30 Nisan 2015 Perşembe

‘Gülmeye gerçekten ihtiyacımız var’

Geçen hafta gösterime giren ‘Öğrenci İşleri’, ‘küfürsüz komedi’ yapılabileceğinin nitelikli bir örneği. Küfürsüz komedi kültürünü geliştirmek istediklerini anlatan filmin yapımcısı Yusuf Kulaksız, “Ailecek izlenebilecek bir film yaptık. Gülmeye gerçekten ihtiyacımız var.” diyor.

İlköğretim ve liselerin yanı sıra üniversitelerin de sınav sezonuna girdiği bu günlerde, sınav stresiyle baş edemeyen öğrencilere ‘ilaç’ gibi gelecek bir film gösterime girdi. Murat Akkoyunlu, Fırat Tanış, Yeliz Şar ile Deniz Celiloğlu’ndan oluşan oyuncu kadrosuyla dikkat çeken ‘Öğrenci İşleri’, her şeyden önce ‘küfürsüz komedi’ yapılabileceğinin nitelikli bir örneği.

Küfürsüz komedi kültürünü geliştirmek istediklerini anlatan yapımcı Yusuf Kulaksız, “Biz bir sınıf, bir sınav ve öğretmenler üzerinden bir Türkiye fotoğrafını yansıtmak istedik. Ülkemizde öğrenciler yoğun bir sınav stresi yaşıyor. Bunlara kısa bir mola verdirmek Türkiye’nin son zamanlarda yaşadığı bir gündem bombardımanında, seçim sürecinde, her gün yeni bir şeyle uyanıyoruz hayata. Bu yaşadıkları ağır gündeme kısa bir mola verdirmek asıl hedefimizdi. Küfürlerden yoksun, ailecek izlenebilecek bir film yaptık. Gülmeye gerçekten ihtiyacımız var.” diyor.

ÖĞRENCİLER DE STRESLİ, AİLELER DE

Talip Karamahmutoğlu’nun yönettiği Öğrenci İşleri, öğrenciler kadar ailelerin de izleyebileceği bir yapım. Yusuf Kulaksız, “Türkiye’de 10 milyon öğrenci çeşitli sınavlara girip çıkıyor. Üniversite sınavlarına giriyor, TEOG sınavlarına giriyor. Bunların aileleri de sürekli stresli bir yaşamın içerisindeler. Mesela şimdi TEOG sınavı var. Biz de bir sınav komedisi düşündük. Hayat bir sınav aslında, bu da işin metaforik yani. Komedi önemli bir dil ve biz bunu değerlendirmek istedik.” şeklinde konuştu.

Alışılmış örneklerden farklı olarak, küfürsüz komedi yapmanın zorluklarna değinen Kulaksız, “Bizim ilk filmimiz Eşrefpaşalılar’da da tek bir küfür tek bir cinsellik sahnesi olmadan bir film yapmıştık ve yaklaşık 900 bin kişi izlemişti. Bu filmden sonra küfürsüz komedinin birçok örneği çıktı ortaya. Öğrenci İşleri filminde de zor olanı denedik. Küfürsüz komedilerin filmlerinin de yapılabileceğini gösterdik.” ifadelerini kullandı.

Son yıllarda Türkiye’de Türk filmlerini izleyen seyirci sayısının yabancı film izleyicisini geçtiğini hatırlatan Kulaksız’ın son dönemdeki seyirci taleplerine yaklaşımı ise şöyle: “Son 6 yıldır seyircinin yerli filmlere ilgisi sürekli olarak artıyor. Bazı dönemlerde Türk filmlerini izleyen kişi sayısı yabancı filmlerini izleyen kişi sayısını geçti. İnsanlar kendilerini görmek istiyor. İnsanların kendini filmlerde bulması çok önemli, çünkü o filmlerdeki bir hikâyeyle bir konuyla bütünleşiyor. Türk sinemasının 100. yılı bu sene bu yüzden filmimizde Yeşilçam’a göndermeler de var.”

Kısmet’in işi zor

Talip Karamahmutoğlu’nun yönettiği, Murat Akkoyunlu, Fırat Tanış, Yeliz Şar ve Deniz Celiloğlu gibi oyuncuların yer aldığı Öğrenci İşleri, biri dershane işletmecisi diğeri müteahhit iki kardeş üzerinden Türkiye’nin eğitim sistemine dair eğlendirici bir hikâye anlatıyor. Babadan kalma bir dershaneyi zorlukla işleten Kısmet, müteahhit kardeşi İsmet’in dershanenin arsasını kendisine satması teklifini hep reddeder. Fakat bir süre sonra Kısmet’in dershanedeki işleri yolunda gitmez ve iflasın eşiğine gelir. Bunun üzerine iki kardeş bir anlaşma yapar. İkisi de birer üniversite hazırlık sınıfı açacak, en çok öğrenciye üniversiteyi kazandıranın istediği olacaktır.

29 Nisan 2015 Çarşamba

Afife’den Şehir Tiyatroları’na gecikmeli jest

19. Afife Tiyatro Ödülleri, önceki akşam sahiplerine verildi. Geçtiğimiz yıl 100. yılını kutlayan İstanbul Şehir Tiyatroları dört dalda ödül kazandı. Ödüllerden üçünü ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın alması gecikmeli de olsa ‘Afife’den ŞT’ye 100. yıl jesti’ yorumlarına sebep oldu.

19. Afife Tiyatro Ödülleri önceki akşam Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen törenle sahiplerine verildi. Tören her zamanki gibi açılış konuşmaları ile başladı. Önce sahneye Haldun Dormen çıktı ve Afife Jale’yi, cesaretini anlattı. Sonra, Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri İcra Kurulu Başkanı Salih Başağa, her yıl yaptığı konuşmanın bir benzerini tekrarladı. Jürinin ne kadar şeffaf olduğu, puanlama sisteminin adaleti, üyelerin kaç oyun izlediği… Afife jürisi bu yıldan itibaren oyunları bilet satın alarak seyretmiş. Bunun nedeni ‘davetimize kimse gelmedi, oyunumuzu hiçbir jüri üyesi izlemedi’ serzenişlerini kesmek. Başağa, törende yüksek ses tonuyla bu konuya dikkat çekti ve “Hiç kimse bizim oyunumuzu izlemedi diyemez.” dedi. Bugüne kadar düşünülmeyen bu basit önlem, umarız önümüzdeki yıl 20. yaşını kutlayacak Afife Tiyatro Ödülleri’ndeki klasik tartışmaları bitirir!

Gecenin sürprizi Makedon yönetmen Alexandar Popovski’ye gösterilen teveccüh ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’na dört ödül verilmesiydi. Popovski, iki oyunuyla en iyi yönetmen dalında Afife’ye adaydı: Bir Yaz Gecesi Rüyası ve İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz… İlk oyunu yılın prodüksiyonu seçildi, ikinci oyunuyla en iyi yönetmen ödülüne uzandı. Fakat ‘vasat’ bulunan ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın ‘en iyi prodüksiyon’, ‘en iyi sahne tasarımı’ ve ‘en iyi yardımcı erkek oyuncu’ ödülüne layık görülmesi ‘Afife’den Şehir Tiyatroları’na yüzüncü yıl jesti’ yorumlarına neden oldu. Güzel bir jest fakat gecikmeli olduğu açık. İBB Şehir Tiyatroları, dişe dokunur bir iş yapamasa da 100. yılını geçen yıl kutladı, kurum artık 101. yaşında…

KAYBETTİĞİMİZ USTALARA SAYGI DURUŞU

Afife Jale Tiyatro Ödül töreninin en faydalı bölümlerinden biri bizce, bir yılda kaybedilen oyuncuların, sanatçıların hatırlatılması, onlara saygı duruşunda bulunulması. Talat Halman, Yavuz Şeker, Yaşar Kemal, Çolpan İlhan, Aytaç Yörükaslan, Melisa Gürpınar, Volkan Saraçoğlu, Alaattin Eraslan gibi isimler dışında yıllarca tiyatroya emek veren ama adını es geçtiğimiz ne çok sanatçıyı kaybettiğimizi bu törende öğreniyoruz: Ayla Aslan, Mustafa Şekercioğlu, Nedim Akkaya, Oğuz Oktay, Raif Hikmet Çam, Recep Yener, Sevda Şenol, Tuncay Gürel, Ümit İmer, Yalçın Otağ… Törende, 2015’teki 100. doğum yılı (Aziz Nesin, Haldun Taner, İBBŞT) kutlamalarının hatırlatılması da hoştu fakat biraz eksikti.

İki buçuk saat süren ödül töreninde her zamanki gibi politik mesajlar verildi. Törenin 19 yıldır kadrolu sunucusu olan Korhan Abay, geçen yıl kaybedilenleri Yahya Kemal Beyatlı’nın aruz vezniyle yazdığını belirttiği “Sessiz Gemi” şiiriyle uğurladıktan sonra “Sanmayın lakin Osmanlı’ya hayranım /Cumhuriyettir ülküm, hem gururum hem aşkım” dizesiyle Osmanlı hayranlarına ilk politik mesajı gönderdi.

Gecede ödül almak için sahneye gelen herkes mikrofonun başından ayrılmayı bilmedi, teşekkür üstüne teşekkür edildi. En uzun konuşan 50. sanat yılını kutlayan, Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü’nün sahibi Prof. Zeliha Berksoy’du. Berksoy, oyunculuk serüvenini, Berlin yıllarını, öğrencilerini, hocalığını anlattı da anlattı, “Vallahi ben iyi hocayım, tiyatro zor, sanat zor” cümleleriyle davetlileri epeyce güldürdü. En başarılı genç kuşak sanatçısı seçilen Edip Tepeli, “Nükleer santral istemiyoruz.” diyerek, Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nü alan Cambazın Cenazesi oyununun yazarı Firuze Engin ise babasının ‘Kızım sakın sahnede politik meselelere girme.’ uyarısını anlatarak sanatın, insanlığın geçtiği zor süreçlere dokundular…

En başarılı prodüksiyon:

Bir Yaz Gecesi Rüyası

(İstanbul Şehir Tiyatroları)

Yönetmen: Alexandar

Popovski (İmparatorluk

Kuranlar Yahut Şümürz)

Erkek Oyuncu:

Tuğrul Tülek (İki Kişilik Yaz)

Kadın Oyuncu:

Aslı Yılmaz (Tesir)

Yardımcı Erkek Oyuncu: Yavuz Şeker (Bir Yaz Gecesi Rüyası)

Yardımcı Kadın Oyuncu: Tomris İncer (Kral -Soytarım- Lear)

Sahne Tasarımı: Sven Jonke (Bir Yaz Gecesi Rüyası)

Giysi Tasarımı: Candan Seda Balaban (Kral -Soytarım- Lear)

Sahne Müziği: Orhan Enes Kuzu-Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa

Işık Tasarımı: Yakup Çartık (Hamlet Makinesi)

Genç Kuşak Sanatçısı: Edip Tepeli (Sırça Hayvan Koleksiyonu-ŞT)

Yapı Kredi Özel Ödülü: ŞAHİKA TEKAND

MUHSİN ERTUĞRUL Özel Ödülü: SEMİHA BERKSOY

CEVAT FEHMİ BAŞKUT ÖZEL ÖDÜLÜ: Firuze Engin (Cambazın Cenazesi)

28 Nisan 2015 Salı

‘Meallerin arkasında siyasî güç var’

Yağmur Dergisi’nin İstanbul’da düzenlediği iki günlük “Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” sempozyumu, pazar günü yapılan oturumlarla sona erdi. Bayram Özfırat, Milli Edebiyat döneminde hazırlanan ilk Türkçe mealler üzerine yapılan tartışmalara değindiği bildirisinde, meallerin her zaman dönemin siyasî; hayatından ve fikrî; atmosferinden ayrılamayacağını ifade ederek, “Osmanlı’nın son döneminde yayımlanan Kur’ân-ı Kerim meallerinin arkasında kesinlikle siyasî; bir güç vardır.” dedi.

