15 Ekim 2015 Perşembe

Plaza gölgesinde kalan insanlık

İş dünyasında var olmak için insanlar doğruluk, merhamet, diğerkamlık, hasbilik gibi pek çok duygudan taviz veriyor. Yalana, aşağılamaya, önyargıya tevessül ediyor. Ankara Devlet Tiyatrosu Şinasi Sahnesi'nde önceki akşam prömiyeri yapılan İspanyol yazar Jordi Calceran'ın Grönholm Metodu oyunu da plaza ‘profesyonelliğini' mercek altına alıyor.

Bir akşamüstü, şık bir plaza, büyük bir şirketin satış müdürlüğü pozisyonu için yapılan mülakatın son etabı. Görüşüne bakılırsa masanın etrafındaki dört kişi de işe talip. Ancak sıra dışı bu mülakat, bir ‘oyun'a dönüşüyor. Adaylar, dışarıdan toplantı odasına uzatılan zarflarla yönlendiriliyor. Her zarfta bir adaydan o pozisyona en çok kendisinin ihtiyacı olduğuna diğerlerini ikna etmesi isteniyor. Böylece sona kalan kişi görevi kapacak. Gelen ilk zarfta içlerinden birinin şirket elemanı olduğu bilgisi verilerek, bu kişinin bulunması isteniyor. Ayrıca, ‘herhangi bir nedenle toplantı odasından çıkan işe alınmayacak' şartı konuluyor. Böylece herkesin birbirinden şüphelendiği, ikna için yalan söylediği ve merhametsizce davrandığı bir döngü başlıyor.

Mesela Enriqua (Deniz Gökçe Yersel), “Eşimden ayrıldım, küçük çocuklarım var, işimi kaybetmek üzereyim, ayrıca kötü bir ilişki yaşadım ve depresyona girdim.” diyerek, işe ihtiyacı olduğuna diğerlerini inandırmaya çalışıyor. Bu aşamada oyunun tamamında baskın bir karakter olarak öne çıkan Fernando (Cüneyt Mete), kadının hikâyesiyle alay ediyor, küçümsüyor, aşağılıyor. Carlos (Ünsal Coşar) ve Mercedes (Nur Yazar), Enriqua'nın hikâyesine inanmayı tercih ediyor. Bir sonraki zarfta ise başka bir hikâye…

Sürpriz bir finalle sonlanan Grönholm Metodu, modern yaşamda iş bulmak için başkalarının ayağını kaydırma çabasına giren, yalan söyleyen, acılarıyla alay eden, empati yoksunu insanları sorguluyor. Bu arada ‘oyun'un kendisi de Fernando'nun özel hayatını didik didik edip, ona tuzak kurarak, bir çelişkiye sahne oluyor. Bu yönüyle seyirci, işe alımda kullanılan Grönholm Metodu'nun da bir yalan düzeneği olduğunu düşünmeye başlıyor. Bu haliyle Grönholm Metodu oyunu, çoklu okumaya açık.

Şinasi Sahnesi'nde önceki akşam yapılan oyunun prömiyerinde oyuncular Cüneyt Mete, Nur Yazar, Ünsal Coşar, Deniz Gökçe Yersel'in performansları uzun süre ayakta alkışlandı. Yönetmenliğini Sinan Pekinton'un yaptığı tek perdelik oyunda rahatsızlık veren tek şey, argo kelimelerin çok sık kullanılmasıydı. Kurgusu, sürükleyiciliği ve sürpriz finaliyle Devlet Tiyatroları'nın bu sezon en çok beğenilen oyunları arasına gireceğe benzeyen Grönholm Metodu, Şinasi Sahnesi'nde 31 Ekim'e kadar saat 20.00'de izlenebilir.

Oyuna adını veren Grönholm Metodu, İsviçreli bilim adamı Isaach Grönholm tarafından bulunmuş.

Hayatta kalmak için bir ‘Metot' daha…

Jordi Galceran'ın oyunu, İstanbul Kocamustafapaşa'daki Çevre Tiyatrosu'nda da yaklaşık 4 yıldır sahnede. Prömiyeri 21 Mart 2012'de yapılan, Semaver Kumpanya'nın hazırladığı oyun 23-24 Ekim'de saat 20.30'da izlenebilir. Metot adıyla sahnelenen oyunu Serkan Keskin yönetiyor. Sarp Aydınoğlu, Sezin Bozacı, Mustafa Kırantepe ve Serkan Keskin rol alıyor. Jordi Galceran'ın 2003'te yazdığı oyun, yazarına dünya çapında bir ün kazandırmıştı. Türkiye'de iki farklı yorum, iki farklı şehirde var. Ankaralılar Şinasi Sahnesi'nde, İstanbullular da Çevre Tiyatrosu'nda izleyebilir.

