da bu alanda üretim yapmasıyla günden güne artan yeni üretimler ve yayıncılık anlayışı çizgi roman piyasasını hareketlendirdi. Özellikle kadın okuyucuları hedef alan yayıncılar, yeni yayıncılık teknolojilerini de kullanarak bu kitleye hitap edecek çizgi romanlar piyasaya sürdü. Galaksinin Koruyucuları (2014), Herkül (2014), Ninja Kaplumbağalar (2014), Karınca Adam (2015), Yenilmezler: Ultron Çağı (2015), Fantastik Dörtlü (2015) ve Kingsman Gizli Servis (2015) gibi çizgi romanların sinemaya aktarılması da bu türe olan ilgiye bir işaret niteliğinde.

UNUTULMAYACAK BİR KAHRAMAN

Pek çok günümüz yazarının yolu bu çizgi romanlarla bir şekilde kesişmiştir. Nobel Edebiyat Ödülü'nü bir gün alacağına birçok kimsenin inandığı İspanyol yazar Javier Marías'ın çocukluğunu çizgi romanlar okuyarak geçirdiği ve hatta bunlardan etkilenerek kısa hikayeler yazdığı bilinir. Margaret Atwood'un Angel Catbird adlı yarı kuş yarı kedi bir süper kahramanı anlattığı çizgi roman kitabını yayımlayacağını duyurması da güncel yazarların bu türe olan merakını gösteriyor. Kitabın kimlik soruna gönderme yaptığını dile getiren Atwood, hikayenin sıcak, samimi ve mizah dolu olmasının yanı sıra hareketli olduğunu belirtiyor. Kapağı yayınlanan üç serilik kitabın ilki 2016'da okurla buluşacak. Atwood'un Tufan Zamanı, Başka Dünyalar ve Ağacın En Tepesinde gibi Türkçede yayımlanmış kitapları var.

Türkiye'de NTV ve Everest gibi yayınevleri klasik ve güncel kitapların çizgi romanlarını geçtiğimiz yıllarda büyük bir heyecanla yayımlarken, şimdilerde bu heyecan biraz durulmuş gibi. Fakat Avrupa'nın pek çok ülkesinde edebi çizgi romanlar okullarda öğrencilere edebiyatı ve okumayı sevdirmek için bir araç olarak kullanılıyor. Çünkü resimle kelimelerin birleştiği ve okura hikâyeyi hemen yanı başında canlandıran çizgi romanların sunduğu deneyim oldukça renkli ve hareketli bir dünya vaat ediyor. Çocukluğu ve gençliği çizgi romanlarla geçen okurların yeniden yükselen bu kitaplara kayıtsız kalması zor gibi görünüyor.

12 Aralık 2015 Cumartesi

'Geçmişi yok sayarak bir yere varamayız'

Yönetmen Özcan Alper, üçüncü uzun metraj filmi Rüzgârın Hatıraları'nda çocukluğunda 1915 tehcirini yaşayan Ermeni bir aydının 1940'lardaki travmasını anlatıyor. Geçmişin geleceği belirlediğini söyleyen Alper, “Geçmişi öteleyerek, kovarak, yok sayarak bir yere varamayız.” diyor.

Genç kuşak yönetmenler arasında filmleri en çok merak edilen isim Özcan Alper. İlk uzun metrajı Sonbahar (2008) ile ‘başyapıt' mertebesinde bir giriş yaptı sinema dünyasına. Alper'in üçüncü filmi Rüzgârın Hatıraları dün vizyona girdi. Film, 1940'lar Türkiye'sinde muhalif bir Ermeni gazeteci olan Aram'ın çocukluk travmasının ve silik anılarının yavaş yavaş belleğinde canlanmasına ortak ediyor seyirciyi. Özcan Alper, Ermeni tehcirindeki ‘büyük felaket'e odaklanan filmini, Türkiye'nin geçmişiyle hesaplaşmasını, bugünü ve geleceği anlattı.

Rüzgârın Hatıraları

Sonbahar'da kendi kuşağınızın tarihiyle hesaplaştınız. Gelecek Uzun Sürer'de Kürt sorunu, Rüzgârın Hatıraları'nda ise 1915 Ermeni tehciriyle hesaplaşıyorsunuz. Türkiye tarihi üzerine bu hesaplaşma devam edecek mi?

Filmlerimi geçmişle hesaplaşmak için değil, yeni bir gelecek kurmak için çekiyorum. Diğer taraftan, sen ne kadar reddedersen et, bu ülke bir ev. Evde odalar kapatılıp kilitleniyor mu, içerideki sorunlar konuşulacak mı ona kafa yormak lazım. Aslında, kapılar kapatılmaya çalışınca ev, diğerleri için de yaşanmaz hale geliyor.

O zaman şöyle sorayım, hem sizin filmografiniz hem de Türkiye'nin son birkaç yıldır yaşadığı gerilimli atmosfer için, gelecek daha ne kadar uzun sürecek?

Türkiye'de geçmiş, hep geleceği belirler, ondan kaçamıyorsun. Kapıdan kovsan bacadan giriyor ve karşına çıkıyor. Şunu anlamamız gerek, geçmişi öteleyerek, kovarak, yok sayarak bir yere varamayız. Son altı ayda yaşadıklarımız bile ürkütücü. Bir de bu süreçte baba oldum. En umutlu olmam gereken dönemde, şunu düşündüm: 40 yaşındayım, kızım benim yaşıma geldiğinde bunları konuşuyor olmasın. Bir taraftan da 2023, 2071 gibi gelecek düşünceleri var. Böyle gelecek kurulmayacağı çok ortada. Tam tersine, geçmişi çözüp bugünü kurmak gerekiyor. O yüzden, üç filmimden farklı olarak yeni projemde ‘şimdi'ye dair bir şey yapacağım. Biliyorum ki bugündeki karakterlerim bile geçmişin yükleriyle yaşayacak, geçmiş peşlerini bırakmayacak. Ama en azından, evet, ‘şimdi'ye döndüm diyebilirim.

‘TOPLUMDA ACAYİP BİR GÜÇ MANYAKLIĞI VAR'

Bugünden bakınca geleceğe dair umudunuzu koruyor musunuz?

Zorlandığım anlar var. Bugün öyle şeyler oluyor ki. İlyada'da Hektor öldürüleceğini bilir ama Aşil'den cesedine saygı gösterilmesinin, yas tutulmasına izin verilmesinin garantisini ister. 2015 Türkiye'sinde sokakta ceset sürüklendi, öbür tarafta sınırda ceset bekletiliyor, ailesine verilmiyor. Ki İslam dininde ölüye saygı önemli bir konudur. Düşmanın olabilir, ama o artık bir ölü. Bu topraklarda biz ölüye saygıyı öğrenmedik mi? Biz bu kadar umutlanmışken ne oldu da bu kadar geriledik? Bu kadar kin ve nefret biriktirdik. Toplumda acayip bir güç manyaklığı, iktidar manyaklığı var. Güçlüden yana olma. Halbuki bize hep mazlumun yanında öğretilmedi mi bu topraklarda? Ne oldu bu değerler? Ne oldu da bütün bunlar tersine döndü?