Yağmur Dergisi tarafından dördüncüsü düzenlenen Uluslararası İslamî; Türk Edebiyatı Sempozyumu pazar günü yapılan oturumlarla sona erdi. “Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” başlığıyla düzenlenen sempozyumun ikinci gün oturumlarında ilahiyat ve edebiyat alanından akademisyenlerin yanında edebiyat dünyasından yazarların da olması sempozyuma farklı bir hava kattı. M. Said Türkoğlu, Kibar Ayaydın, Kadir Erdal, Mustafa Oğuz gibi yazarlar da sempozyumda bildiriler sundu. Prof. Dr. Kemal Sılay başkanlığında yapılan ilk oturumda Prof. Dr. Davut Aydüz, tebliğinde bir eserde bulunması gereken temel kurguları Kur’ân’daki Yusuf kıssasından hareketle sistematik bir şekilde ortaya koymaya çalıştı. Aynı oturumda “Bir Edebî; Tür Olarak Kur’ân’da Biyografi: Hz. Musa Örneği” başlıklı tebliği ile Prof. Dr. Mustafa Akçay, biyografilerde olması gereken temel özellikleri Hz. Musa örneğinden hareketle ortaya koymaya çalıştı.

‘SİYASÎLER DİNİ KULLANIYOR’

İkinci oturumda öne çıkan tebliğ ise Bayram Özfırat’ın “Milli Edebiyat Dönemi’nde (1914) Yapılan İlk Türkçe Meal ve Bu Meal Üzerine Tartışmalar” başlıklı bildirisi idi. Bu bildiride Kur’ân-ı Türkçeleştirme gayretleri ve bu anlamda yapılan ilk çalışmalar ve bu çalışmalarda Kur’ân’ın özüne verilmeye çalışılan zararlar örneklerle ortaya konuldu. “Mealler yaşanılan dönemin siyasi hayatından ve fikri düşüncelerinden ayrılamaz.” diyen Bayram Özfırat, “Osmanlı’nın son döneminde yayınlanan Kur’ân-ı Kerim meallerinin arkasında kesinlikle siyasi bir güç vardır. Hangi döneme bakarsanız bakın, buna günümüz de dahil olmak üzere iktidarlar halkı etkilemek adına en hassas noktaları olan dini, gündemlerine alarak konuşmalarını yaparlar.” dedi. Özfırat, özellikle Tanzimat döneminde Ahmet Mithat’ın bu duruma en iyi örnek olduğunu söyledi ve “Siyasilerin halkı etkilemek adına dini kullandıklarına en büyük örnek kendi döneminde Kur’ân-ı Kerim’in Türkçeleştirilmesine karşı gelen Ahmet Mithat’ın siyasi iktidarın değişmesiyle bu fikrinin tam tersini savunmaya başlamasıdır.” diye ekledi. Prof. Dr. Muhsin Kalkışım ve Doç. Dr. Şadi Aydın ise divan edebiyatının Kur’ân ile ilişkilerini ve divan edebiyatındaki Kur’ân mazmunlarını metinlerden hareketlerle örneklendirmeye çalıştılar.

Sempozyuma Azerbaycan’dan katılan Doç. Dr. Faik Alekberov, “Azerbaycan Edebiyatı’nda Kur’ân-ı Kerim” başlıklı konuşmasında Azerbaycan sahasında da Türkçe Kur’ân tezini savunan Azeri aydınlarının olduğunu ifade etti. Aynı dönemde benzer düşüncelerin hem Osmanlı hem de Azerbaycan sahasında savunulması, dinleyenler açısından ilginç bir bilgiydi.

Doç. Dr. Ayşen Koca, Kırgız şiirine Kur’ân’dan yansımaları, Doç. Dr. Ergün Koca ise İslam etkisinde yazılan ilk eserlerimiz Kutadgu Bilig, Atabetü’l-hakayık ve Divanı Lügati’t-Türk’teki Kur’ân ayetlerini açıklayan doyurucu konuşmalar yaptı. M. Said Türkoğlu’nun, “Cumhuriyet Dönemi’nde Yazılan Manzum Mealler ve Behçet Kemal Çağlar Örneği” başlıklı konuşması da ilgi çekiciydi. Türkoğlu, Cumhuriyet Dönemi’nde çarpıtılarak yazılan manzum mealleri Behçet Kemal Çağlar örneğinden hareketle ortaya koydu. Doç. Dr. Sezai Coşkun’un tebliği ise Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesinin Kur’ân-ı Kerim ile ilişkisi üzerineydi. Sempozyuma Hindistan’dan katılan Abdul Sinan Nechipadup Mahamood, Risale-i Nur’un Kur’ân’ın İlk Kelimesini Açıklamasındaki İ’câzı üzerine etkileyici bir konuşma yaptı. Üstad Bediüzzaman’ın besmeleye yaklaşımını ele aldı. Kadir Erdal ise M. Fethullah Gülen’in Kırık Mızrap adlı şiir kitabındaki Kur’ân izlerini şiirlerden hareketle takdim etti.

Sempozyuma katılan akademisyenler ve yazarların ilgiyle takip ettiği oturumlarda nitelikli bir izleyici kesimin varlığı da dikkatlerden kaçmadı. İkinci gündeki altı oturumda sunulan tebliğler ile tamamlanan sempozyumun sonunda geniş bir izleyici katılımı ile değerlendirme oturumu yapıldı. Gelecek yıl yapılacak sempozyumun konusunun izleyicilerin önerilerine göre karar verileceğinin açıklandığı oturumda bu yıl canlı yayın, simültane tercüme gibi ilklerin gerçekleştirildiği dile getirildi.

“Edebiyatçılar ve ilahiyatçılar Kur’ân’da birleşmeli”

Dr. Adem Balaban, “Kur’ân’da Geçen Kelimelerin Türk Diline Yansıması”nı özellikle insan isimleri üzerinden örneklendirdi. Asiye, Meryem, Musa, İbrahim, Yusuf gibi birçok ismin Kur’ân’da geçtiğini ve bu isimlerin toplumumuzda yaygın olarak kullanıldığını ifade ettikten sonra “Aleyna” gibi Kur’ân’da geçen fakat isim olma özelliğine sahip olmayan sözcüklerin de çocuklara isim olarak verilmesindeki yanlışlığa dikkat çekti. Prof. Dr. Aziz Kılınç ise bildirisinde bilmece, mani, ninni, türkü gibi anonim halk ürünlerine Kur’ân’ın yansımaları ve bu ürünlerde Kur’ân sözcüğünün nasıl geçtiği üzerinde durdu. Bu oturumu yöneten Prof. Dr. Ayhan Tekineş, oturum sonu değerlendirmesinde edebiyatçıların Kur’ân ilimleri üzerinde yüzeysel bilgilere sahip olduğunu, Kur’ân üzerine akademik çalışmalar yapan ilahiyatçı akademisyenlerin ise edebiyat konusunda yeterli donanıma sahip olmadıklarını söyledikten sonra bu iki kesimin Kur’ân etrafında birleşmeleri çağrısında bulundu.

“Kitap çalmak da hırsızlıktır”

“Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” sempozyumunun ikinci gün oturumlarında dikkat çeken konuşmalardan biri de Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e aitti. Güzel, beşinci oturum sonunda konuşmacıları tek tek değerlendirdi. Olumlu yönleri ve hataları dile getirdi. Genelde takdirlerini ifade eden Prof. Dr. Güzel, kimi noktalarda eleştiri ve önerilerini söyledi. ‘Tekke edebiyatı’ yerine ‘İslam etkisinde gelişen dini-tasavvufi Türk edebiyatı’ denmesi gerektiğini söyledi. Abdurrahman Güzel, toplumda “kitap çalmanın mübah olduğu”na dair yanlış bir anlayışın yerleştiğini, bunun yanlış olduğunu ifade etti. Güzel’in ‘kitap çalmanın da bir hırsızlık olduğu’na dair sözleri salondan büyük alkış aldı.

25 Nisan 2015 Cumartesi

Peki, şimdi ne oldu?

İstanbul Film Festivali, sessiz sedasız perdelerini kapattı. Festival coşkusu, yarışmalar ve ödül töreninin iptaliyle sönüp gitmişti bile. Kuzey/Bakur adlı belgesel filmin gösteriminin iptal edilmesiyle başlayan sansür krizinde çok şey yazıldı, söylendi, yapıldı. Peki, şimdi ne oldu?

İstanbul Film Festivali, sessiz sedasız perdelerini kapattı. Festival coşkusu, yarışmalar ve ödül töreninin iptaliyle sönüp gitmişti bile. Kuzey/Bakur adlı belgesel filmin gösteriminin iptal edilmesiyle başlayan sansür krizinde çok şey yazıldı, söylendi, yapıldı. Peki, şimdi ne oldu?

Bir hasar tespit raporu çıkarılacak olursa, krizin bütün tarafları zarar gördü. Türkiye’nin gerçek anlamda uluslararası olan tek film festivaline, 34 yıllık tarihinde ikinci kez sansürün gölgesi düştü. Festivalin düzenleyicisi İKSV, Antalya’daki komitenin hatasını tekrarlamadı. Kaçak güreşmedi, sansürü (ya da ‘kanuni hatırlatmayı’) sineye çekmedi; basının karşısına çıkarak inisiyatif aldı. Bağlı bulunduğu siyasi partinin seçim ayarlı taktiklerine uygun bir açıklama yaparak, “Ben bu kanunu çıkardım, sen de uygulamak zorundasın. Bunun sansür olup olmaması senin sorunun.” diyen Kültür Bakanlığı’na rest çekti. Keyfine ya da filmine göre bu yönetmeliği ‘hatırlatan’ bakanlığın aksine, bu yönetmeliği hiçbir zaman talep etmeyen İKSV, bu kez de talep etmeyi reddetti. Muhtemelen prestiji sarsıldı. Sansüre uğramış bir festival, her şeye rağmen itibar ve sponsor kaybı yaşar.