13 Ekim 2015 Salı

Köprüden görünmeyen Amerikan rüyası…

Amerikalı yazar Arthur Miller'in ünlü oyunu Köprüden Görünüş, sezonun iddialı yapımlarından. Oyun Atölyesi'nin sahnelediği yapımda, eserin Eddie karakterini Bülent İnal canlandırıyor. Televizyondan aşina olduğumuz İnal'ın ilk tiyatro deneyimi görülmeye değer.

“Onu dinlediğimden çok gözlerinin içine baktım. Doğrusu ne konuştuğumuzu güçlükle hatırlıyorum ama bana baktığında odanın nasıl bir karanlığa gömüldüğünü hiçbir zaman unutmayacağım. Gözleri bir tünel gibiydi.”

Amerikalı oyun yazarı Arthur Miller'ın Köprüden Görünüş adlı eserinden akıllarda kalan en çarpıcı replik bu. En azından bahsi geçen kişiyi canlandıran oyuncunun Bülent İnal olduğu düşünüldüğünde… Oyun Atölyesi'nin yeni oyunu ‘Köprüden Görünüş'ün saplantılı karakteri Eddie'nin odayı karanlığa gömen bakışları İnal'da fazlasıyla mevcut çünkü. Dizilerden aşina olduğumuz İnal, oyunda ‘tiyatro sahnesinde daha sık görürüz inşallah' dedirten bir performans sergiliyor. Hikâye ise göçmenlik, aşk, kıskançlık, tutku gibi konuların iç içe geçtiği bir dram.

Eddie, Brooklyn'de kendi halinde bir liman işçisidir. Hayatı ‘çok çalışıp evi döndürmekten' ibaret olan bu adamın çevresi tarafından bilinen özellikleri ise dürüst ve ahlaklı oluşudur. Fakat yıllar sonra bütün bu iyi hasletleri bir anda silinir gider. Eddie'nin herkesten hatta kendisinden bile sakladığı tutkusunu açığa çıkaran olaylar, İtalya'dan gelen uzak akrabanın, eşinin yeğenine âşık olması ile başlar. Çünkü Eddie de yeğen Catherine'e karşı karmaşık hisler beslemektedir. Eddie'nin, Catherine'e ‘büyüyeceğini hesap edemedim' sözleri ile belli belirsiz verdiği mesaj, genç kızın evden uçup gitme zamanı geldiğinde saplantıya dönüşür.

Aynı zamanda anlatıcı olan avukat rolündeki Alfieri (Kubilay Karslıoğlu) ete kemiğe bürünmüş bir vicdan gibidir Eddie için. Eddie'ye sürekli yanlış yolda olduğunu anlatmaya çalışır. Fakat tutkularının esiri olmuş bir adama ‘doğruyu anlatmak' yetmez.

Bu bir maharet mi bilinmez ama Köprüden Görünüş, ‘ben tiyatro eseriyim' diye bas bas bağıran yapımlardan değil. Arthur Miller'ın söylemek istediğini, lafı dolandırmadan veren berrak metnine, abartısız oyunculuklar –yeğen rolü için aynı şeyi demek çok mümkün olmasa da- ve sade bir dekor ile müzikler eklenince ortaya sinema tadında, izleyiciyi hiç sıkmadan oyunda tutan 110 dakikalık bir performans çıkmış.

Rüya kâbusa dönüşürken…

Köprüden Görünüş'ü, aşk-tutku-kıskançlık üçgeni ile örülü klasik bir dramdan ayıran şey oyunun isminde saklı. Olayın geçtiği semt, Brooklyn Köprüsü'nün altındaki Red Hook. Semtin varlığından sadece orada yaşayanlar haberdar. Bir de köprüden gelip geçenler biliyor. O da başlarını o yöne doğru çevirirlerse… Semtin nüfusunun çoğu Amerikan rüyasının peşinden gelen İtalyanlar. Sıradan Amerikalılar ise bu yeni misafirleri ya üçüncü sayfa haberlerinden ya da kulaktan kulağa dolaşan hikâyelerden tanıyor.

Köprüden Görünüş'ün iskeletini Miller'ın avukat bir arkadaşından dinlediği gerçek bir olay oluşturuyor. Rüyanın kâbusa dönüşmeye başlaması önce evlerin içinde hissediliyor. Tıpkı Eddie ile eşi Beatrice'in evliliğinde olduğu gibi. Buram buram bunalım kokan eve nefes aldıran yeğen Catherine'in (Nazlı Bulum) varlığı mühim o yüzden. Beatrice'in iki İtalyan akrabasının Brooklyn'e gelmesi ve bunlardan birinin Catherine'e âşık olması, yeğenin evdeki ‘mühim' varlığını tehlikeye atıyor. Ve Eddie'nin durağan hayatına hiç olmadığı kadar aksiyon geliyor. Keşke hiç gelmeseydi dedirten türde bir aksiyon… Sahnede gerçek bir hayat ve inandırıcı bir performans görmek isteyenler, ajandasına Oyun Atölyesi için bir tik atabilir.