Dönem filmi olması sebebiyle Rüzgârın Hatıraları'nın bütçesi, prodüksiyonu sizi korkuttu mu biraz?

Dönem filmi çekmenin hep bir çılgınlık olduğunu düşünüyordum, özellikle Türkiye'de. Ama hikâye gelip sizi esir alınca yapılabilirliği üzerine kafa yordum. Altından kalktığımızı da düşünüyorum. İyi bir ekiple çalıştık. Görünenden daha fazla sahne çektik 40'ların İstanbul'unda ama kurguda elemek zorunda kaldık.

‘SANAT FİLMİ' KATEGORİSİNDEN SIKILDIM

Filmin prodüksiyonu, gişede bir beklenti var hissiyatı oluşturuyor. Haksız mıyım?

Ben filmleri sadece festivallere değil, seyirciye yapıyorum. Seyirciyi çok önemsiyorum, keşke 500 bin, 1 milyon kişi bu filmi görse. Bir de bu sanat filmleri (arthouse) kategorisi beni çok sıkmaya başladı. Açıkçası, çok da oralarda gözükmek istemiyorum. Sadece 2-3 bin kişiyle buluşan, diğer tarafta gişeye kafa yormayan bir kategoride olmak rahatsız edici. Başından beri, benim için seyirci önemli.

Onur Saylak ile ikinci kez çalışmak sizin için bir avantaj mıydı, yoksa daha mı zordu?

Onur'la oyuncu-yönetmen ilişkisinin dışında bir arkadaşlığımız var. Birçok isim düşündüm bu rol için. Benim düşündüğüm dünyayı, karakteri anlayıp bunu yansıtma konusunda Onur'dan % 100 emindim. Kitap okumalarından başlayarak Yoğurtçu Parkı'nda onun zayıflaması için yaptığımız koşulara kadar çok ciddi çalıştık. 3 ay boyunca sabahları Yoğurtçu Parkı'nda koştuk bu film için.

Fatih Akın'ın filmi bizi rahatlattı

Fatih Akın'ın The Cut filmini izlemiş miydiniz? O filmin Rüzgârın Hatıraları'ndan önce vizyona girmesi Ermeni tehcirini ele alırken sizi rahatlattı mı biraz?

Tabii ki. Bu konularda çok endişe duymuyorum ama The Cut'ın bizden önce çıkmış olması benim için büyük bir şanstı. Bu yüzden ona teşekkür edebilirim. Çünkü Yahudi soykırımına dair binlerce imge var sinemada. Ama 1915'le ilgili hiçbir imge yok, Fatih Akın'ın filmi bunu yaptı. Sadece kamp sahnesi bile tek başına önemli.

10 Aralık 2015 Perşembe

‘Habip Kırmızısı'nın 40 yıllık serüveni

‘Habip Kırmızısı' rengiyle resim tarihine geçen Habip Aydoğdu'nun ilk retrospektif sergisi İş Sanat Kibele Sanat Galerisi'nde açıldı. “Kırmızı” adlı sergi, sanatçının Nusaybin'de askerken kırmızı ıstampa mürekkebiyle çizdiği ilk resimlerden, 2000'lerin başında yapmaya başladığı Kurban serisine kadar 40 yılını anlatıyor.

Sevinç Özarslan İSTANBUL

-Resim tarihine ‘Habip Kırmızısı' adıyla yeni bir renk kazandıran Habip Aydoğdu (1952), ilk sergisini 1976'da Ankara Or-An Sanat Galerisi'nde açtı. O günden bugüne yaklaşık 40 yıllık sanat hayatında 70'in üstünde sergi biriktirmiş. Sanatçının ilk işleri, 1974'te Nusaybin'de askerlik yaparken etkilendiği manzaralardan oluşuyor. Eli, kolu, ayağı mayından kopan insanlar, kaçakçılık, yokluk... Böyle zor bir coğrafyada boya bulmak da imkansız. Askeriyede mühür basmak için kullanılan kırmızı ıstampa mürekkebi sanatçının imdadına yetişiyor ve yıllar sonra adıyla özdeşleşen kırmızının hikayesi başlıyor.

Habip Aydoğdu, 20 sene öncesine kadar, kırmızının resimlerindeki hakimiyetinin farkında olmadığını söylüyor. Ta ki, Adana'da bir üniversite söyleşisinde “Neden bütün resimleriniz kırmızı?” sorusuyla karşılaşana dek. Espriyle karışık verdiği şu cevap ise, kırmızı-turuncu karışımı arasında bir renk olan ‘Habip Kırmızısı'nı yavaş yavaş ortaya çıkarıyor: “Prostata iyi geldiği söyleniyor.” Oysaki bu cümle, Aydoğdu'nun, o günlerde bir gazete haberinde okuduğu “Kırmızı domates, kırmızı biber, kırmızı olan her şey prostata iyi geliyor.” cümlesinin bilinçaltından dışavurumudur. Sonraki yıllarda atölyesinde ilk başta kırmızılı resimlerin satıldığı, “Hocam kırmızı resim var mı?” diye sorulmaya başladığı dönem geliyor.

‘Kırmızı' sergisi, sanatçının dört dönemine odaklanıyor. 1970'ler yaşam kavgası yılları… Yıldız Parkı'nın girişinde, solda yer alan ahırda çizdiği at, Nusaybin resimleri, gecekondulaşma ile boğuşan Türkiye'den manzaralar bu dönemden. 1980'ler uçan düşler. Yani TRT yılları. Sanatçı, 1988'e kadar TRT Haber Merkezi'nde grafiker olarak çalışır. Fakat işini pek sevmez, aklı fikri resimdedir, kuşlar gibi özgürlük peşindedir, düşlerinde her gün istifasını verir ama bunu bir türlü gerçekleştiremez. İki çocuk, geçim, Türkiye koşullarında sadece resimle ayakta kalmak… TRT'de çalışırken ajandasına çizdiği desenlerin bir kısmı 1988'de Galeri Selvin'de sergilenmişti, şimdi bir kısmı Kırmızı'da. Körfez Savaşı'nın izlerini taşıyan, kırmızının iktidarını iyice gösterdiği 1990'lı yıllar ve bu coğrafyanın evlatlarını sürekli kurban etmesi üzerine 2000'lerde yapmaya başladığı ve hâlâ devam eden Kurban serisi, Aydoğdu'nun son dönem eserleri.