BAKANLIĞIN İSTEDİĞİ OLDU

Kültür Bakanlığı, işin kolayını bulmuştu zaten. Birincisi, bu yönetmelik 11 yıldır yürürlükte, yani “Ben yeni bir şey istemiyorum! Hem isteseniz yarım saatte hallederdik, niye bize gelmiyorsunuz? Kanunu yok mu sayıyorsunuz?” efelenmesi. İlkiyle çelişen ikincisi ise Bakur’un içeriğiyle ilgili: “Bu film zaten teröristleri övüyormuş.” Bakanlık, yönetmelik ‘hatırlatmasının’ seçim ayarlı olduğunu resmi açıklamasında açık etti. Düne kadar hükümet nezdinde ‘çözüm süreci’nin tarafı, ‘barışın sözcüsü’ olan Kandil’in Türkiye’deki kamplarında yaşayanlar, seçim yaklaştıkça ‘terörist’ oldu. Sahi, son iki yıldır bu sözcük hükümetin literatüründen kalkmamış mıydı?

Artık kanıksadığımız muktedir ikiyüzlülüğü yine devrede. Hele bir de “Katil festivalde” söylemi var. Katil festivalde değil, Türkiye’deki bir PKK kampında ve çözüm sürecinde millete anlatıldığı gibi silah bırakmış da değil. Yani hükümetin sorumlu olduğu bir alanda festival neden suçlanıyor? İki belgeselci Türkiye’nin dağlarında ‘katil’ ile görüşebiliyorsa, teröre ve teröriste prim vermeyeceğini söyleyen, kimsenin sağ kurtulmadığı ‘başarılı’ operasyonlar yapan hükümet yetkililerinin başka ülke topraklarına gitmeleri de gerekmiyor. Neyse ki iktidarın ve onun medya uzantılarının uzunca bir süredir samimiyet gibi bir meselesi yok.

FATURAYI YİNE SEYİRCİ ÖDEDİ

Bu güdük tartışmaları bir kenara bırakıp İstanbul Film Festivali’nin kurucu babası Onat Kutlar’a sığınalım: “Bırakalım bir yana gevezeliği. Biz kim olduğumuzu biliyoruz. Geleceğin çiftçileri. Ama siz kimsiniz? Tacir ya da başka bir şey. Alışverişi bizden iyi bilirsiniz. Öyleyse şu soruya bir yanıt bulalım: Şu alışverişin faturasını niçin ben susarak ödemek zorundayım?” Evet, gevezeliği, ‘o ne dedi, bu ne söyledi’ gibi kısır tartışmaları bir kenara bırakalım. Faturayı her zamanki gibi seyirci ödedi. İptal edilen filmlere aldığı biletin parasını geri almak, bir kazanım ya da ‘amorti’ değildir. İzlemek için günler öncesinden bilet aldığı bir filmi izleyememek… İşte seyircinin en büyük kaybı. O film hakkında fikir sahibi olmasının imkânı kalmamıştır artık. Zaten vizyon şansı olmayan filmler, seyirciyle buluşma fırsatı yakaladığı yegane kanal olan festivallerde de gösterilemedikten sonra, sinemacıların başka dert aramasına gerek yok. Sahi, sinemacıların sinemaya/sektöre dair gerçek anlamda dertleri var mı?

2004’ten bu yana yürürlükte olan kayıt-tescil ve eser işletme belgesi yönetmeliğiyle ilgili sinemacılar bugüne kadar ne yaptı? Herkes işini bir şekilde yürütünce kimse bu örtük, ‘kanuni sansür’ü sorun etmedi. Filmini festivallerden çekmek bir tepki, fakat Zeki Demirkubuz’un dediği gibi sinemacı daha zeki olmalı. Daha üretici ve sonuç odaklı çözümler bulunmalı. En temel sorun, binbir emekle çektikleri filmlerin seyirciye ulaşmaması. Evet, bakanlık işi zorlaştırıyor; evet, iktidarın baskısı her alanda kendini hissettiriyor. Fakat sinemacılar ne yapıyor? AKP iktidarı döneminde katlanarak devam eden devlet desteği, bazı sinemacıların film yapmasına yardımcı oldu ama bu destek, sinemamızı özgürleştirmeye yetmedi.

Belki de kabahati Zeki Demirkubuz’a atıp içimizi ferahlatmak en iyisi. Ne demişti usta yönetmen: “Ben uğursuz bir adamım. Benim jüri başkanı olduğum festival bu kadar olur!”

20 Nisan 2015 Pazartesi

‘Bu şehirde hepimiz çok incindik'

Senaryosunu yazdığı ‘Uçurtmayı Vurmasınlar' filmiyle tanıdığımız ve hâlâ o filmle hatırladığımız Feride Çiçekoğlu, artık mavi saçlı bir kadın. Fenerbahçe'de, yedi yıldır yaşadığı ve çok sevdiği apartmana yıkım kararı çıkınca bunalıma girmiş ve bir sabah kendini kuaförde bulmuş. Çiçekoğlu aslında, bu şehrin sakinlerine verilmeyen ‘söz hakkı'na böyle itiraz ediyor. Hem yeni kitabı Şehrin İtirazı'yla hem de tarzıyla...

Feride Çiçekoğlu, senaryolarını yazdığı Uçurtmayı Vurmasınlar (1989) ve yabancı dilde en iyi film Oscar'ını alan Umuda Yolculuk (1990) filmleriyle aklımıza kazındı. O günden beri kendisini unutamadık. Fakat titizliğinden olsa gerek daha sonra az üretti. Ara ara kendini hatırlatıyor. 2007'de başlayan ve üç sezon reyting almayı başaran televizyon dizisi Parmaklıklar Ardında'nın senaryosu ile yine kendisine yakışır bir işe imza atmıştı. En son ilk gösterimi 64. Berlin Film Festivali'nde yapılan, ardından geçen yılki İstanbul Film Festivali'nin ulusal yarışma filmleri arasına seçilen Kumun Tadı'nın senaryosunu Melisa Önel ile birlikte yazdı. ‘Türk sinemasının senaryo sorunu var' serzenişlerinin hâlâ yükseldiği bir ortamda sevenleri sanırız kendisinden daha fazla iş bekliyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Sinema ve Televizyon bölümünde öğretim üyesi olan Feride Çiçekoğlu ile yeni kitabı Şehrin İtirazı'nı (Metis Yayınları) konuşmaya giderken aklımızda biraz da bu meseleler vardı, fakat karşımızda ‘mavi saçlı bir kadın' görünce yaşadığı travmanın derinliklerine daldık.

Feride Çiçekoğlu, geçtiğimiz şubat ayında saçlarını maviye boyatmış. Bu ne orta yaş bunalımından, ne de kadınsal triplerden kaynaklanıyor. Düpedüz şehir travması geçiriyor. Çiçekoğlu, bir yılda hayalet semte dönüşen Fenerbahçe'de, yedi yıldır yaşadığı Poyraz Apartmanı'nın da yıkılacağını öğrenince hem ruhen hem de fiziken çökmüş. Kasım 2014'te başlayan taşınma süreci psikolojisini oldukça etkilemiş. “O evi ben çok seviyordum, çok güzel bir balkonum ve balkondan seyrettiğim ağacım vardı. Bütün sokağımız boşaldı. Bir kısmı yıkıldı, bir kısmı yıkılıyor. Yeşillikler içindeki sakin semt şimdi vinçlerle dolu. Bu süreç bana çok ağır geldi. Sanırım son on yılda bu şehirde yaşayan hepimiz çok incindik. Sadece yönetim biçiminin haksızlıklarından değil, şehre yapılan haksızlıklardan da incindik. Yaşam alanımız gasp edildi. Mahallem gasp edildi. Hiç bize sorulmadan bambaşka bir hayat tarzı üzerimize zorla giydirilmeye çalışıldı.” diyor.

2013 Haziran ayında yaşanan Gezi Parkı olayları, Çiçekoğlu gibi pek çok insana ‘şehir hakkı' konusunda umut olmuştu. Artık bundan sonra, kentin herhangi bir yerinde ağaç sökülecekse, apartmanlar, hanlar yıkılacaksa semt sakinlerine sorulacağı, söz hakkı tanınacağı ümit edilmişti. Ama öyle olmadı. İşte Validebağ Korusu, Narmanlı Han meselesi hâlâ sıcak. Çiçekoğlu, bunun hayal kırıklığını en derinlerde yaşayan İstanbullulardan biri. Çok kızgın, çok öfkeli. “Gezi'yle birlikte şehirle ilgili söz hakkımız olacak duygusuna kapılmıştık, hiç öyle olmadı, daha saygısızca üstümüze gelindi.” diyor. Ona hak vermemek mümkün değil. Şehrin İtirazı'nı da apartmanlarının yıkılacağı konuşulmaya başladığı geçen yıl ocak ayında yazmaya karar veriyor. Yazar kitabında Gezi Parkı patlamasının birdenbire olmadığını, adım adım yaklaşan seslerini 2000'den sonra çekilen Türk filmleriyle ortaya koyuyor. Bunu yaparken 1848-1968 arasında aynı süreci yaşayan Paris'e ve o dönemin filmlerine uzanıyor, bizi o yıllarda literatüre giren ‘vinç yolu' kavramıyla tanıştırıyor. Bugün olanlar hakikaten tesadüf değil. İstanbul uzun bir süredir vinçler şehri değil mi? Başınızı ne tarafa dönseniz havada sallanıp duran vinç kuleleri…

Feride Çiçekoğlu'nun, beşinci kitabı Şehrin İtirazı (Metis Yayınları), 2013 Haziran ayında yaşanan Gezi Parkı olayının adım adım yaklaşan seslerini 2000 sonrası çekilen filmlerle ortaya koyuyor.

Çiçekoğlu'nun yabancı ve yerli filmlerde yakaladığı ortak imgeleri okuyunca oldukça şaşırıyorsunuz. Mesela Jean-Luc Godard'ın Alphaville, Haftasonu ve Onun Hakkında Bildiğim İki Üç Şey filmlerini, Paris'in kentsel dönüşüm ile geçirdiği sürece tepki filmleri olarak sunuyor. Türkiye'den Tayfun Pirselimoğlu'nun Pus, Ben O Değilim, Mahmut Fazıl Coşkun'un Yozgat Blues, Belmin Söylemez'in Şimdiki Zaman, Pelin Esmer'in 11'e 10 Kala, Reha Erdem'im Şarkı Söyleyen Kadınlar, Hayat Var gibi filmlerini de böyle okuyor. Pus, ‘yüzünü kaybetmiş ve kâbusa dönüşmüş şehir peyzajına örnek olarak neredeyse kare kare çerçevelenip duvara asılabilecek kadar zengin malzeme taşıyor.' Ben O Değilim'de ‘bir kâbusa dönüşen ha İstanbul, ha İzmir ne fark eder hissi', Yozgat Blues’da ‘Yozgat'ta bir otelin penceresinden bakıp deniz olsa aynı Zeytinburnu, diyen Yavuz'un (Ercan Kesal) cümlesiyle ironi boyutu kazanıyor.' Şimdiki Zaman'ın başkarakteri Mina'nın (Sanem Öge), ‘kaçmak istediği şehir, İstanbul'daki kentsel dönüşüm ve soylulaştırma süreciyle ilintili.' 11'e 10 Kala, İstanbul'da son on yılda yaşanan sayısız mizansenden ortak öğeler taşıyor. Nedir o mizansenler? Değeri iki kat artsın diye yıkılan binalar, deprem korkusuyla ikna edilen apartman sakinleri, keyfi yasal düzenlemelerle desteklenen inşaat sektörü ve olan bitenden çok az kişinin cebini doldurması… Şehrin İtirazı tüm bunlara bir tepki.