10 Ekim 2015 Cumartesi

Çağın ‘Taş Kıranlar'ı

Fransız ressam Gustave Courbet'nin 1849'da yaptığı ‘Taş Kıranlar' tablosuyla aynı adı taşıyan sergi, Çukurcuma'daki Block Art Space'te açıldı. Köylü sınıfının maruz kaldığı zorlu, hatta gaddar gerçeklikleri tasvir ettiği için anıtsallık atfedilen tablo ve o tabloyu referans alan Güney Afrikalı genç sanatçı Nicky Broekhuysen acaba bugüne ne söylüyor?

Fransız ressam Gustave Courbet (1819-1877), gerçekçilik akımının en önemli temsilcisiydi. Yaşadığı çağı resmetti. Fakat, ‘Taş Kıranlar', ‘Köyün Genç Kızları', ‘Ornans'ta Cenaze Töreni' gibi tabloları o dönem için beklenmeyen bir tarzdı, bu yüzden ağır eleştiriler almıştı. Eleştirmen Kaya Özsezgin'in belirttiğine göre özellikle Taş Kıranlar ve cenaze töreni, ilk sergilendiğinde skandal olarak nitelenmiş, işçi sınıfının resme konu olması bayağılık olarak görülmüştü. Nihayetinde resim yüksek bir sanattı! Peki, Beyoğlu'ndaki Block Art Space'te açılan, Courbet'nin eserine gönderme olduğu ifade edilen ‘Taş Kıranlar' sergisi bugüne ne söylüyor? Güney Afrikalı genç sanatçı Nicky Broekhuysen'in, Türkçede ikili sayılar olarak tanımlanan 0 ve 1 rakamlarını kullanarak yaptığı yağlıboya el baskısı çalışmalarının, Courbet'nin yol kenarında taş kıran iki köylüyü resmettiği tablosuyla ilgisi ne?

2004'ten beri Berlin'de yaşayan ve artık her şeyin yolunda gittiği şehirlerde değil, Şanghay, İstanbul, Beyrut gibi kaosun, hareketin yoğun olduğu kentlerde sergi açmayı tercih eden Broekhuysen'a kulak verirsek, ‘Courbet, Taş Kıranlar resmiyle, sıradan insanların statüsünü yükseltti. Soylu sınıfı ile işçi sınıfını yüzleştirdi ve aynı seviyeye getirdi. Ve elbette statükonun çözülüşünü resmetti. Bir sanatçı olarak o dönemde yaşananlardan etkilendiği için bunu yaptı.' Broekhuysen'a göre Courbet'nin tavrı, günümüz sanatçısını da çok iyi temsil eden bir şey. Diyor ki: “Hepimizin böyle bir görevi olmalı. Taş Kıranlar adı, resimde kullandığım teknikle de çok uyuyor. 2006'da keşfettim bu tekniği. 1 ve 0 benim için bir dil, aslında bütün dünyanın kullandığı bir dil. Dijital çağda yaşadığımız için tüm devinimlerin temelinde sıfır ve bir var. Ekonomiden bilgisayar programcılığına her türlü veriyi, bilgiyi temsil ediyor bu rakamlar. Sağlam bildiğimiz temellerin sağlam olmaması gerektiğini, değişebilir, kırılabilir, tekrar yapılabilir olması gerektiğini savunuyorum. Nitekim, bu tekniği kullanmaya başladığım dönem; dünya ekonomisinin sarsıldığı, Arap Baharı gibi savaşlarla sistemlerin yıkılıp yeniden kurulduğu bir dönemdi. O yüzden Taş Kıranlar buna çok güzel bir referans. Çok sağlam olan bir şeyi kırıp tekrar yapıyorsunuz. Benim yapmaya çalıştığım tam da bu.”

Sanatçının da dediği gibi hayatımızdaki hiçbir şey sabit değil, sistemler, yapılar, fikirler, inançlar sorgulanabilir, değişebilir, dönüşebilir ve yeniden inşa edilebilir. Bu yüzden olsa gerek sanatçı eserlerinde yığın formunu sık kullanıyor. Çünkü insan iki şey için bir şeyler yığıyor. Ya üretmek ya da kurtulmak için... Taş Kıranlar sergisi, 15 Kasım'a kadar açık. (www.blokartspace.com)

8 Ekim 2015 Perşembe

Geride ‘buruk bir acı' bıraktı

Edebiyatımızın en önemli kadın şairlerinden Sennur Sezer, dün sabah 72 yaşında hayatını kaybetti. Yayıncılık sektöründeki üretkenliği ile de tanınan Sezer, Yeşilçam klasiklerinden ‘Buruk Acı' şarkısının söz yazarıydı. Fakat o sözler hep ‘Türkan Şoray'a ait diye bilindi. Sezer'in cenazesi bugün Teşvikiye Camii'nden kaldırılacak.