Aydoğdu, Kırmızı'yı önce eşi Fikriye Hanım'a ithaf ediyor, sonra da kendisiyle bir yüzleşme olduğunu söylüyor: “Nerelerden nerelere gelmişim onu burada göstermek istedik. Toplumsal iklim sergilerimi nasıl etkilemiş, resimlerime nasıl yansımış. Neleri kaçırmışım, neleri yakalamışım, neler nelere dönüşmüş? Bir yüzleşme bu retrospektif. Ama retrospektifin ötesinde Fikriye'ye teşekkürümdür.” Sergide ayrıca Aydoğdu'nun 1970'lerden itibaren tutmaya başladığı resimli günlükleri ve heykelleri de yer alıyor. Kırmızı, 23 Ocak'a kadar görülebilir.

Suriyeli şair Adonis ile ortak sergi açacaklar

86 yaşındaki Suriyeli şair Adonis ve Habip Aydoğdu, Eylül 2016'da İzmir Folkart Sanat Galerisi'nde birlikte sergi açacaklar. “Dizeler ve Renkler” adını taşıyan serginin hazırlıkları için Adonis, 2,5 ay önce Aydoğdu'nun Ankara Batıkent'teki atölyesine konuk oldu. Adonis, Aydoğdu'nun resimlerini uzun uzun seyretti, resimlerine şiirsel müdahalelerde bulundu. O şiirli tuvallerden biri ‘Kırmızı' sergisinde yer alıyor (yanda). Aydoğdu ise Adonis Günlükleri tuttu. O deftere ressam çizdi, şair yazdı. İki sanatçı daha sonra İzmir'de bir hafta vakit geçirdiler. Aydoğdu, Adonis ile tanışmalarını şöyle anlatıyor: “İki sene önce İzmir'de karma bir sergiye üç resim vermiştim. Adonis de o günlerde İzmir'de şiir günlerine davetliymiş. Plastik sanatlara ilgili biri. Nereye giderse gitsin, kendini müzede, galeride buluyor. Resimlerimi beğenince üç kitabını imzalayıp gönderdi, ben de gönderdim. Aradan bir yıl sonra bu proje için bir araya geldik. Defteri birlikte tuttuk, müthiş şeyler yazdı. Coğrafya birlikteliğimiz de var. Kendisi Cizre'nin 15-20 km aşağısında doğuyor.” Defterin tıpkıbasımı, sergi ve kitap olmak üzere üç ayaklı tasarlanan “Dizeler ve Renkler” sergisi, Folkart'ta üç ay açık kalacak.

8 Aralık 2015 Salı

Nadir Sarıbacak, ZAMAN'a konuştu: Kelimelerden korkar hale geldik, sansürleyenler de sağ olsun!

Sadece kendi kuşağının değil, sinemamızın yetiştirdiği en iyi oyunculardan biri Nadir Sarıbacak.

Rolünün büyük ya da küçük olması fark etmeksizin hangi karaktere bürünse ‘bunu ondan başkası bu şekilde oynayamazdı' dedirtiyor. Gişe Memuru'na birkaç dakika misafir olmasına rağmen filmden sonra “Hacılara nasıl giderim?” diyaloğu dillere düştü. Yozgat Blues'daki radyocu Kamil karakteri akıllara kazındı. Çetin Sarıkartal'ın öğrencisi, Semaver Kumpanya'da pişen yeteneklerden Nadir Sarıbacak, Uzak İhtimal ile başlayan sinema yolculuğunda Altın Lale, Altın Koza ve şimdi de Altın Portakal ödüllerini aldı. Sarmaşık filmindeki Cenk karakteriyle Altın Portakal'a uzanan Sarıbacak ile canlı yayında sansürlenen ve şimdiden ödül tarihine geçen ‘Bizi kardeşlik ve muhabbet kurtaracak' konuşmasını, sinemayı, televizyonu ve tiyatroyu konuştuk.

‘Bizi kardeşlik ve muhabbet kurtaracak' dediniz, herkesi duygulandırdınız. Nerden çıktı bu konuşma? Bir hazırlığınız var mıydı?

Söylemek istediklerim kafamda az çok belliydi ama orada kendimi bıraktım. Şu anda memleket olarak muhabbete ihtiyacımız var. Bin parçaya bölündük, böldüler. Siviller öldürülüyor, askerler, polisler ölüyor. Bizi bir araya getiren birşeyler söylemek istedim. Benim gerçekten çok farklı arkadaşlarım var ben onları gerçekten aşk derecesinde seviyorum. Onları öyle oldukları için seviyorum, kendi konumlarında seviyorum. Bizi dertleşmenin, muhabbetin kurtaracağını söylemek istedim. Bunların ne kadarını söyleyebildim tam hatırlamıyorum.

Canlı yayında konuşmanızın sansürlenmesiyle ilgili ne söylersiniz? 'Sansürlük' ifadeleriniz mi vardı?

Kardeşlik ve muhabbet üzerine birkaç birsey soylemek istemiştim, söyledim de şükür. Fakat yayın gaIiba endişeIendi ve konuşmanın sonu kesiIdi. KeIimeIerden korkar haIe geIdik. Ama olsun, bence yapanIarın da canı sağolsun."

Sizi hep ‘mülayim' rollerde izlemiştik. Sarmaşık'taki Cenk karakteri filmografinizde çok farklı bir yerde duruyor. Bu rol, önümüzdeki süreçte size nasıl kapılar açar?

Bu sonucu düşünerek çalışmadım. Televizyon ya da sinema, her rolüme aynı hassasiyetle çalıştım. Tolga bunu teklif ettiğinde Cenk beni heyecanlandırdı, benim hep merak ettiğim, beni zorlayacak ve oynamak istediğim bir karakterdi.

Televizyon dizilerinde yer alan oyuncularda imaj kaygısı oluyor ister istemez; ‘seyirci nasıl bakar' diyebiliyorlar. Bu yönüyle sizi rahatsız eden bir şey oldu mu Cenk'te?

Hayır. Tam tersine, Cenk'te farklı bir role girmem şimdiye kadar üzerime yapışan bazı elbiseleri yırttı, algıyı da kırdı. Oyun alanımı genişletti.

Bu imajdan kurtulmak için de fırsat oldu öyleyse…

Evet. Ama sadece bu niyetle hareket edilemez. Senaryoyu okuyunca karnının içinde ‘Bunu gerçekten oynamak istiyorum' demen yeterli. İlla ki ‘Bu çok değişik bir karakter, bunu oynayayım' demedim. Karakterin beni zorlaması cezbetti.

Meydan okumak mı var işin içinde?