11'e 10 Kala

Hayat Var

Pus

Şimdiki Zaman

Aklımıza takılan bir soru. Bugün Paris başta olmak üzere Avrupa'nın pek çok şehri mimarisiyle, peyzajıyla bir marka. Yalan mı, bayılıyoruz bu şehirlere. O zaman bu itirazları Çiçekoğlu nasıl değerlendiriyor? İşte cevabı: “O şehirlerdeki sivil muhalefet sonradan birçok şeyi rayına oturtuyor, her şey yoluna giriyor mu, hayır ama şehrin yönetiminde daha çok söz sahibiler.”

“Hakkaniyet sağlayacağım diye gelen herkes şehri talan ediyor”

“Fenerbahçe'nin şöyle bir avantajı var. Denize çok yakın ama şehre de çok yakın. Altyapısı iyi, o yüzden yüksek bir kâr getirisi var. Bu yüzden yıkılıyor. Benim vurgulamak istediğim, 12 Eylül döneminde askerler orayı aynı şekilde talan ettiler, izinsiz lojmanlar yaptılar, parkın bir kısmına dinlenme tesisi yaptılar falan… Şimdi başkaları talan ediyor. Hakkaniyet sağlayacağım diye gelen herkes şehri talan ediyor. Dönem dönem bunu yaşıyoruz. Hak hukuk için geldiğini söyleyen parayı ve iktidarı ele geçirince değişen bir şey olmuyor. Gezi'deki isyanı böyle görüyorum. Beni en çok şu yaralıyor; başa gelenin iktidar sarhoşluğu ile ne yapacağını zaten tahmin ediyoruz, bizim için sürpriz değil ama insanların bu kadar çabuk saf değiştirmesi, destekleyici hale gelmesi, otoritenin yanında sesini kesmesi çok üzücü.”

Taşınma travması

“Taşınma travmasından sonra saçlarımı maviye boyattım. Oturduğum apartmanın da yıkılacağı belli oldu, o evi ben çok seviyordum, çok güzel bir balkonum ve balkondan seyrettiğim güzel bir ağacım vardı. O süreç bana çok ağır geldi. Bütün sokağımız boşaldı. Bir kısmı yıkıldı, bir kısmı yıkılıyor. O güzel yeşillikler içindeki sakin semt vinçlerle dolu. Bu süreçte çok üzüldüm. Taşınırken de yoruldum. Yine yakın bir yere taşındım ama orada değilim. O günlerde markete gitmiştim. Birden kasadakilerin bakışını fark ettim. Bana artık yaşlı kadın muamelesi yapıyorlardı. Yardım edelim mi teyze vs. diye. Bir şey yapmam lazım dedim ve saçımı maviye boyattım, henüz teyze olmak istemiyorum.”

“Bugün olanlar tesadüf değil, ‘vinç yolu' kavramı çok eski”

“1968'den önce Paris'te ‘vinç yolu' kavramı orada çıkmış. Vinçler şehri altüst etmiş. Bugün olanlar hakikaten tesadüf değil. Şehrin altüst oluş döneminden sonra insanlar isyan ediyor. Ufkunda bu kadar çok vinç olan ve insanların yaşama alanlarının gasp edildiği, alışkanlıklarının ezerek geçildiği yerde böyle bir isyan oluyor. Özellikle az sayıda belirli kişilerin kâr etmesi, bizim bunu görüyor olmamız ve sesimizi çıkardığımız zaman hiç ciddiye alınmaması ve sesini çıkaranların daha büyük bir baskıyla ezilmesi bunlar insanları isyana sürüklüyor.”

18 Nisan 2015 Cumartesi

Ödünç alınmayan kitaplar

Hep en çok okunan kitapların peşindeyiz. Kitapçılarda onlar göz önünde. Dergilerde, kitap eklerinde onlar anlatılıyor. Korsanlar üst geçitlerde onları satıyor. Hatta kütüphanelerden ödünç alınanlar bile onlar. Peki ya okunmayanlar; hiç okunmayan, hatta kütüphanelerden ödünç bile alınmayanlar…

Bir kitap düşünün… Yazılalı yıllar olmuş; kütüphaneye girmiş, numaralandırılmış, rafa dizilmiş, tozlanmış, silinmiş, sonra yine tozlanmış ve yine silinmiş ve yine. Kütüphanedeki yüz binlerce kitap arasında sıranın kendisine gelmesini beklemiş ama nafile. O sıra hiç gelmemiş. Günün birinde onu ödünç alan değilse de merak eden biri çıkmış, bir sanatçı, bu yıl 56. Venedik Bienali’ne de davet edilen Meriç Algün Ringborg.

Ringborg, talep edilmeyen kitaplardan oluşan ‘Ödünç Alınmamış Kitaplar Kütüphanesi’ni kurmak amacıyla ilk, 2012 yılında Stockholm’deki Halk Kütüphanesi’yle temasa geçmiş. Hemen ardından New York’ta bir kütüphaneyle… Daha sonra 2014’te arka arkaya Avustralya’da, Güney Amerika’da ve Atina’da birer kütüphaneyle işbirliği yapmış. Sanatçının Türkiye’de çalıştığı ilk kütüphane ise 1999’da kurulan Sabancı Üniversitesi Bilgi Merkezi.

Sabancı Üniversitesi Bilgi Merkezi’nde 114.000 kitap var ve ‘Ödünç Alınmamış Kitaplar Kütüphanesi’ yaklaşık 650 kitaptan oluşuyor. Hangilerinin –tek tek saymak mümkün değil ama en azından konu olarak- talep edilmediğine gelince… En çok dikkat çekenler arasında teknolojik gelişmelerle ilgili kitaplar var. Onları İstanbul’la ilgili tarih kitapları, sanat kitapları ve kataloglar izliyor. Aralara sızan bir sürü başka kitap da var: Hıfzı Topuz’dan Türk Basın Tarihi, Vedat Günyol’dan Devlet İnsan mı?, Rauf Orbay’dan Siyasi Hatıralar gibi.

Çok okunan kitaplar nasıl birbirine yakın, hatta neredeyse aynıysa hiç okunmayan kitaplar da bir o kadar uzak ve başka başka. Hiç tahmin edilmeyen, yok artık dedirten bir sürü kitap hiç okunmadan kalmış. Ringborg’u en çok şaşırtansa New York’taki kütüphanede hiç ödünç alınmadan yıllarını geçirmiş bir klasik: Kafka’nın Dava’sı.

KUYRUK UZAMAYA DEVAM EDER

Meriç Algün Ringborg, kütüphanelerdeki ödünç alınmayan kitapları bir araya getirip yeni bir kütüphane kurarken kitapların fiziksel varlığından çok kurulmuş sistemlerin ortaya çıkardığı arada kalmışlıklarla ilgilenmiş aslında. Bizimse bizzat, tek tek o kitaplar çekiyor ilgimizi. Kütüphane rafları arasına saklanmış, hiç talep görmemiş kitapların peşine düşmek istiyoruz ama sadece istiyoruz. Çünkü temas kurduğumuz pek çok kütüphanede ya ödünç verme sistemi yok ya da ödünç kitaplarla ilgili herhangi bir bilgi paylaşma hevesi.

Paylaşımcı olan kütüphanelerin önündeki engelse teknoloji. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Kütüphanesi’nden Hakkı Bey’in dediği gibi: “Kütüphanede 65 bin kitap var. Herhangi bir kitabın ödünç alınıp alınmadığını anlamak için sisteme adını yazmak lazım. Hepsi için tek tek bu işlemi nasıl yapalım? Mümkün değil. Ama isterseniz en çok ödünç alınanları hemen söyleyelim.” Sizi mi kıracağız, peki: En çok okunanlar arasında başta Sedad Hakkı Eldem var. Sonra Gombrich’ten Sanatın Öyküsü, Sezer Tansuğ’dan Resim Sanatının Tarihi, Shakespeare’den Macbeth ve Hamlet, Orhan Pamuk’tan Benim Adım Kırmızı ve Yeni Hayat, Oğuz Atay’dan Tutunamayanlar, Dostoyevski’den Yeraltından Notlar ile Suç ve Ceza.

İstanbul’un en çok ödünç veren kütüphanelerinden Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi’nde de durum aynı: O dediğimiz mümkün değil ama istersek en çok okunanlara ulaşabiliriz. Hatta hemen ezberden sayabiliriz bile: Montaigne’den Denemeler, Oğuz Atay’dan Tutunamayanlar, Albert Camus ve Dostoyevski’lerin hemen hemen hepsi, son günlerde, bilhassa vefatından sonra Yaşar Kemal’in İnce Memed’i.

Bu durumda en çok ödünç alınan ve doğru orantıyla en çok okunanlar, kütüphanelerden bağımsız olarak neredeyse aynı kitaplar. Üstelik de kütüphanenin sunduğu bunca eşitlikçi düzene rağmen: Tüm kitaplar ücretsiz, kimse yönlendirme yapmaz, en çok okunanla hiç okunmayan yan yana durur filan… Ama yine de değişmez bir dünya düzeni; bir yerde kuyruk varsa uzamaya devam eder. Küratör Işın Önol şöyle açıklıyor bunu: “Dikkat kümelenmeye meyillidir, tıpkı sermaye ve insanlar gibi… Çok okunan kitaplar daha çok kişi tarafından okunur; zenginler, zenginliklerine daha büyük oranlarda zenginlik katar… Herkesin okuduğu az sayıda kitap var. Ama aynı zamanda, kimsenin varlığından dahi haberdar olmadığı yığınla kitap daha…”

Yine de eğer hiç ödünç alınmamış birtakım kitapları görüp kurcalamak isterseniz şansınız yok değil. Onların azıcığı Ringborg’un ‘Ödünç Alınmamış Kitaplar Kütüphanesi’nde. Kütüphane, 26 Temmuz’a kadar devam edecek ‘Buluşma…Reunion’ isimli sergi kapsamında Sakıp Sabancı Müzesi’nde.