Türk edebiyatı dün bir kadın şairini kaybetti. Şair, yazar Sennur Sezer, eşi Adnan Özyalçıner'le birlikte yaşadığı evde hayata veda etti. Sezer'in cenazesi, bugün Teşvikiye Camii'nde kılınacak ikindi namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

Edebiyatımızın en önemli kadın şairlerinden biri olan Sennur Sezer, şairliğinin yanı sıra edebiyat ve edebiyat tarihi alanında da eserler verdi. Sezer, gerçek ve müstear adıyla sinemamızda senaryolar kaleme aldı. Çeşitli ansiklopedi ve antolojilerin oluşturulmasında payı bulunan Sennur Sezer, gençliğinde Taşkızak Tersanesi'nde çalışırken başladığı politik mücadelesini ömrünün son gününe kadar sürdürdü.

12 Haziran 1943'te Eskişehir'de doğan Sennur Sezer, 1959'da İstanbul Kız Lisesi'nin ikinci sınıfından ayrıldıktan sonra Taşkızak Tersanesi'nde çalışmaya başladı. 1965 yılında Varlık Yayınları düzelticiliğine geçti. 1967 yılında Adnan Özyalçıner ile evlendi. 1982 yılına kadar çeşitli yayınevlerinde ve ansiklopedilerde düzelticilik, metin yazarlığı yaptı.

‘ŞİİRİN YORULMAZ İĞNESİ'

Deneme ve çocuk kitapları da kaleme alan Sennur Sezer'in başlıca şiir kitapları şöyle: Gecekondu (1964), Yasak (1966), Direnç (1977), Sesimi Arıyorum (1982), Kimlik Kartı (ilk üç kitap, 1983), Bu Resimde Kimler Var (1986), Afiş (1991), Kirlenmiş Kâğıtlar (1999), Bir Annenin Notları (Seçme Şiirler 2002), Dilsiz Dengbej (2001), Akşam Haberleri (2006), İzi Kalsın (2011). Ayrıca, Sezer'in 2001'de yayımlan Az Masraflı ve Kolay Yemekler adlı bir de yemek kitabı bulunuyor.

Bir arşiv hatası

Sennur Sezer, eşi Adnan Özyalçıner'in ‘Buruk Acı' isimli romanından aynı adla 1969'da sinemaya uyarlanan ve Türkan Şoray, Tanju Gürsu ile Muzaffer Tema'nın başrollerini paylaştığı film için yapılan Buruk Acı şarkısının söz yazarıydı. Ancak bir yanlışlık sonucu TRT arşivine söz yazarı olarak Türkan Şoray'ın adı kaydedilmişti.

Gurbet içimde bir ok, her şey bana yabancı?

Hayat öyle bir han ki, acı içimde hancı?

Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı

Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı?

Yıllar yılı gönlümde bir gün sabah olmadı?

Bu ne bitmez çileymiş, neden hâlâ dolmadı

Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı

Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.

Sennur Sezer, 4 Ekim Pazar günü Dağlarca Şiir Ödülü'nün toplantısına katılmıştı.

Metin Celal (Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı)

“Sennur Sezer, Türk şiirinin toplumcu damarının yaşayan en önemli ustalarından biriydi. Çok önemli konuları olduğu kadar hayattan ince ayrıntıları da toplumcu bakışı ve kendine has söyleyişi ile ustalıkla şiirlerine konu edindi. Çağdaş Türk şiirinde “kadın şair” denilince akla gelen en önemli iki addan biriydi. Sennur Sezer, sadece şiiriyle değil bir şair olarak toplum içinde duruşuyla da iyi bir toplumcuydu. Toplumsal olaylarda sorumlu bir aydın olarak her zaman tavır almış, Mücadelenin en ön saflarında yer almıştır. Yazarların örgütlenmesi ve haklarının takibi konusunda çok önemli katkıları vardır. Yazar örgütlerinde yıllarca görev yapmıştır. İyi şair, sorumlu aydın olmasının yanında onlarca yıldır yayıncılığımıza ve kültür-sanat gazeteciliğimize de büyük emek vermiştir. Editör, redaktör, düzeltmen olarak, derlediği kitaplarla yayıncılık sektörünün çalışkan bir emekçisiydi. Tüm bunların yanında her zaman dostluğunu özleyeceğimiz bir ablamızdı. Türk şiiri de, yayıncılık ve gazetecilik sektörleri de eksikliğini her zaman hissedecek, dostları özlemle anacaktır.”