Hayır. Meydan okumak yanlış bence. Öyle iş yapamayız, film çekemeyiz. O zaman oyuncunun hırsı da görünür. O kötü bir şey. Sadece bu rolü merak etmen, seni heyecanlandırması önemli. Oyuncu zaten hevesinden oynar, bu hevesle de başlıyorsun işe.

‘KENDİ KUŞAĞIMDAN YÖNETMENLERLE DAHA RAHAT ÇALIŞIYORUM'

Tolga Karaçelik ile iki filmdir çalışıyorsunuz? Nasıl onunla çalışmak?

Aslında bizi iki değil, dört filmdir birlikte çalışıyoruz. Rapunzel diye bir kısa film çektik onunla. Benim son kısa filmimdi, ondan sonra kısa filmlerde oynamama kararı aldım. Bir de biz Gevende grubunun Çelik Çomak adlı müzik klibinde çalıştık. Sonra Gişe Memuru'nda misafir oyuncu olarak yer aldım ve şimdi Sarmaşık'ta çalıştık. Arkadaşlığımız daha eskidir.

Peki bu arkadaşlık filme nasıl yansıyor? Daha mı iyi anlaşıyorsunuz yoksa birbirinizi hırpalıyor musunuz?

Herkes kendini bilirse sorun çıkmıyor. Ben kendimi bildiğimi düşünüyorum ve onun alanına girmiyorum. Kendi kuşağımla çalışmak çok kolay, çünkü arkadaşlık artıya dönüyor, dertleşebiliyorsun, alternatif sunabiliyorsun. Hocalık makamı bazen yorabiliyor oyuncuyu. Çünkü hocalık makamında yani ustalarla çalışırken fazla uzatamıyorsun meseleyi. Ama Tolga'yla biz arkadaşız, dertleşiyoruz, geziyoruz, birbirimizle rahat konuşuyoruz, tartışıyoruz, kavga da ediyoruz yeri geldiğinde. Bunlar yaptığınız işi iyi bir yere götürüyor.

Filmde oyuncu kadrosunun bireysel ve karşılıklı performansları çok iyi. Birlikte ön çalışma süresi mi uzundu, gemide mi zaman geçirdiniz, nasıl hazırlandınız?

Birincisi, kast seçimi çok iyiydi. İkincisi senaryo çok iyiydi. Senaryo iyi olunca oyuncuları da oynatıyor. Bizim uyumumuzu sağlayan senaryonun iyi olmasıydı. 19-20 günde çektik, birlikte takıldık, o dokuyu anladık. Zaten dar alandayız, meselenin hızlanmasını sağladı. Bir de Tolga gemicilik diline çok vâkıf.

Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem gibi ustaların yanı sıra Mahmut Fazıl Coşkun ve Tolga Karaçelik gibi başarılı genç yönetmenlerle de çalıştınız. Sinemamızda oyuncu-yönetmen ilişkileri nasıl ilerliyor günümüzde?

Bunu değerlendirirken gişe filmleriyle yönetmen sinemasını ayırmamız gerek. Gişe filmlerinde daha profesyonel bir süreç var; sözleşme, kast, deneme çekimi, parası belli vs. Ama yönetmen sinemasında, yönetmen ya senarist ya da senaryoya çok hâkim, yapımcı ya kendisi ya da çok yakın arkadaşıdır; oyuncu da böyle işte. Ya çok iyi bildiği oyuncuyla çalışıyor ya da yeni tanışmışsa arkadaş olabileceği oyuncuları seçiyor. Bu şekilde olunca daha güzel bir ilişki oluyor; bir masterclass gibi.

Uzun yıllar Semaver Kumpanya'da oynadınız, hala da fırsat buldukça tiyatro yapıyorsunuz. Bundan sonra tiyatroda farklı işlerde görecek miyiz sizi?

Semaver Kumpanya güzel bir dönemdi. Ama sonra kendi hayatında başka dönemlere geçiyorsun. Ben anlatım üzerine kafa yormak istedim. Prodüksiyon tiyatrosu değil de biraz daha laboratuvar olarak görmek istedim. Çünkü acelem yok, sürekli oyun çıkarma isteğim de yok. Seyyar Sahne'de Celal Mordeniz'in Tehlikeli Oyunlar'ını izledim, onlar Tiyatro Medresesi'ni kurunca dâhil oldum. Sonra Yeraltından Notlar'ı oynadım, oynuyorum. Ama bundan sonra yeni bir oyun yapacağım zaman hem kendi öğrencilerimi hem yakın arkadaşlarımı dâhil etmek, yine Celal Mordeniz'le çalışmak istiyorum. Ki bu anlatı laboratuvarını devam ettirelim. İkna olmadığım bir tekstin içine dâhil olmak istemiyorum.

Sahneden bağımsız olarak, birkaç tiyatrocunun bir araya gelip kurduğu bağımsız tiyatrolar var. İlerisi için öyle bir düşünceniz var mı?

Şu an ihtiyaç duymuyorum ama gerekirse yapabiliriz. Seyyar Sahne var şu anda, onları çok seviyorum, onlarla devam edebilirim.

Televizyonda oynadığınız rollere bakınca, küçük roller olarak başlıyor sonra karakteriniz bir anda dizinin en önemli karakterlerinden birine dönüşüyor. Neden böyle? Senaryo mu baştan öyle yazılıyor yoksa sizdeki ışığı sonradan mı fark ediyor senaristler?

Kafam biraz geç açılıyor, ondandır. Gerçekten böyle. İlk birkaç bölüm karakteri anlamaya çalışıyorum, sonra açılıyorum. Aslında en başta da ne istediğimi biliyorum. Fakat ona ulaşana kadar biraz zaman geçiyor. Ama sinemada öyle değil. Zaten üç ay önce başlıyorsun çalışmaya, sete geldiğinde kafanda her şey hazır oluyor. Ama dizide işler hızlı ilerlediği için rolünü bulman bir ay sürüyor.

SUNDANCE'TEN DÖNDÜM, İNGİLİZCE DERSİNE BAŞLADIM

Kış Uykusu ve Sarmaşık ile Cannes ve Sundance'a gittiniz, dünya sinema sektörüne açıldınız diyebiliriz. Oralarda uluslararası bir etkileşim oldu mu, projeler, teklifler vs.?

Dil problemi olduğu için çok etkileşimde bulunamadım. Yani uluslararası bir adam değilim hâlâ. Uluslararası arkadaşlarım, uluslararası ilişkiler kurdular ama ben bir köşede yerel bir adam olarak izledim festivalleri. Ama her festival dönüşü, ‘Bu sefer dil meselesini halledeceğim' dedim. Bu yıl bir hocayla İngilizce çalışıyorum. Sadece yeni projeler, teklifler için değil; yeni insanlarla tanışmak, sinema konuşmak için. Avrupa sinemasını çok istiyorum, seviyorum. Onun için de hazır olmak istiyorum.