Başarısız olan hangisi?

Ödünç alınmayan kitapların tespiti kütüphanelerin koleksiyon yönetimleri için çok gerekli. Örneğin Kadir Has Üniversitesi Bilgi Merkezi Müdürü Mehmet Manyas, hangi kitapları depoya kaldıracaklarına bu bilgiler ışığında karar verdiklerini söylüyor ve ekliyor: “Her kitabın bir okuyucusu vardır. Ödünç alınma/alınmama oranı kütüphanenin başarı ya da başarısızlığını gösterir. Yoksa kitabın iyi ya da kötülüğünü değil. Öte yandan kütüphanelerdeki referans yani kaynak kitaplar ödünç verilmez ve en çok onlar okunur. Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi danışmanı Köksal Seyhan’ın da dediği gibi, “Açık raf sistemine sahip bir kütüphanede kitapların kullanılması için muhakkak ödünç alınarak dışarı çıkartılması gerekmez. Özellikle roman dışındaki kitaplar kütüphane içinde de kullanılabilir. Bu açıdan bakınca ödünç alınmamış bir kitabı, kullanılmayan/okunmayan bir kitap olarak değerlendirmek çok zor olur.”

17 Nisan 2015 Cuma

Bir evlilikten manzaralar

Charlie McDowell’ın yönettiği Tek Aşkım/The One I Love, türler arasında incelikle gezinen anlatımı ve oyuncu performanslarıyla öne çıkıyor. Usta oyuncu Malcolm McDowell’ın oğlu, ilk filminde cesur bir iş çıkarıyor. Evlilik terapisi temasından yola çıkan film, farklı türlere açık bir evren oluşturma konusunda şaşırtıcı bir beceriye sahip.

Hayat, düzen ve monoton kelimelerinin arasındaki nüanslarda, gel-gitlerde saklı. Kimse yeknesak, sıradan bir hayatı istemezken, bir yandan da her dilde, “Düzenli bir hayatım olsun” temennisi… Tam da insana yaraşır bir muamma; hem şarabı içeyim hem başım dönmesin! Düzene duyulan ihtiyaç ve tekdüzelikle mücadele, evliliğin kaba bir özeti… İnsanın görece düzensiz, dağınık hayatını bir düzene sokan dönüşümlerin başında gelen evlilik, heybesinde monotonlukla birlikte gelir. Sonra o ezeli çelişki; sıradanlığın getirdiği rehavet ile heyecan ve başka dünyalar özlemenin birbirini aşındırıp durması… Böyle bir şeydir evlilik.

Bu yaman çelişkiye sinemanın kayıtsız kalması düşünülemezdi. Sinema tarihinin köşe başları, kendi başına tür oluşturabilecek sayıda ve nitelikte ‘evlilik filmleri’yle çevrili. Bergman’ın Bir Evlilikten Manzaralar’ı, Rossellini’nin İtalya’ya Yolculuk’u, Woody Allen’ın Annie Hall’u ilk elden akla gelenler. Tek Aşkım / The One I Love, bu halkaya eklenecek kadar üst düzey bir yapım olmasa da türler arasında incelikle gezinen anlatımı, atmosfer oluşturmadaki başarısı ve oyuncularıyla dikkat çekiyor.

Boşanmanın eşiğine gelmiş Ethan (Mark Duplass) ve Sophie (Elisabeth Moss), gittikleri evlilik terapistinden ilginç bir teklif alır. Terapistleri, evliliklerine şans tanımaları için baş başa geçirecekleri bir hafta sonu tatili ayarlar onlara. Şehirden uzak, doğayla iç içe, güzel bir kır evine giderler. Bekledikleri gibi romantik ve eğlenceli başlayan hafta sonu kaçamağı, giderek ilginç bir hal alır. Kaldıkları evin misafir kulübesinde kendilerinin birebir aynısı olan bir adam ve kadın ile karşılaşırlar. Ancak bu ‘ikinci’ Ethan ve Sophie, asıllarından çok daha iyi, nazik, anlayışlı ve bir ömür geçirilesidir. Evliliklerini kurtarmaya çalışan Ethan ve Sophie, kanlı canlı karşılarında duran ‘ideal’ halleriyle imtihan oldukça olaylar çığırından çıkar…

Usta oyuncu Malcolm McDowell’ın oğlu, yönetmen Charlie McDowell, ilk filminde cesur bir iş çıkarıyor. Evlilik terapisi temasından yola çıkan hikâyede farklı türlere açık bir evren oluşturma konusunda şaşırtıcı bir beceriye sahip. Genç yönetmen, Amerikan bağımsız sinemasında, son birkaç yıldır da Girl dizisi vesilesiyle televizyonda revaçta olan mumblecore (az mekanda, az karakter ile gündelik diyalogların ve doğaçlamaların olduğu, sıradan ve doğal öykülere sahip bağımsız filmler) alt türünü ana türler ile etkileşime sokmayı başarıyor. Romantik koldan ilerleyen bir evlilik terapisi olmaya elverişli hikâye, bildik ama lezzetli sürprizler sayesinde gerilim ve bilim-kurgu evreniyle kesişiyor. Paralel evren teması ve karakterlerin şüpheye düşmesi, romantik komedi örgüsünü bir anda tekinsiz bir bilim-kurguya çeviriyor. Finaldeki belirsizlik ve daha da derinleşen şüphe, filme devam kapısı bile aralayabilir.

BENDEN ÖTE BENDEN ZİYADE

Dostoyevski’nin Öteki’sine kadar uzanan alt benlik, iç dünyamızın karşımızda tecessüm etmesi, Tek Aşkım’ın motifi. Başlarda eğlenceli bir oyun olarak kullanılan ‘öteki’, bir süre sonra gerilimin ana malzemesine dönüşüyor. Gerçek ile sanalın, asıl ile kopyanın birbirine karışması, hatta birbirinin yerini alması, günümüz dünyası, özellikle de yaşadığımız topraklar açısından tanıdık bir mesele. Bu açıdan, filmi izleyecekler evlilik, kadın-erkek beklentileri ve kişisel özdeşlemelerden ayrı olarak toplumsal çağrışımlar da yakalayabilir. Hikâyenin sürprizli, değişken yapısı ve yönetmenlik dokunuşları bir yana, Tek Aşkım’ın en büyük kozu oyuncu performansları. Bağımsız film sektörünün öne çıkan yapımcılarından Duplass Kardeşler’in Mark’ı, -Fitzgerald’ın deyişiyle- “az önce birini öldürmüş gibi” tekinsiz, şüpheci yüzü ve bakışlarıyla Ethan karakteri için biçilmiş kaftan. Üstelik gözlüklü hali fena halde Orhan Pamuk’u andırıyor, neredeyse o! Mad Men dizisiyle parlayan Elisabeth Moss ise özellikle ikinci benliğinde filmin ihtiyacı olan dişil gerilimi perdeye başarıyla yansıtıyor. Sözün özü, Tek Aşkım, farklı türlere açık yapısı, gerilim ile mizahı buluşturmadaki şaşırtıcı becerisi ve oyuncu performanslarıyla adından söz ettiren bir film.

16 Nisan 2015 Perşembe

'Huzur' okunsa İstanbul böyle korkunç olur muydu?

Sayısız roman okudu Selim İleri. Bu romanların çoğu hayatı boyunca ona yoldaşlık, yarenlik etti. Hatta bazı romanlarını yazarken onlardan ilham aldı. Türk edebiyatının ince işçisi, geçtiğimiz günlerde bir kitap yayımladı: “Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu”. 1874 yılından 1980’e kadar yayımlanan 229 romanı kapsayan bu kılavuz, adeta bir başucu kitabı.

65 yaşındasınız ve bunca yıllık okuma birikimini, ilkgençlik yıllarına kadar geriye giderek aktardınız. Bahsi geçen kitaplar için hafızanızda kalanlara mı güvendiniz yoksa yeniden okuma yaptınız mı?

Hafıza bazen yeterli olmuyor ya da yanıltıcı olabiliyor. Bellek onu başka türlü kapmış ya da zaman içerisinde kendine göre dönüştürmüş, şüpheye düştüğünüz vakit yeniden okumak bir zorunluluk oluyor. Ayrıca bundan sıkılmadım da, çünkü her yaşta her yeni okuma yeni bir boyut, yeni bir yorum getiriyor kitaba. Kitabı yazarken bir hata yapmayayım diye hemen hepsini sil baştan taradım, en azından tümden taradım, bazılarını da, Adalet Ağaoğlu’nun “Yazsonu” romanı gibi, oturup yeniden okudum. Şüpheye düştüğüm, unutmuş olduğumu fark ettiğim şeyler karşıma çıktıysa aklımda kalanla idare etmedim.

SEVDİĞİM ROMANCILARA TORPİL GEÇMEDİM

Şukufe Nihal gibi bazı romancıların kitapları arasından tercih yaparken Hüseyin Rahmi, Reşat Nuri, Refik Halid gibi yazarların hemen her kitabına yer vermişsiniz. Onlara torpil geçtiğinizi söyleyebilir miyiz?

Yok, geçmedim. Hatta kitap çok kalın hale gelmesin diye Reşat Nuri’den, Hüseyin Rahmi’den almadığım için üzüldüğüm bazı romanlar bile oldu. Torpil hiç geçmedim. Kitaba dâhil edemediğim için üzüldüğüm başka kitaplar, yazarlar da oldu. Sevdiğim bütün kitapları dâhil edebilseydim kitap bin sayfaya yaklaşacaktı, o da okur için bir külfet haline gelebilirdi.

İki cilt olarak yayınlamak bir çözüm olmaz mıydı?

İki cildi düşündük, fakat iki cilt Türkiye’de maalesef pek alışılmış bir şey değil. Birinci cildi alan ikinciyi bir daha almıyor ya da ikinciyi alan birinciyi fark etmiyor. Çok garip bir şey, “İlkgençlik Çağına Öyküler” diye bir öykü antolojim vardı benim, iki ciltti o. İkide bir birinci cildi biter ikincisi bitmezdi. İki cilt tehlikeli bir şey.

Çok sevip de dâhil edemediğiniz romanlar olduğundan bahsediyorsunuz. Onlar hangileriydi?

Mesela, unutulmuş bir romancıdır Şahap Sıtkı. Onun sadece “Kimin İçin” adlı romanını aldım. Oysa belki edebi açıdan “Kimin İçin”den daha değerli başka bir romanı var, “Güngörmeyen Sokak”, ama Ankara’daki bohem çevreyi anlattığı için “Kimin İçin” bana ilginç gelmişti, o yüzden onu aldım. Öteki, Antalya civarında bir Akdeniz kasabasını anlatan bir kitap, ilginç ve değerli bir kitap ama alamadım. Mesela İlhami Bekir Tez, onun “Herhangi Bir Roman Kitabıdır” diye bir eseri vardır, yayınlanışından sonra bir daha kimse ne almış, ne basmış, hiçbir şey olmamış. O da ilginç bir kitaptır. Hüseyin Rahmi’den almak istediklerim oldu, Refik Halid’in yazdığı bütün kitapları almak isterdim. Tabii kimse bana alma demedi ama seçmek zorunda kaldım. Daha çok meseleler etrafında kurmaya çalıştım. Belki onları vurgulamadım ama temel izlekler vardı. Doğu-Batı sorunu, kadının çalışma hayatı, aşk-ahlak konusu, modernizm ile gelenek… O izlekler içerisinde seçmeye çalıştım.