Asuman Susam (Şair)

“Hem şaşkınım hem çok üzgün. Sennur Sezer, yalnızca şiiriyle değil edebiyatın diğer alanlarına dair verimleriyle de düşün emeği ile de çok özel ve önemli bir isim. Toplumun vicdanı ve belleği olmuş bir şair. Hepimiz geçip gideceğiz bu dünyadan. Önemli olan bıraktığımız ses. Sennur Sezer, şiirlerine bıraktığı seste hep yaşayacak. Hep kıymetle. ‘Nehrin denize kavuşuvermesi/ orda fırtınaların dindiği yerde' Sennur Sezer...”

Ahmet Büke (Yazar)

“Şennur Sezer denince aklıma önce çıplak emek geliyor. Yaralı, bir yanı üzgün ama öteki yanı -sol yanı- çok umutlu, militan ve doğurgan. O bir kalem işçisiydi. İyi şiirler, iyi mektuplar, güzel öyküler yazdı. Belki farkında değiller ama şimdi yazan, çizen gençlerin üzerinde Adnan ağabey ile büyük emeği var. Rahmetli dedem, bir ölüm olduğunda, üzülmeyin dinlendi, derdi. Evet, Şennur Sezer şimdi dinleniyor. Bir testide dinlenen serin bir su gibi artık.”

Adnan Özer (Yazar)

“Sennur Abla ile çok eskiden tanışıyoruz. 1978 olması lazım. Fikirlerimiz çatışırdı ama birbirimize olan sevgi ve saygımız hiçbir zaman eksilmedi. Çok çalışkan bir insandı. İşçi kesimine de yakın olduğu için yazma çizme işini kol emeği olarak görürdü. Hiçbir zaman ünlü olayım, çok para kazanayım diye düşünmedi. O kuşakta öyle bir zihniyet yoktu. Edebiyatı inandığı için yapardı. Halka yakın bir şairdi. Bu tür şair ve yazarların halka edebiyatı sevdirmede pedagojik bir özelliği var. Son emekçi yazarlardan biriydi. Ama şiiri biraz gölgede kalmıştır. Gülten Akın'ın gölgesinde... 1980 öncesinde edebiyat ve sanat iç içeydi. Ondan sonra tam tersi tarafa savrulunca Sennur Sezer gibi isimler gözden düştü. Bir de şiir için iyi çalışmalar yapılmıyor, amatörleşme var. Biz de bunun içindeyiz. Ben de dergi çıkardım, kabahatin büyüğü değil, ama küçüğü bende. Şimdi şiiri çok tartışılacak ama bunun kıymeti yok tabii.”

6 Ekim 2015 Salı

Arnavutluk'ta Osmanlı kitabesi tartışma konusu oldu

Arnavutluk'un Lezha (Lej) şehrindeki kaleye Osmanlı zamanında konulan kitabenin yeniden yerine yerleştirilmesi ülkede tartışmalara sebep oldu. Kimi uzmanlar, yapının Osmanlı değil, İlirya zamanından beri var olduğunu savundu, kimi de ‘Bu bilgi bilimsel olarak kanıtlanmadı' dedi.

Arnavutluk'un Lezha (Lej) şehrindeki kaleye Osmanlı zamanında konulan kitabenin yerine yeniden yerleştirilmesi ülkede tartışmaya sebep oldu. Kalenin Osmanlılar tarafından inşa edildiğinin belirtildiği kitabeye tepki gösteren bazı uzmanlar, bu yapının İlirya zamanında da var olduğunu savundu. Arnavutluk Kültür Bakanı Mirela Kumbaro, ülkedeki Osmanlı izlerinin de kendilerine ait olduğunu belirterek, “Arnavutluk'un bir açık hava müzesi olması çok büyük bir şansıdır. Görevimiz, tarihi eserleri gizlemek değildir.” dedi. Kültürel meselelerle yakından ilgilenen milletvekili Auron Tare, “Biz istesek de istemezsek de bu taş tarihimizin bir parçasıdır. Kalenin İliryalılar tarafından inşa edildiği bilimsel olarak ispatlanmadı. Dolayısıyla bu taş kalenin bir parçasıdır ve orada durması gerekiyor.” dedi. Tarih profesörü Ferid Duka ise, “Sırbistan ve Macaristan, Hıristiyan olmalarına rağmen Osmanlı izlerini koruyor ve turizm açısından da kazanıyor. Biz de Osmanlı izlerini bir miras olarak değerlendirmeliyiz.” ifadelerini kullandı. Kitabe, 1970 yılında Prof. Frano Prendi tarafından arkeolojik kazı sırasında bulunmuştu.