İlerisi için bir programlama var öyleyse dünya sineması için…

Evet, var. Festivallerde bir köşede yalnız kalmanın sonucu olarak böyle bir karar aldım. Ya festivallere gitmeyeceğim ya da İngilizceyi öğreneceğim. Sundance'te festivalden önemli bir kadın geldi ve “Sizinle oyunculuk, sinema konuşmak istiyorum” dedi. Ama tabii ki yanımdaki arkadaşa söylüyor, çünkü ben onu anlamıyorum. “Belki seneye de Sundance'e geleceksiniz. Lütfen konuşalım” dedi. Öyle bir söyledi ki, İstanbul'a dönünce hemen İngilizce derslerine başladım.

6 Aralık 2015 Pazar

Ara Güler ile Picasso Antalya'da buluştu

4 Aralık 2015, Ara Güler, dünyaca ünlü ressam Picasso'yu 1971'de İspanya'daki atölyesinde fotoğraflamıştı.

Sonra bir daha görüşemediler. Picasso, 1973'te öldü. İki dev sanatçı, yaklaşık 45 sene sonra Antalya'da buluştu. 16 Eylül'de sessiz sedasız açılan Antalya Kültür Sanat, ilk sergisinde Güler ve Picasso'nun eserlerini bir araya getiriyor.

Bugünlerde Türkiye'nin neredeyse tüm kültür-sanat basını Antalya'da. Önce 17 Kasım'da başlayan Antalya Uluslararası Piyano Festivali için yazar-çizer-muhabir takımı şehre iniş yaptı, ardından sinemacılar Altın Portakal için yola düştü. İki buçuk ay önce ise şehirde sessiz sedasız bir sanat merkezi açıldı. İlk sergisinde iki dev sanatçı; Pablo Picasso ve Ara Güler'i buluşturan Antalya Kültür Sanat'ın (AKS) resmi açılışının yapılacağı günlerde Dağlıca'da 16 asker şehit düşünce AKS'nin ve dolayısıyla serginin açılışı ertelenmiş, yerel çaplı küçük bir tören düzenlenmişti. Geçtiğimiz salı günü ise butik bir açılış gerçekleşti ve İstanbul'da kalan diğer gazeteciler bu sergiyi görmeye gitti.

Bu kadar sanat gazetecisini aynı anda bir araya getiren Anadolu'da kaç şehir var? Bu bile, Antalya'nın ‘kültür ve sanat kenti' olma konusundaki kararlılığını gösteriyor. Fakat sanatın sadece ekim-kasım-aralık ayına sıkışması değil, tüm yıla yayılması önemli. Bu misyonu bundan sonra AKS göğüsleyecek. Daha 2,5 ayda iki sergiyi 7 bin 500 kişi gezmiş. Üstelik ziyaretçiler sadece yerli değil. AKS'nin bir misyonu da yılda 12 milyon turist ağırlayan Antalya'da, ticareti sahilden şehir merkezine taşıyabilmek. Bunu kısmen başarmışlar. Japon ve Alman turistler sergilere bir hayli ilgi göstermiş.

2016'da Andy Warhol geliyor

Picasso ve Ara Güler'den sonra ise şehre Andy Warhol sergisi gelecek. 17 Mart-28 Ağustos 2016 tarihleri arasında açılacak Warhol sergisi, Slovakya'nın ve Avrupa'nın en önemli özel koleksiyonlarından Zoya Müzesi koleksiyonundan derlenecek ve Warhol'un ikonik serilerini kapsayacak.

AKS'nin arkasında iki önemli kurum bulunuyor. Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) ve müzecilikte on yıllık tecrübeyi geride bırakan Suna-İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi. AKS'deki tüm sergilerin küratörlüğünü Pera Müzesi yürütecek. Pera Müzesi'nde, daha önce iki Picasso sergisi açılmıştı. İlki Mapfre Vakfı ile ikincisi İspanya Malaga'daki Picasso Vakfı ve sanatçının dünyaya geldiği müzeye dönüştürülen Picasso Evi Müzesi Koleksiyonu'ndan gelen bir seçkiyle. AKS'deki “Picasso: Kadın ve Boğa - Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisi için de yine müze evden 54 parça gravür ve baskı (1929-1964) geldi.

Picasso, kadın ve boğa...

Pablo Picasso, İspanya M·laga'da, Merced Meydanı'na bakan bu evde 1881'de doğdu. Çocukluğundan itibaren, annesi, iki kız kardeşi, iki teyzesi, bir büyükanne ve bir hizmetçiyle birlikte bu evde büyüdü, ailede kendisi dışındaki tek erkek babasıydı. Bu yüzden kadınlar, sanatçının hayatında önemli bir yer tutuyor. AKS'deki serginin en üst katı işte bu kadınlara ayrılmış. Bayan Rosengart, 1961'de evlendiği son eşi Jacqueline Raque, on yıllık hayat arkadaşı, son iki çocuğunun annesi genç ressam Claude, Paloma'nın annesi Françoise Gilot daima ilham perisi olur. Fakat hiçbir onunla mutlu olmaz, olamaz.

Bir alt katta ise boğa çizimleri sergileniyor. Picasso, M·laga'da geçen çocukluğu sırasında, boğa güreşlerine meraklı olan babası sayesinde boğalarla ilgilenmeye başlamış ve 1899'da ilk gravürü El Zurdo'dan itibaren, son yıllarına dek bu temayı eserlerinde işlemiş. Boğa, sanatçının hayatında öyle büyük bir yer tutar ki, Picasso'nun fotoğrafçılara boğa maskeleriyle poz vermeyi çok sever. Sergideki boğa gravürleri, daha görünüşüyle insanı korkutan boğaya sempatiyle, sevgiyle yaklaşmanızı sağlıyor. Özellikle kübizm etkisindeki t boğalara bakmaya doyamıyorsunuz…

Yaklaşık 2 bin metrelik bir alana sahip AKS'nin ikinci katında yer alan Ara Güler'in özel arşivinden derlenen “Işık ve Tarih: Ara Güler'in Gözüyle Antalya” sergisinde ise sanatçının Kaş, Patara, Xanthos, Myra, Pınara, Side ve Perge'de çektiği 40 fotoğraf sergileniyor. Antalya'ya ilk olarak Hayat dergisi için röportaj yapmaya gelen Ara Güler, o dönemde kentte havalimanı bile olmadığını hatırlıyor ve ilk izlenimini şöyle anlatıyor: “Antalya'ya her zaman sempatim olmuştur çünkü ışığı hem tatlıdır hem de sıcaktır. Ama sıcaklık bir felaket haline de gelebilir. Buna karşılık Antalya'nın özelliklerinden en mühim olanı etrafındaki harabelerdir, ama diyeceksin ki alt tarafı harabedir onlar. Hayır, onlar sadece harabe değillerdir. Onlar insanlarla konuşur; Bizans'tan beri, Roma'dan beri... O taşlar içinde bir hayat var. Akan bir su varsa sana bir şey mırıldanıyor.” Ancak, sanatçı, şimdiki Antalya'dan çok hoşnut değil. Niye olduğunu tahmin etmek zor değil.