GÜNÜMÜZ ROMANINDA CİDDİ BİR DÖNÜŞÜM VAR

Peki, günümüz romanında bu etkilerin devam ettiğini söylemek mümkün mü?

Günümüzü çok fazla takip ettiğimi söyleyemem, bir defa önce onu itiraf edeyim. Ama gördüğüm şöyle bir şey var: bizi yetiştiren ve bizim de yazmaya çalıştığımız roman üslubu yavaşça nitelik değiştirmeye başladı. Dil değişiyor, anlatım değişiyor, hitap şekilleri değişiyor. Çok ciddi bir değişim ve dönüşüm var. Bu iyi-kötü diye bunu tartışmıyorum ama büyük bir dönüşüm olduğu muhakkak. Belki onlar da kendilerini benim önemsediğim meselelerden uzak tutup kendi meselelerini arıyorlar. Ama bu demek değildir ki, Türk toplumunda Doğu-Batı sorunu çözümlenmiştir ve bir senteze ulaşılmıştır. Ya da aynı şekilde dar kalıplı ahlak anlayışları üzerine gidilebilmiştir. Hayır, bunların hepsi sorun olarak hâlâ varlığını koruyor. O yüzden ben yeni yazarlarımızın da bu sorunlara dönüp bakacaklarına hâlâ inanıyorum. Bugün bir dönem ve başka meseleler etrafında dolaşılıyor ama yarın bu sorunlara dönülecektir. Doğu-Batı sorunu bence hem edebiyatımızda hem de toplumsal hayatta hiç bitmeyen bir sorundur ve bir senteze henüz varılamadığından dolayı da o sorun hâlâ bir yara gibi işlemektedir.

“TANPINAR TESADÜFEN GÜNDEME GELDİ”

Geçmişte Aşk-ı Memnu ve Eylül gibi bazı romanları yeniden yazmak istemişsiniz, neydi bunun sebebi?

Bunda tabii, iki sebep olabilir. Bunlardan biri, o romanı çok sevmiş olduğunuzu düşündüğünüz için siz de aynı şeyi yaşatmak istersiniz. İkincisi de, bu Batı’da çok yapılır hale geldi, mesela Jane Eyre’i vampir Jane Eyre yaptılar. Ben tabii vampir yapmayacaktım Eylül’deki insanları. Ama bu denenmiş bir şey. Eylül’ü gerçekten bir kez daha yazmak isterdim. Bilmiyorum Suat’la Necip’i yangına gönderir miydim! Bir de “Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi”ni yazmak isterdim. Çünkü orada hep ana kahramanın ıstırabı anlatılmaktadır. Hâlbuki orada bir de evli bir kadın vardır, Doktor Nejat’ın eşi, onu yazmak isterdim. Ya da “Kiralık Konak”tan Hakkı Celis’i… Ama artık yazmam herhalde.

Neden?

Hem yaşlandım, eski yazı isteğim aynı şiddette ve aynı kudrette devam etmiyor. Hem de bütün bunlarla ilgilenen çok az genç insan var. Bizim kuşak belki biraz ilgilenir. Ama genç insanlara baktığınız vakit Hakkı Celis’in onları çok fazla ilgilendireceğini sanmıyorum. İlgi de önemli değil, bugünkü ortama karşı bunları tekrardan gündeme getirmek için çok çabaladım. Gerek yazılarımda, gerekse başka alanlarda. Bu kitap da zaten böyle bir endişenin ürünü. Ama ne yaparsanız yapın, o ilgiyi yaratamıyorsunuz. Tesadüfen oluyor. Tanpınar tesadüfen gündeme geliyor.

Bu durumda Sabahattin Ali’nin çok satanlardan inmemesi için ne dersiniz?

Sabahattin Ali çok önemli bir nokta. Sabahattin Ali’yle ilgileniyorlar mı? Hiç zannetmiyorum. Adamın sadece Kürk Mantolu Madonna’sı, galiba 5 yıldır çok satanlarda. İnanamadım! Ama İçimizdeki Şeytan, ya da Kuyucaklı Yusuf, hele o cânım hikâyeler… Şimdi gerçekten insan Kürk Mantolu Madonna’yı sevse, gidip önceki eserlerine de bakar. Ben öyle bir insandım. Sevdiğim bir yazarın hemen koşup öteki kitaplarına da bakardım. Moda oluyor bizde. Modanın ötesine de gidilemiyor.

Peki, Kemal Tahir? Döneminde de çok okunmuş, şimdi de bilinen bir yazar…

Döneminde, ama şu da vardı, Kemal Tahir fırtına gibiydi. “Bozkırdaki Çekirdek”, Köy Enstitülerini olumsuz yönde eleştiriyordu. Doğru-yanlış onu ayrı tartışmak lazım ama o zamana kadar Köy Enstitülerini herkes savunmuş ve birdenbire bir romancı çıkıyor ve tamamen tersini söylüyor. Bu tabii bir olay olabiliyordu. Yani bugün nasıl mesela Gezi üzerine yazılmış bazı eserler bir olay olabiliyorsa, o tartışmanın getirdiği bir satış ve ündü, okuma arzusuydu. Ama bugün baktığınız vakit, o meseleler artık gündem dışı mı kalmış, ne olmuşsa olmuş, pek eski satışı yok.

Bu konu yüzünden edebiyat çevresi de ona sırtını dönmüş…

Müthiş bir satışı vardı. Attila İlhan o zaman Bilgi Yayınevi’nin genel yayın yönetmeniydi ve bana demişti ki, “Dini kitaplar dışında buradan Van’a gidebilen iki tane romancı, edebiyatçı var; biri Ömer Seyfettin, biri de Kemal abi. Hiçbirimizin kitabı gitmiyor.” demişti. Van’ı tabii bir sembol, uç nokta olarak alıyor. Yani Kemal Tahir bütün o eleştiri bombardımanının içinde okurla buluşabilmiş bir yazardı.

SİNEKLİ BAKKAL’IN YAZILDIĞI YILI BİLSEN NE OLUR!

Safvet Nezihi’nin Zavallı Necdet’i örneğin 60 yıl kadar ününü korumuş, oysa artık yok. Selami İzzet Sedes, Sermet Muhtar Alus, Reşat Enis hiç kalmamış. Günümüz yazarları 60 sene sonra belki olmayacak… Kitapların unutulmamasını belirleyen ne?

İletişim Yayınları Sermet Muhtar’ı büyük bir emekle yaşatmaya çalıştı fakat okur ilgilenmedi. Bir kitabın raf ömrü eskiden iki üç aymış, şimdi üç saate düştü deniyor. Belki bazıları daha uzun kalıyor ama normalde yayınlanan kitap sayısını böldüğünüzde üç saate kadar inmiş. Bu bir defa, bir cinnet! Alıcısı olmayan, okuru olmayan bir ülkede, böylesine çok yayın, bir cinnet bence. Okur yetiştirmek lazım ve biz onu yapamıyoruz. Onda da birçok sebep var, sadece eğitime bağlamak yanlış. Yarım asırlık yakın dönem tarihimizde çoğu zaman, ister sağ olsun ister sol olsun, düşman olarak görülmüş kitaplar, bu tabii çok acı bir şey. Hiçbir kitap düşman değildir. Kitaplara yaklaşım biçimimiz yanlış. Kitapları sevdirme konusunda en az benim yetiştiğim yıllardan beri eğitimimiz yanlış. Halide Edip kaç yılında doğdu, Sinekli Bakkal’ı kaç yılında yazdı, bunu öğrenseniz ne olacak Allah aşkına! Sinekli Bakkal nedir, onu kimse bilmiyor.

‘Huzur’ okunsa İstanbul böyle korkunç olur muydu?

Günümüzde olduğu gibi geçmişte de siyasi ya da ideolojik bir taraf tutmanın yazarla okur arasına girdiğini görmek mümkün. Yazarlar ne yapmalı?

Bütün bunların dışında kalmak lazım çünkü zaman geçiyor, bütün değer yargıları değişiyor. Yıllarca bu ülkede Nazım Hikmet’in bir vatan haini olduğu söylendi. Sonra ona vatan haini demiş bir kişi siyasi nutkunda onu bir vatan şairi olarak gösteriyor. Ben kimsenin bir şey okuduğuna inanmıyorum. Necip Fazıl mesela, onu ne savunanlar okuyor, ne de karşı taraf! Necip Fazıl Bey’in düzyazılarının çoğunu okumamıştım, geçen yaz onların hepsini okudum. Babali, inanılmaz derece önemli bir kitabı. Orada kendi kişisel yaşamına ait fevkalade önemli bilgiler veriyor bize. Başta da biraz ağır bir ithamla, devrinin onu tutan gözükenlerine karşı, siz bu kitabı nereden anlayacaksınız demiş. Bu bana inanılmaz bir şey gibi geldi. Demek ki bir iletişim kopukluğu var ve hiç kimse karşısındakiyle özdeşlik kurmak istemiyor. Böyle bir toplumda yaşıyoruz; bir trajedi bu. Bugün okunuyor denilen Huzur, Kürk Mantolu Madonna, Tutunamayanlar’ı da belki ekleyebiliriz, ben bunların bile büyük bir içtenlikle okunduğunu, kavrandığını düşünmüyorum. Huzur okunsa ve gerçekten algılanmış olsa İstanbul mimarisi bu kadar korkunç bir halde olabilir miydi? İmkansız bir şey bu.

15 Nisan 2015 Çarşamba

Film festivali polis baskınından dönmüş

İstanbul Film Festivali Direktörü Azize Tan, yaşanan sansür krizinin perde arkasını anlattı. Kültür Bakanlığı’nın “eski yazıyı yeniymiş gibi göstermekle” suçladığı Tan, Bakur belgeselinin gösteriminden bir gün önce bakanlıktan telefon aldıklarını, ardından da polislerin gelip filmin gösterilip gösterilmeyeceğini sorduklarını söyledi.

34. İstanbul Film Festivali’ndeki sansür krizinin yankıları sürüyor. Kuzey/Bakur adlı belgesel filmin gösteriminin iptaliyle başlayan krizde, Kültür Bakanlığı’nın “eski yazıyı yeniymiş gibi göstermekle” suçladığı festivalin direktörü Azize Tan, dün katıldığı bir televizyon programında bu iddiaya cevap verdi. CNN Türk’te Mirgün Cabas’ın sunduğu ‘Her Şey’ programına konuk olan Tan, Kültür Bakanlığı’ndan telefon geldiğini, ardından da polislerin gelip film gösterimiyle ilgili bilgi aldıklarını anlattı: “10 Nisan Cuma günü Kültür Bakanlığı’ndan telefon geldi. Ertesi gün de kanun maddesini hatırlatan eski yazıyı yeniden mail attılar. Sonra emniyetten görevliler geldi.”