3 Ekim 2015 Cumartesi

‘Özdemir Asaf'a kültür terörizmi uygulanıyor'

Türk şiirinin ustalarından Özdemir Asaf'ı anlatan “Bir Usta Bir Dünya: Özdemir Asaf-Tüm dünyayı kucaklamak istedim; kollarım yetişmedi” sergisi önceki gün Caddebostan Kültür Merkezi'nde açıldı. Açılışa, şairin üç evladı; Seda, Olgun ve Gün Arun katıldı. Arun'lar oldukça doluydu. Hepsi yaşadıkları ‘kültür terörizmini' dile getirdi.

Özdemir Asaf'ın dört çocuğu var. Seda Arun ilk eşi Sabahat Selma Tezakın'dan. Gün, Olgun ve Etkin Arun'un anneleri ise Türkiye'nin ilk kadın fotoğraf sanatçılarından Yıldız Moran. Babasının evraklarını zaman zaman kitaplaştıran Seda Arun Bodrum'da yaşıyor, serginin açılmasında büyük emeği bulunan Olgun Arun İstanbul'da, Gün ve Etkin Arun ise yurt dışında. Kardeşler sergi vesilesiyle tekrar bir araya gelmiş ve bu birliktelik Özdemir Asaf'a ait 50 bin evrakın ortaya çıkmasını sağlamış. Olgun Arun, “Biz yaklaşık 10 bin evrak var sanıyorduk, 50 bine çıktı sayı.” diyor. Bir de Arun ailesi bugüne kadar çok dolmuş. Serginin açılışında, yaşadıkları kültür terörizmini dile getirdiler. Özellikle Seda Arun, “Söylemek istediğim bazı şeyler var. Bunları yazacaksanız konuşalım.” dedi. “Elbette” deyip başladık.

Nedir sizi bunca öfkelendiren?

Bunları hiç konuşmadım, ilk kez söylüyorum. İnternette Özdemir Asaf'a ait olmayan birçok şiirin altına imzası atılıyor ve paylaşılıyor. Gazeteci-yazarlar da bunu yapıyor. Bakın isim de veriyorum. Hıncal Uluç, Nazlı Ilıcak ve Ali Eyüboğlu. Bazı sitelere zaman zaman uyarı gönderiyorum, ama yanlışta ısrar ediyorlar. Üstelik kitap hediye ettiğim arkadaşlarım bile ısrarla paylaşıyor.

Hınca Uluç ya da Nazlı Ilıcak hangi şiiri yanlış yazdılar?

“Benim beş yaşım, on yaşım, on beş yaşım” diye bir şiir var. Çok uzun bir şiir. Doksan yaşına kadar devam ediyor. Bu şiir babama ait değil elbette. Ama internette şiirin altında babamın dört dizeden oluşan “Do” şiiri eklenmiş. Üstteki dört dizenin üzerinde bir isim olmadığı için diğer şiiri Do ile birleştiriyorlar. Nazlı Ilıcak da aynen alıp ‘Özdemir Asaf şiiri' diye yayınladı. Kendisine mail gönderdim, bir sonuç olmadı.

İnternetin maalesef böyle bir zararı var ve gittikçe bu sorun yayılıyor…

Hıncal Uluç da aynı hatayı yapıyor. Bir okurundan gelen “Sen bana bakma ben senin baktığın yerde olurum.” dizesini yazmış. Biliyorsunuz aslı, “Sen bana bakma ben senin baktığın yönde olurum.” şeklinde. Zaten şiirin ismi Yön. Hıncal Uluç'a da yazdım, cevap olarak “Özdemir Asaf'ın bütün şiirlerini biliyor musunuz?” dediler. Hadi gençler, yanlışlar yapıyorlar. Ya bu büyükler!

Şiirlere neden bu kadar vakıf olduğunuzu anlamamışlar sanırım…

Evet ama bu benim sorunum değil... Özdemir Asaf'ın şiirlerinde kullanmadığı kelimeler var bir kere; ızdırap, gözyaşı, terk edilmeye dair şeyler… Izdırap verici sözcükleri kullanmıyor. Hırçın kelimeler olduğu için. Z ve Ç harflerini az kullanıyor. “Tüm dünyayı kucaklamak istedim, kollarım yetişmedi” diyen bir şair Özdemir Asaf. Şiirlerinin kendi içinde yumuşaklığı, ara kafiyeleri bulunuyor. Bakın bir olay daha anlatayım.