Ara Güler, dünyaca ünlü ressam Picasso'yu 1971'de İspanya'daki atölyesinde fotoğraflamıştı. Sonra bir daha görüşemediler. Picasso, 1973'te öldü. İki dev sanatçı, yaklaşık 45 sene sonra Antalya'da buluştu. Elbette fiziki olarak değil, fakat her ikisinin de sanat aşkı ve ruhu o gün aramızda dolaşıyordu. Her iki sergi de 28 Şubat 2016'ya kadar açık kalacak.

Sinan Genim tasarladı

Antalya Kültür Sanat'ı, İstanbul'daki Pera Müzesi'ni de restore eden mimar Sinan Genim tasarladı. Bu yüzden olsa gerek Pera Müzesi'yle oldukça benziyorlar. Sergi salonları, merdivenler, devam eden sergiyle ilgili asansöre giydirilen sanat eseri konsepti bile aynı. Kalekapısı'nda kentin tam merkezinde yer alan Antalya Kültür Sanat'ın binası ATSO'nun eski yönetim yeri. 1971-2008 tarihleri arasında ATSO'nun kullandığı bina 2013'te yıkılmış ve 2014'ün ilk aylarında temeli atılmış. Dalgalanıyormuş hissi uyandıran görüntüsüyle dikkat çeken binanın dış cephesine, gökkuşağı renklerini taşıyan dikey borular döşenmiş. Genim'e boruların ne ifade ettiğini sorduk, güzel bir hikâye anlattı:

“Bu yapının cephesinde yer alan boruların bir insan veya insan grupları olduğunu düşünmenizi isterim. Beyaza veya siyaha boyanmış bu boruların çatıdan sokağa kadar dümdüz indiğini düşünün, bakınca ne görürüz, asker nizamı dizilmiş, hikayesi olmayan renksiz ve ruhsuz bir görüntü. Halbuki onların dalgalanmalarını, kendilerini özgürce ifade etmelerini sağladığımızda ortaya bir hareket, alışılmışın dışında bir görüntü çıkıyor. Daha ötesi eğer onları renklendirir ve kendilerini daha fazla ifade etmelerine sağlarsak burada bir hikaye var diye düşünüyoruz.

Bu boruların hepsi sıkı sıkıya arkalarındaki yüzeye, ait oldukları yere, var olmalarını sağlayan yapıya bağlılar. Bu bağlantılar gördüğünüz gibi birer kelepçe değil, kimi kısa, kimi dalgalanmaya imkan verecek kadar uzun ve dikkat etmediğinizde görülmez haldeler. Boruların birbirlerine değmeden özgürce dalgalanmalarına ve renklerini ifade etmelerine imkan veriyorlar. Eğer onların her rüzgârda sallanıp birbirlerine sertçe veyahut yumuşakça değmelerine olanak verseydik, birbirlerine zarar verir, boyalarının dökülüp paslanmalarına sebep olurduk.

Eğer yeterince sıkı sıkıya bağlı olmasalardı bir süre sonra yerlerinden kopup hem birbirlerine hem de çevrelerine zarar verebilirlerdi. Burada gördüğünüz düz borular hukuk, adalet, güvenlik gibi esnetilmeye müsait olmayan konuları, dalgalanmalar sanat, edebiyat, ticaret, sanayi gibi günün şartlarına ve dünyanın gelişimine uyumlu atılımları ifade ediyor. Düşüncede özgür, eylemde sınırlı olduğumuzun görsel bir ifadesi. Bu cephe düzeni bize gelişmiş bir toplumu hatırlatmalı. Herkesin birbirine saygı duyduğu, düşüncesinde ve yaşamında kendini istediği gibi ifade edebildiği, kimsenin bir diğerinin özgürlük ve düşünce alanına müdahale etmediği bir ülke... Amacımız çukurlarda toplaşmak yerine doruklarda birleşmek olmalı.”

‘AVM değil, sanat merkezi olsun istedik'

Sinan Genim, Suna-İnan Kıraç Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı İnan Kıraç, ATSO Başkanı Davut Çetin, Pera Müzesi Müdürü Özalp Birol.

Serginin açılışına Suna ve İnan Kıraç Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı İnan Kıraç, Sinan Genim, ATSO Başkanı Davut Çetin ve Pera Müzesi Müdürü Özalp Birol birlikte katıldı. Otuz bini aşkın üyeye sahip olan ATSO Başkanı Çetin, “Antalya'da böyle bir kültür sanat merkezi yoktu. Bu tür sergiler genelde İstanbul'da açılıyor. Biz Antalya'nın kültür ve sanatına yeni bir cephe açmak istedik. Kent merkezindeki binamızı gelir sağlayıcı bir projeye, sözgelimi AVM ya da iş merkezine dönüştürmektense, bir kültür sanat platformu olarak değerlendirmeyi tercih ettik.” dedi.

İnan Kıraç ise, “İstanbul'da on yıllık bir müzecilik tecrübemiz var. Aşağı yukarı 1 milyon 200 bin kişi sergilerimizi ziyaret etti. Vakfımız, on yılda yalnızca Pera Müzesi etkinliklerine 30 milyon lira ayırdı. Bu demek oluyor ki her gelen ziyaretçiden biz para almadık, cebine de 20 lira koyduk. Bu elbette böyle olacak, başka yolu yok. Fakat bu tür yatırımları bunu kaldırabilecek gruplar yapabilir. O nedenle ATSO Türkiye'deki diğer sanayi ve ticari odalarına örnek olacak. Başka bir şey daha söyleyeyim. Antalya Müzesi'ni yılda 71 bin kişi geziyor. Bu kadar eserin bir arada olduğu, böyle güzellikte bir müzeyi pazarlayamıyoruz. Avrupa'daki bu tarz bir müzenin kabul ettiği ziyaretçi sayısı yılda 3 milyondan başlıyor. Bu rakamlara ulaşabilmek için ATSO gibi kurumlara daha çok ihtiyaç var.” diye konuştu.

Kıraç, Kaleiçi'nin de önümüzdeki on yılda Antalya'nın en önemli bölgesi olacağını söylüyor. Bu konudaki vizyonu ise şöyle çiziyor: “Fransa Nice'te Kaleiçi'nden daha küçük bir bölgede, yılda 400 milyon dolarlık resim yalnız ABD'ye satılıyor. Dolayısıyla biz buraya sanatçıları, sanatseverleri getirebilmeliyiz. İleride burası sanatkarların yaşadığı bir bölge olacak.”