Kültür Bakanlığı’ndan, kayıt-tescil ve eser işletme belgesiyle ilgili yönetmeliği hatırlatan bir telefon e-mail aldıklarını söyleyen Azize Tan, krizin perde arkasını şöyle açıkladı: “Festivalin ilk haftasında, 8 Nisan’da bir yerli belgesel, 11 Nisan günü de 5 tane kısa filmin gösterimi yapıldı. Bu filmlerin de kayıt tescil ya da eser işletme belgesi yoktu. Oralarda bir sorun olmadı. Biz cuma akşamı bir telefon aldık. Cumartesi günü de bakanlıktan bir mail geldi. Telefonda filmlerle ilgili kayıt tescil belgesi olup olmadığı soruldu. Biz de SEK’ten (Sanatsal Etkinlikler Komisyonu) aldığımız izin yazımızı bakanlığa gönderdik. Festivalin içeriğinden festival komitesinin sorumlu olduğu ama festivalin düzenlenmesinde bir sakınca olmadığına dair bir yazı... Cumartesi günü de bir e-maille 2014 yılının Ocak ayında sadece bize değil, tüm festivallere gönderdikleri ilgili kanun maddesini hatırlatan yazıyı bir kere daha gönderdiler. Bu sırada hem 11 Nisan Cumartesi günü hem 12 Nisan Pazar günü emniyetten görevliler gelip eser işletme ya da kayıt tescil belgesi olmayan bir filmin gösteriminin orada yapılacağının bilgisini aldıklarını ve yapılıp yapılmayacağını denetlemeye geldiklerini söylediler.”

‘Sansüre imkân tanıyan kanun değiştirilsin’

Sinema meslek birlikleri de dün Atlas Sineması’nda bir araya gelerek bir basın açıklaması yaptı. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, İstanbul Film Festivali, Belgesel Sinemacılar Birliği, Oyuncular Sendikası, Ankara Sinema Derneği, Ankara Uluslararası Film Festivali, TÜRSAK, SİNE-SEN, SE-YAP, FİLM-YÖN ve SİYAD’ın da aralarında olduğu meslek kuruluşları, sansüre imkân tanıyan kanun ve ilgili yönetmeliklerin değiştirilmesi gerektiğini dile getirdi. Kültür Bakanlığı’nın temel sorumluluğunun “sinemacıların özgür sanatsal üretimini teşvik etmek ve üretilen filmlerin izleyiciyle özgür bir şekilde buluşmasını sağlamak” olduğu belirtilen açıklamada, kayıt-tescil ve eser işletme belgesi yönetmeliği ile sınıflandırma ve değerlendirme yönetmeliklerinin uluslararası uygulamalar gözetilerek yeniden düzenlenmesi talep edildi.

14 Nisan 2015 Salı

Sansüre büyük tepki: İstanbul Film Festivali'nde yarışmalar iptal

34. İstanbul Film Festivali’nde, önceki gün Kuzey/Bakur belgeselinin sansür edilmesiyle başlayan kriz devam ediyor. İKSV yönetimi, dün basın toplantısı düzenleyerek 19 Nisan’da sona erecek festivalin tüm yarışmalarını ve kapanış törenini iptal ettiğini açıkladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı ise yaptığı yazılı açıklamada İKSV’yi suçladı.

34. İstanbul Film Festivali’nde önceki gün yaşanan sansür krizinin ardından, yarışmalı ve yarışma dışı bölümlerden 23 filmin çekilmesinin ardından dün festival yönetimi ve jüri üyeleri Martı İstanbul Hotel’de basın toplantısı düzenledi. Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün festivalin düzenleyicisi İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’na (İKSV) yapılan yönetmelik uyarısı sonrası Kuzey/ Bakur filminin gösteriminin iptaliyle başlayan krizde jüri iyelerinin ve festival yönetiminin tepkisi de sert oldu. Festivalde filmi olan yerli ve yabancı sinemacıların da hazır bulunduğu toplantıda, festival direktörü Azize Tan, festivalden filmini çeken sinemacıları desteklediklerini söyledi. Festivalin Altın Lale Uluslararası Yarışması’nda yer alan film gösterimlerinin devam edeceği ancak Ulusal ve Uluslararası Altın Lale ve Ulusal Belgesel Yarışmaları ile festivalin kapanış töreninin iptal edildiği açıklandı.

Toplantıya Festival Direktörü Azize Tan, Altın Lale Ulusal Yarışma Jüri Başkanı Zeki Demirkubuz, Altın Lale Uluslararası Yarışma Jüri Başkanı Rolf De Heer ve jüri üyesi, Melisa Sözen, En İyi İlk Film Yarışma jüri üyesi M. Fazıl Coşkun, Ulusal Yarışma jüri üyesi Şebnem İşigüzel, Ulusal Belgesel Yarışma jüri üyeleri Emel Çelebi ve Pelin Esmer katıldı.

Bugüne dek fiilen uygulanmasa bile söz konusu yönetmeliğin 2004’ten bu yana festivaller ve sinemacılar için büyük bir sıkıntı olduğunu belirten Tan, yönetmeliğin değişmesi için daha önce de görüşmelerde bulunduklarını söyledi. Tan, ayrıca, “Bu belge aslında uygulanmayan ya da istenilen zaman uygulanan bir kanunun film gösterimlerinde demokrasinin kılıcı gibi festivallerin üzerinde sallandırılmasıdır. Yasanın varlığını tüm festivaller biliyor ama biz filmleri gösterebilmeyi tercih ettiğimiz için yönetmeliklerimizde bu belgeyi talep etmiyoruz. Aslında bu, festivaller açısından durumu idare eden bir yaklaşım. Belki de durumu artık daha fazla idare etmememiz gerekiyor. Bu konuyla yüzleşerek mevcut yönetmeliklerin ve sinema kanununun değiştirilip tüm sektörü rahatlatacak değişikliklerin yapılması için hep beraber dayanışma içinde olmalıyız.” dedi.

Toplantıda, festivallerde gösterilecek Türkiye’de üretilmiş yapımların kayıt tescil belgesi almasını zorunlu tutan yönetmeliğin değişmesi, yerli ve yabancı filmler arasında gözetilen farklı uygulamanın kaldırılmasının sağlanması için tüm sektöre, festivallere, meslek birliklerine dayanışma içinde olma çağrısı yapıldı. Festival yönetimi, festivalde filmlerini göstermeme kararı alan film ekiplerini de gösterim saatlerinde sinema salonlarına gelerek, kendilerine ait olan bu süreyi bir tartışma alanına çevirmeye davet etti. Ayrıca bugün saat 15.30’da Atlas Sineması’nda sektördeki meslek birliklerinin ortak yapacağı bir basın toplantısı gerçekleştirilecek.

Kültür ve Turizm Bakanlığı da dün konuyla ilgili bir yazılı açıklama yaparak, İKSV’yi suçladı. Bakanlık açıklamasında, “Söz konusu yazı festival yönetimine yeni gönderilmemiş olup, ilgili mevzuatın hükümlerinin hatırlatıldığı 9 Ocak 2014 tarihinde gönderilen genel bir bilgilendirme yazısıdır.” denildi. Bakanlık açıklamasında, “Ortada terör örgütü propagandasının söz konusu olması hiçbir şekilde temel demokratik değerlerle ve düşünce özgürlüğünün evrensel kriterleriyle bağdaşmayan bir durumdur. Bu noktada terör örgütü propagandası konusu da söz konusu vakfı ve festival yönetimini ilgilendirmektedir.” denildi.

Zeki Demirkubu: Sansürde seçim siyaseti etkili

Altın Lale Ulusal Yarışma Jüri Başkanı Zeki Demirkubuz ise, “Bu ülke akıl dışı yanlarından ve topuğuna sıkarak kendini var ediyor. Birileri bu filmin programına bakıp gözden geçirdikten sonra Bakur filminin yasaklanmasına karar verilmiş. Seçim zamanlarının bunda çok büyük etkisinin olduğunu düşünüyorum. Geçen günkü ülke içi çatışmaların, öldürülen katırların ve pek çok şeyin bunda etkisi olduğunu düşünüyorum.” dedi.

13 Nisan 2015 Pazartesi

Festivalde boykot var

34. İstanbul Film Festivali’nde sansür krizi yaşanıyor. Sinema Genel Müdürlüğü, festival yönetimine yerli filmlerin eser işletme belgesi alma zorunluluğunu hatırlatınca Kuzey/Bakur filminin dünkü gösterimi iptal edildi. Bunun üzerine sinemacılar boykot kararı aldı; 23 film, festivalden çekildi.

34. İstanbul Film Festivali, sansür kriziyle sarsıldı. Dün 16.00 seansındaki Kuzey / Bakur filminin gösterimi, Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün uyarısıyla iptal edildi. Sinema Genel Müdürlüğü, “Sinema filmlerinin değerlendirilmesi ve sınıflandırılmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında yönetmelik”in 15. maddesine göre festivallerde gösterilecek Türkiye’de üretilen filmlerin kayıt-tescil ve eser işletme belgesi almış olması zorunluluğunu festivalin düzenleyicisi İKSV’ye hatırlattı. Bu belgeye sahip olmayan Kuzey filminin gösterimi iptal edilince sinemacıların tepkisi sert oldu.

23 FİLM, FESTİVALDEN ÇEKİLDİ

Sinema meslek birlikleri dün akşam üzeri Cezayir Restaurant’ta acil bir toplantı yaparak festivali boykot kararı aldı. Kuzey adlı belgesel filmin yönetmeni Ertuğrul Mavioğlu’nun da aralarında bulunduğu sinemacılar, bu durumu sansür olarak nitelendirip Kuzey filmi gösterilene ve festival filmlerine tescil belgesi şartından vazgeçilene kadar filmlerini festivalden çekeceklerini duyurdu. Festivalin ulusal yarışma, belgesel ve Türkiye sineması bölümlerinden 23 filmin yapımcısı bu uygulamadan geri dönülmezse festivalden çekileceğini açıkladı. Ayrıca Nuri Bilge Ceylan, Erden Kıral, Tayfun Pirselimoğlu, Onur Ünlü, Reis Çelik, Yeşim Ustaoğlu gibi isimlerin de yer aldığı 200’ü aşkın sinemacı Kültür Bakanlığı’na bir mektup yazdı. İlgili yönetmeliğin yeniden düzenlenmesini isteyen sinemacılar, filmlerin eser işletme belgesi aranmaksızın tüm festivallerde özgürce gösterilmesini talep etti.