Ne çok dolmuşsunuz, bu olaylar sizi bayağı üzmüş…

Cihangir'de bir yemek için toplanmıştık. O toplantıda bir arkadaşımız Orhan Veli'den şiir okumak istedi. Okudu, ama o şiir Orhan Veli'nin değildi. Elimde delil olmadığı için o an itiraz edemedim. Bir hafta araştırdım, kim çıktı biliyor musunuz? Melih Cevdet Anday'ın Garip döneminde yazdığı bir şiir… Her şairin şiirinin bir müziği vardır, Orhan Veli'nin, Behçet Necatigil'in, Yahya Kemal'in, Özdemir Asaf'ın. Onu yakalamak gerekiyor.

Bu olay ne zaman oldu?

On-on sekiz yıl kadar önce. Nahit Hanım'ın sofrasında yaşandı. Biliyorsunuz Nahit Hanım, Orhan Veli'nin son sevgilisiydi. Cihangir'deki evinde toplanmıştık. Cuma günleri onun sofrası arkadaşlarına açık olurdu. Herkes tanıdığı arkadaşını getirir, tanıştırırdı Nahit Hanım'la. Genellikle şiir, resim, müzik severler yani sanatla ilgisi olan kişiler gelirdi.

Babanızla ilgili zaman zaman kitaplar hazırlıyorsunuz. ‘Sana Mektuplar', ‘Hidim' çok güzel bir kitaptı. Yeni bir çalışmanız var mı?

Var tabii, olmaz mı? Sana Mektuplar'da babamın yazdığı mektupları bir araya getirmiştik. Şimdi, babama yazılan mektupları topladım. Annesi, annem, ikiz kardeşi, Halikarnas Balıkçısı, Oktay Akbal, Avni Dökmeci, Lütfü Özkök, Orhan Aldıkaçtı… Bir kitaplık mektup var. Kitabın adını şimdilik söylemeyeyim. Yayınlanmasını istiyorum, inşallah olur.

‘BABAMA AİT 50 BİN EVRAK TOPLADIK'

Olgun Arun: “Biz dağınık bir aileyiz. Ben İstanbul'dayım ama ablam Bodrum'da, abim yurtdışında. Ailemizin bir kısmı İngiltere'de, bir kısmı Amerika'da. Sergi gündeme gelince, bu dağınık arşivi bir araya getirme süreci başladı ve bizim bilmediğimiz pek çok doküman ortaya çıktı. Babamın el yazmaları, bir defterin arasından çıkan tasarımları, çok önemli bir şiirin ilk yazıldığı hali, çalışma defterleri, 1970 yılında çıkan bir kitabın, şiirin aslında 1945'te yazıldığını anlamamız gibi pek çok bilgi… Sonuçta elimizde dijitale de aktardığımız bir külliyat oluştu. Biz 10 bin civarında bir evrak var sanıyorduk, 40-50 bine yakın doküman ortaya çıktı. O kadar geniş bir arşivi sergilemek mümkün olmadı tabii. Arşive özel bir site hazırlamayı planlıyoruz. Evrakların hepsini afişe etmeyeceğiz ama internette babama ait inanılmaz bir bilgi kirliliği var. Bunun önüne geçmek istiyoruz. Maalesef kendi değerlerimizi imha etmek üzerine kurulu bir sistem işliyor. Bazılarına IP adreslerinden ulaştık, uyarılarımızı yaptık. Ama devam ediyor. Müthiş bir mücadele içindeyiz. Manevi bir sıkıntı. Özdemir Asaf topluma mal olmuş bir şair. Herkesin ilgisi bizi mutlu ediyor ama dijital deformasyon, kültür terörizmi beni rahatsız ediyor açıkçası.

Ayrıca ailece yaptığımız bu çalışma sayesinde çok güzel bir edebiyat ortamına tanıklık etmiş oldum. 1940 ile 1980 arasında edebiyat dünyasına ait inanılmaz bir içerik topladığımızı fark ettik. Sadece babamla ilgili bir arşiv değil bu, Türk edebiyat dünyasına katkı sağlayacak belgeler var elimizde. Babam 16 yaşında Cağaloğlu'na gidiyor. 1939'da Servet-i Fünun dergisinde tercümeye başlıyor. O yıllarda 1910 kuşağı ile çalışma fırsatı buluyor. İlk kitabı geç çıkıyor, 1950'li yıllarda, 32 yaşındayken. Ama 20'li yaşlarda şair kimliği oluşuyor. Bu arada dergilere yazdığı düz yazıları var, köşe yazıları var, tercüman kimliği var. Çok iyi Fransızca biliyor. Bütün bunları düşününce evraklarda büyük edebiyatçılara dair anekdotlara rastladık. Kemal Tahir'den Peyami Safa'ya, Sait Faik'ten Sabahattin Eyüboğlu'na…

1 Ekim 2015 Perşembe

Tüm arşivim bu sergide

Türkiye'nin görsel arşivinde önemli yere sahip usta fotoğraf sanatçısı İzzet Keribar, meslek hayatında 60. yılını ‘Millennium' sergisiyle kutluyor.