“Picasso: Kadın ve Boğa - Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisinden kareler...

3 Aralık 2015 Perşembe

‘Filmimizi televizyonda bile gösteremiyoruz'

İlk uzun metraj filmi Gişe Memuru ile dikkatleri üzerine çeken Tolga Karaçelik'in ikinci filmi “Sarmaşık” yarın vizyona giriyor. İlk gösterimini Sundance Film Festivali'nde yapan Sarmaşık, bir armatörün iflas etmesiyle 5 mürettebat ve bir kaptanın çalıştıkları gemide mahsur kalmasını anlatıyor.

Sarmaşık'ın farklı bir hikâyesi var, nasıl ortaya çıktı?

Ben bu senaryoyu 5-6 sene önce düşünmeye başladım. Arkadaşımın arkadaşı, bir kaptanın mahkemeye yazdığı mektubu çeviriyordu. Gemideki yağcıyı bıçaklamış ve şöyle diyordu: “Tamam ben suçluyum ama sizin hiç mi suçunuz yok?” Filmdeki olaya benzer bir durum yaşamışlar ve karaya çıkmalarına izin verilmemiş. Gemide uzun bir süre kalınca mürettebat arasında çatışma başlıyor. Ardından kaptan yağcıyı bıçaklıyor. Dinlediğimde hikâye bana çok çarpıcı geldi. Biraz araştırdım. Günümüzde de bu tür olaylar hâlâ yaşanıyor. Öyle arabayı bırakır gibi gemiyi bırakıp gidemezsiniz.

Gişe Memuru filminde o dünyayı tanımak amacıyla gişelerde memurluk yaptığınızı biliyoruz. Sarmaşık için böyle bir hazırlık süreci yaşandı mı?

Gemilerde yolculuğa çıktım. Uzun yol seferlerine katıldım, raspa yaptım ve gemicilerle konuştum. Gemicilerin kendine has dilleri ve davranışları vardır. Filmde kullandığım birçok argo sözcüğü oralardan aldım. Oyuncuya rolünü anlatabilmek için de o dünyayı tanımam gerekiyordu.

Sarmaşık'ın senaryosunu Gişe Memuru'nu çekmeden oluşturmaya başlamışsınız. Peki, neden çekim sıralamasında Sarmaşık ikinci sırayı aldı?

Evet, öyle oldu. Benim için hep böyledir. Şu anda bile yazdığım üç senaryo var. Gişe Memuru bir kutudan çıkma çabasıdır. Aslında benim de kutumdan çıkma hikâyemdir. Beni sinema adına en çok motive eden şey hikâyelerimin benimle olan tarafıdır. Kendime dokunmuyorsa yazabileceğimi düşünmüyorum. Sarmaşık mesela bu ülkede yaşamaya dair hissettiğim şeyler üzerinedir. Türkiye'deki iktidar mücadelesi üzerine çok kafa yordum.

Sarmaşık iktidar, hiyerarşi ve otorite üçleminde güçlü söylemlere sahip bir film. Hikâyenin altyapısını kurarken bu anlamda sizi besleyen kaynaklar nelerdi?

Yaşadığımız ülke sağ olsun çok fazla besliyor. Ben bunu yazdıktan sonra Gezi yaşandı ve yalnız olmadığımı gördüm. Benzer şeyleri düşünen insanların az olmadığını fark ettim. Sürekli bir müdahale ile karşılaşıyorsunuz. Bu durumda şunu hissettim; “İktidar işlevini kaybettiği zaman hiyerarşiyi ve o statükoyu devam ettirmek için neler yapar?” Gemi gitmiyorsa gemi değildir. “O zaman kaptanla ne yapacağız?” Benim için esas sorun buydu.

‘Beybaba' karakterinin yaşadıklarını iktidarı kaybetme korkusunun temsili sayabilir miyiz?

Sonuçta bir propaganda filmi çekmiyorum. O yüzden bütün karakterlerimi anlamak ve onlarla ilişki kurmak zorundayım. Ben kaptanı çok iyi anlıyorum aslında. Kaptanın derdi şu: Gemide hiyerarşi çok önemlidir. Bu yüzden de otoritesini kaybetme korkusu yaşıyor.

Filmi üç bölüm halinde sunuyorsunuz. Bu tercihinizin sebebini seyirciyi filmin gerçekliğinden çıkartmak olarak görebilir miyiz?

Sarmaşık'ı Samuel Taylor Coloridge'in Yaşlı Gemici şiiri üzerine kurdum. Bütün şiir bölümleri oradan geliyor. Hikâyesi kısaca şöyle: Bir gemi Londra'dan yola çıkar. Bir martı da gemiyi takip eder. Ama içlerinden biri martıyı öldürür ve gemiyi lanet vurur. Bir kişi kalır geriye. Gemiyi hayaletler basar ama yaşlı gemici kurtulmayı başarır. Her bölümün başındaki dizeler ona aitti. Seyirciyi gerçeklikten çıkartmak için değil, aksine seyirciyi sıkmadan zaman atlamalarını verebilmekti. Nefes aldırıp yeniden başlatmak istedim. Anlattığım şey kadar anlatma biçimine de önem veriyorum.

Türkiye'de sinema sektörüne gelecek olursak, bildiğiniz gibi bağımsız sinemaya kapılarımızı hâlâ tam açamadık. Siz yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası bazen umutsuzluğa kapılıyorum. Sarmaşık'ı 30 bin kişi mi izleyecek imkânsız, belki 20 bin. Ayrıca sadece Başka Sinema kapsamında vizyona girebiliyoruz. İzleyen herkesin sürükleyici ve izlemesi kolay bir film demesine rağmen ne yazık ki böyle bir durum var. Bu algıyı değiştirmemiz lazım. Bu da yapımcı ve yönetmenlere düşüyor. İnsanlara kendimizi tam anlatamıyoruz galiba. İzlenmek ve böyle bir şey de var demek zorundayız. Lüks bir şey sunuyoruz ve ilgi talep ediyoruz. Çok iyi yönetmenlerimiz var. Tanıtıma önem vermeliyiz ama tanıtım işlerini düzeltmemiz için de fona ihtiyacımız var. Biz çok az para kazanıyoruz. Ben mesela bu filmi borçlu bitireceğim büyük ihtimalle. Filmlerimizi televizyonda bile gösteremiyoruz.

NADİR SARIBACAK

‘Bütün oyuncular, çok iyi oynadı'

Filmde Nadir Sarıbacak ve Özgür Emre Yıldırım'ın oyunculuğu çok beğenildi ve her ikisi de ödül kazandı. Oyuncu seçiminizin bu kadar olumlu tepkiler almasını bekliyor muydunuz?

Nadir ve Özgür'ün iyi olmalarının dışında rollerinin bu kadar öne çıkmasının bir diğer önemli sebebi, diğer oyuncuların da çok iyi oynamalarıdır. Yazarken en çok üzerinde düşündüğüm karakterlerden biri İsmail karakteridir. Korkuyu o kadar çok yaşayan ve yaşatan bir insan ki rolü oluştururken de çok düşündüm. Baştan beri Cenk karakteri hep Nadir Sarıbacak'tı. Nadir benim 12 yıllık dostum. Ona hep benzer roller geliyor. Böyle bir karakteri çok güzel oynayacağını biliyordum. Ama Alper rolü için Erkan Koçak Köstendil'i düşünmüştüm. Kendisi de heyecanlıydı. Adana'daydı galiba o dönem olmadı. Özgür Emre geldi, iyi oynadı ve rolü aldı.

2 Aralık 2015 Çarşamba

Altın Portakal, iki ‘sultan'ı buluşturdu

52. Antalya Film Festivali, geçtiğimiz yıllardan farklı olarak, sadece Yeşilçam'ı buluşturmadı. Catherine Deneuve, Jeremy Irons, Kathleen Turner, Mena Suvari gibi dünya sinemasının yıldız isimlerini Antalya'ya getiren festivalin açılış gecesinde Fransız oyuncu Catherine Deneuve, Yaşamboyu Başarı Ödülü'nü sinemamızın ‘sultan'ı Türkan Şoray'ın elinden aldı.

Yarım asrı geride bırakan Antalya Altın Portakal Film Festivali, önceki akşam yapılan açılış töreni ile başladı. Yıllardır “Yeşilçam'ı buluşturan” Antalya'da bu yıl Catherine Deneuve'ün Türkan Şoray'ın elinden Yaşamboyu Başarı Ödülü alması, Türk ve dünya sinemasının iki ‘sultan'ının aynı karede yer alması, festivalin yıllardır düşlediği ‘yerelden evrensele' hedefine uygun bir fotoğraftı. Jeremy Irons, Kathleen Turner ve Mena Suvari'nin bulunduğu salonda Ayşen Gruda, Kayhan Yıldızoğlu ve Erden Kıral'ın Onur Ödülü alması da bir başka hoşluktu.

Kıyafet uygulamasının (dress code) sıkı tutulacağının haftalar öncesinden açıklanması ilk başta tepki çekse de kırmızı halıda işler yolundaydı. Türk ve dünya sinemasının yıldızlarının yanı sıra Yonca Evcimik'ten Fehmi Koru'ya kadar geniş yelpazeden konukları vardı açılış töreninin.

HER ŞEY 1 SAATTE OLDU!

Burcu Esmersoy'un sunduğu açılış töreni, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel'in konuşmasıyla başlayınca bir an “Eyvah!” dedik, bu kadar yeniliğe rağmen protokol konuşmaları devam mı edecek? Neyse ki Türel, konuşmasını makul sürede tuttu. G-20 dahil, Antalya'nın son dönemde ev sahipliği yaptığı ‘zirveler'den bahseden Türel, geçtiğimiz hafta öldürülen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi'yi de ‘barış elçisi' olarak andı.

Geçtiğimiz yıllarda dört saati bulan festival törenlerine alışkın olduğumuz için önceki akşamki açılış töreninin sadece bir saat sürmesi sürpriz oldu. Anlaşılan o ki, ‘dünya festivallerine' öykünme gayreti sadece kırmızı halı şatafatı ve ‘dress code' ile sınırlı kalmamış, zamanın ekonomik kullanımına da dikkat edilmişti. Başkan'ın konuşmasının ardından bu yıl kaybettiğimiz sinemacılar, Saki Çimen'in bestelediği Tebessüm adlı şarkı eşliğinde yâd edildi.

“BU ÖDÜLÜ AYLAN BEBEK İÇİN ALIYORUM”

Yaşamboyu Onur Ödülü'nü jüri üyelerinden Şebnem Bozoklu'nun elinden alan Ayşen Gruda, ödülünü dünyanın dikkatini mülteci krizine çeken Aylan Bebek'e adadı. Yaşam Boyu Onur Ödülü verilen bir başka oyuncu Kayhan Yıldızoğlu, geçmişteki sansürden dert yandı. Erden Kıral ise festivalde ‘Yaşam Boyu Onur Ödülü' takdim edilen üçüncü isimdi. Festivalin ‘Yıldırım Önal Anı Ödülü' de Tijen Par'a emanet edildi.

Catherine Deneuve, Jeremy Irons ve Kathleen Turner ise gecede Yaşam Boyu Başarı Ödülü aldı. Ödül konuşmasına Türkçe başlayan Irons, “Baylar ve bayanlar hepinize iyi akşamlar. Antalya'da olmaktan çok mutluyum.” dedi, sonrasında ise İngilizce devam etti: “Ben çok şanslı bir mesleğin üyesiyim. Bir sesi olan mesleğin üyesiyim. İşine hissettiklerini yansıtabilen, dünyadaki her durumla ilgili hissettiklerini yansıtabilen bir mesleğin üyesiyim. Büyük ihtimalle hak ettiğimizden daha fazla saygı görüyoruz.”

Törenin kapanışını ise Catherine Deneuve ile Türkan Şoray yaptı. Ödülünü Şoray'ın elinden alan Deneuve, “Bu ödülü almaktan çok onur duyuyorum. Antalya'ya ilk gelişim. Çok mutlu oldum, beni onurlandırdınız. Hepinize çok teşekkür ederim.” dedi.

Festivalde bugün

Öncelikle şunu belirtelim. Festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nın jürisinde dün değişiklik oldu. Festival direktörü Elif Dağdeviren, ABD'li Elvis Mitchell yerine James Ulmer'in jüriye dahil olduğunu söyledi.

Türkan Şoray'ın yıllar sonra kamera arkasına geçtiği Uzaklarda Arama filminin özel gösterimiyle başlayan festivalin ulusal uzun metraj yarışmasında dün Muna, Çırak ve Kalandar Soğuğu filmleri gösterildi. Bugünün programında ise ‘Misafir' ve ‘Takım: Mahalle Aşkına' filmleri var.

Misafir'in söyleşisi, saat 12.00'deki gösterimin ardından AKM'de gerçekleştirilecek. Takım: Mahalle Aşkına filminin söyleşisi ise saat 18.30'daki gösterimin ardından AKM'de başlayacak.

Bugün ayrıca 2 Altın Küre başta olmak üzere pek çok ödülün sahibi olan başarılı oyuncu Kathleen Turner'ın masterclass'ı saat 13.00'te AKM'de izlenebilecek.