Seyahat ettiği 70 ülkede ve Anadolu'da çektiği karelerin yer aldığı serginin açılışı dün Teşvikiye'deki Galeri Işık'ta gerçekleşti. Açılış öncesi usta sanatçıyla sergide yer alan çalışmalarını konuştuk. İzzet Keribar, sergisinin ilk çocuğunun Ayasofya çalışması olduğunu söylüyor. Ayasofya'yı defalarca fotoğrafladığını söyleyen Keribar, bu sergi için gidip bir daha çekim yaptığını anlatıyor. “Çalışmanın ilk çocuğu çok sevildi. Sonra ardından kardeşi Sultanahmet'i yaptım. Çalışmalarda ilk ritim, çizgi çalıştık. Sonra küpleri yaptık. Küplerin olduğu 3 çalışmam var. Farklı ülkelerde çektiğim portreler ve Fas sokakları. Küpleri yapabilmek için çocuk oyuncakları satılan bir dükkândan küp aldım. 3 boyutlu algılanmasını istedim.'' Sergi, ülkeler arası bir yolculuğa çıkarıyor ziyaretçilerini. İstanbul'un incileri Ayasofya'dan, Sultan-ahmet'ten, Fas'ın saklı mavi incisi Chefchaoen'e, Mimar Sinan'ın dünyaca ünlü Selimiye Camii'nden Küba'nın rengârenk otomobillerine, Venedik Karnavalı'nın gizem dolu maskelerine kadar geniş bir dünyanın kapıları aralanıyor.

“FOTOĞRAF TÜM HOBİLERİMİN ÖNÜNE GEÇTİ''

30 yıllık arşivini bu sergi için açtığını belirten Keribar, farklı teknikler uyguladıklarını anlattı. Göz zevkiyle hareket ettiklerini ve bir ekip çalışmasına imza attıklarını belirtti. Keribar, serginin amacını şöyle anlatıyor: “Fotoğrafa farklı bir bakış açısı kazandırmak ve kendimden söz ettirmek için başladım. İzleyenler beğensin ya da beğenmesin bu ses getirecek. Kimi taklit edecek, kimi, ‘bu sanat mı' diyecek ama konusu olacak.”

AYASOFYA

Fotoğrafçılıktan önce tekstil işi yapan Keribar, istifa edince vazgeçemediği hobisi fotoğrafçılığı meslek edindiğini anlatı. Hobilerinin sanatına yansıdığını belirten Keribar, şunları kaydetti: “En önemli hobim klasik Batı müziği. Bu sergideki çalışmaların ritimleri biraz bunun sayesinde oldu diyebilirim. Bir de İsviçre pulları dikkatimi çok çekmiştir. Çok zahmetli bir sanat işçiliğidir İsviçre pulları. Ancak müzayedelerde ulaşabildim. 10 yıl sürdü bu merakım. Sonra ev almaya kalkınca pulları satmak zorunda kaldım. Antikaya karşı da merakım var. Sergide yer alan İznik çinilerinin olduğu çalışmam bu merakımın göstergesi. Porselen ve çinicilik benim uzmanlık alanım. Bu konuda konferanslar verdim. Ama fotoğrafçılık tüm hobilerimin önüne geçti. İflas edince 60 yaşında işsiz kaldım. Evde oturmak yerine tekstil firmamın tabelasını değiştirdim görsel tanıtım yaptım.''

ARABALAR

“Dijital fotoğrafçılıkta yaşıtım olan meslektaşlarım geri kaldı”

Dijital fotoğrafçılığın nereye gittiğini öngöremediğini söyleyen Keribar, zamanın içinde bir sanatçı. Geleneksel fotoğrafçı olduğunu söylese de dijitale de ayak uydurduğunu anlatıyor: “Benim yaşımda kime baksak bu alanda geri kaldı ama ben geri kalmadım. 2002'den beri dijital fotoğrafçılık dersi veriyorum. Öğrencilerim var hâlâ görüştüğüm. Fotoğrafın artık siyah beyaz filmli çekim olmadığının farkındayım. Siyah beyaz çekim tabii çok severim ama bu, artık dünyada geçerli değil. Müzelerde geçerli olacak belki ama dünyamızda geçerli değil. 2002'den beri dijitalciyim. Hiç film çekmiyorum. Ama kurallar çok önemlidir. Geri plan, dengeler, ışığın durumu her şey önemli. Bütün bunlar değişti. Kuralları kimse önemsemiyor. Ama böyle çekenler modern müzik gibiler, dinlenip kapağı hemen kapatılacak.'' Sergi, 11 Ekim'e kadar görülebilecek.

PORTRELER