Festival süresince bu belgeye sahip olmayan bir belgesel ve beş kısa filmin gösterilmiş olması, Kuzey/Bakur’un siyasi sebeplerden dolayı sansürlendiği iddialarını güçlendiriyor. Ertuğrul Mavioğlu ile Çayan Demirel’in yönettiği film, PKK’nın dağ kadrolarının günlük yaşamlarını konu alıyor.

10 Nisan 2015 Cuma

En iyi gazeteci tutuklu gazetecidir

Amerikalı televizyon sunucusu Jon Stewart’ın yönettiği Gül Suyu / Rosewater filmi, insanî; ve vicdanî; duyarlılığına rağmen ABD’nin Ortadoğu’da izlediği ‘demokrasi taşıyıcısı’ havasından yakasını kurtaramıyor.

Hakkını verebilen için zor bir meslek gazetecilik. Gazetecileri Koruma Komisyonu (CPJ), 2014’te dünyada en az 60 gazetecinin görev yaptığı sırada ya da yazdığı haber yüzünden öldürüldüğünü açıkladı. Merkezi Cenevre’de bulunan Basın Amblem Kampanyası’na (PEC) göre bu sayı 128. Henüz öldürülmeyenlerin durumu da pek iç açıcı değil. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun (TGDP) 3 Mart 2015 tarihli raporu, Türkiye cezaevlerinde tutuklu bulunan 3’ü imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü, toplam 22 gazetecinin olduğunu ortaya koyuyor. Fakat biz devlet büyüklerimizin sözlerinden biliyoruz; nasıl ki geçmişte “devlet adam öldürmez”di ise bugün de “Türkiye’de gazetecilikten dolayı hapis yatan kimse yok”tu. Hapistekiler, gazeteci kılığına girmiş ‘terörist’ ya da ajandan başka bir şey değildi!

‘GAZETECİ KILIĞINDA BİR AJAN’

Gül Suyu / Rosewater, ‘ikinci evimiz’ sayılabilecek komşumuz İran (ne de olsa, onlardan aldığımız doğalgaz ile ısınıyoruz) tarafından kıskıvrak yakalanan ‘gazeteci kılığındaki bir ajan’ın başından geçenleri anlatıyor. Londra’da yaşayan muhabir Maziar Bahari (Gael Garcia Bernal), 2009’daki İran Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Newsweek dergisi adına takip etmek için memleketine gider, Tahran’daki annesinin evine yerleşir.

İkinci dönem için aday olan Ahmedinejad ile Musavi arasındaki mücadele, seçim günü iyice kızışır. Sandıklarda hile yapıldığı iddiasıyla Musavi taraftarları protesto yürüyüşüne başlayınca Maziar Bahari bu gösterileri kameraya alır. Polisin silah kullanarak bastırmaya çalıştığı bir gösteride sivillerin öldüğü görüntüleri haber yapmasının ardından tutuklanır. Üç ay boyunca türlü işkenceler gören Bahari, sırf hapisten kurtulmak için sahte bir itiraf videosu bile çeker. Nihayet, dünya medyası ve politikacıların baskısı sonucu serbest bırakılır.

Bu süreci Then They Came for Me (Sonra Benim İçin Geldiler) adlı kitapta anlatan Bahari’nin yaşadıklarını ABD’nin ünlü televizyon sunucusu Jon Stewart sinemaya uyarladı. ABD ve dünya gündemindeki konuların eleştirel ve mizahi bir üslupla ele alındığı The Daily Show’un 19 yıllık sunucusu Stewart’ın bu filmi çekme sebebi de ilginç. 2009 seçimlerini takip etmek için Tahran’da bulunan Bahari, The Daily Show’a, programın formatı gereği mizahi bir röportaj verir. Bu röportajın video kaydı, daha sonra İran istihbaratı tarafından Bahari’nin Batı medyasının ajanı olduğu iddiasına kanıt olarak gösterilir. Jon Stewart, bu film ile vicdan azabını dindirmeye ve Bahari’den özür dilemeye çalışıyor diyebiliriz.

Her ne kadar Jon Stewart’ın niyeti hâlis olsa da, sinema için iyi niyetten fazlası gerekiyor. Bahari’nin hapisteki iç dünyasını yansıtmada başarılı olan film, özellikle babayla hesaplaşmada kayda değer bir iş çıkarıyor. Haluk Bilginer’in oynadığı Baba Ekber ile oğul Bahari’nin hayalî; hesaplaşması filmin en başarılı bölümü. Baba-abla-kardeş üçlüsünün hapishane günleri üzerinden İran’ın Şah döneminde, 1979 devriminde ve Humeyni sonrasında muhalefete karşı tutumun hiç değişmediğini görüyoruz.

VİCDANÎ BİR YANI VAR, FAKAT...

Filmin esas sıkıntısı, başından sonuna kendini hissettiren Batıcıl bakış açısı. Bütün insanî; ve vicdanî; duyarlılığına rağmen, ABD’nin Ortadoğu’da izlediği ‘demokrasi taşıyıcısı’ havasından yakasını kurtaramıyor film: “İran’da demokrasiyi isteyen ‘iyi adamlar’ da var. Şu baskıcı kötü adamlar biraz rahat verse, onlar da bizim gibi yaşamak, bizim dinlediğimiz müzikleri dinlemek, bizim izlediğimiz filmleri ve televizyon programlarını izlemek için yanıp tutuşuyorlar...”

Doğrusu, bu önermelerin belli bir gerçeklik payı var. Fakat bu Batıcıl bakış açısının doğurduğu şablonlar, meseleye yaklaşımda bazı rezervleri de beraberinde getiriyor. Kendisini ve muhatabını bu yaklaşıma göre konumlandırınca, nihayetinde ‘demokrasi götürme’ bahanesiyle dünyanın her noktasında askerî; ve siyasî; müdahaleyi kendi ‘erdeminden’ kaynaklanan bir hak ve görev olarak görüyor. Bu durumun kaç ülkeyi cehenneme çevirdiğine yakın tarih şahit. Söz konusu marazi bakış, Gül Suyu’nun bütün insanî; ve vicdanî; duyarlılığına halel getiriyor.

9 Nisan 2015 Perşembe

Bejan Matur: Hayat, şefkati hak eden bir hikâye

Bejan Matur'un yeni şiir kitabı 'Son Dağ' geçtiğimiz günlerde Everest Yayınları'ndan çıktı. Şair ile 'Son Dağ' kitabı çevresinde 'dağ' imgesini, varoluşa dair sorularını, ilk ve saf olana dönüşünü ve sanatta politik olana bakışını konuştuk.

Son Dağ'daki şiirleriniz 'dağ' imgesinin çevresinde geziniyor. Şiirleri okurken, Gao Xingjian'ın Ruh Dağı'nı düşündüm. Çıktıkça seslerin duyulduğu, anıların içiçe geçtiği bir hafıza mekanı. Dağ, bir köken mi, bir geçmiş mi, yoksa yeni bir başlangıç mı Son Dağ şiirlerinde?

Aslında tamamı. Varlığıyla, mitolojisiyle, oluşuyla bize bir muhataplık hissettiren, Tanrı'yı hissettiren, kendi sesimizin yankısını bulabileceğimiz, kendi varlığımızın gölgesini düşürebileceğimiz bir varlık aslında dağ. Kişisel hikayemde ise dağın coğrafi, kültürel yanından uzun uzun söz edilebilir. Elbette bir de güncel politik yanıyla sosyolojik bir anlamı var dağ kavramının. Kişisel varoluşuma ve içinden geldiğim toplumun varoluş arayışına, kimlik arayışına da muhatap olabilecek bir özne olarak var dağ. Kutsal kitaplara, mitolojilere, edebiyatın referanslarını oluşturan ilk metinlere bakıldığında da insanoğlunun dağla bir konuşması var hep ve devam etmekte. Ve bu bitmez. Çünkü ruha dair soruların muhatabı o. Cevaplar aranır. Ve o cevapların kaynağı elbette kainatın derinlerinde ve yeryüzünün görkemli, dramatik diyebileceğimiz oluşumlarındadır. Aslında ilk şiirlerimden itibaren dağ hep vardı. Tanrı da, anne de, dağ da iç içe geçen varlıklarıyla, oluşlarıyla birer iç konuşma yaptığım, gizli bir dil kurmama beni yönelten ve o dili hissettiğim özneler... sanki ben hep onlarla konuşuyordum ve bu şiirlerin hepsi aslında o dağla konuşmanın, o gizli konuşmanın yankısı olarak doğdular. Dağ imgesi aracılığı ile bu şiirin tamamının hissettirdiği bir tür sızı ya da keder var. Bütün bu şiirleri yazarken hissettiğim şuydu: bizim yeryüzündeki hikayemiz çok ıssız bir hikaye... kederli bir hikaye. İnsan yalnızdır.... ve o yalnızlığa bir muhatap ararken seçimler yaparsınız. Bu şiirler içinden geldiğim toplumun, benim varlığımın izlerini taşıyor; biz bu dünyadan geçtik, burada bulunduk, birer gölge olarak bu dağların yüzünde yürüdük, hayatlarımızı yaşadık, acı çektik ve o derin kederi duyduk... ve öldürüldük, yok edildik, yok edilmeye çalışıldık... Bu sadece kimlik meselesine indirgenemeyecek kadar derin bir varoluş acısı. İnsanlığın büyük hikayesi içindeki yerinize dair bir dert. O izi ve gölgeyi hissettirmek derdiyle aslında yazıldı bu şiirler.

Şiiriniz dağ, taş, rüzgâr gibi ontik imgeleri içermesine rağmen bir o kadar da politik aslında. Kökenlere dönmek, politik bir reveransı mı sonuç veriyor?

Şiir, insanı en başa, ilk yere, doğum öncesi, varoluş öncesi ıssızlığa, karanlığa götüremiyorsa zaten ontik imge oluşamaz. Şiir sizi o karanlığa ya da mağaraya ya da sonsuzluğa götürebildiği ölçüde her şeyi yeniden kuran bir dille var olur. Ağaca bakarken... sanki Tanrı'nın yeryüzünü yaratırkenki hissedişi ile bakarsınız; taşa bakarsınız... sanki taşlar ilk kez oluşurken, Tanrı tarafından yaratılırkenki hisle kavrarsınız. Üzerinde dilin bıraktığı tortuları, tarihin biriktirdiği gölgeyi silerek, bütün o perdeleri yırtarak... Siz hissedişte en öze, en saf olana yönelmezseniz, imgelerin kaynağına ulaşamazsınız. Ontik dediğiniz, kainat algısıyla var olan imgeler, aslında her insanın, her dilin dünyasında var. Bunu ilk, saf olana dair bir dertle söylüyorsanız, insanlığın büyük hikayesindeki ortak temalara düşüyorsa yolunuz, oralarda iseniz; kalbinizin okları oraya yöneliyorsa, ortak bir dil buluyorsunuz ve karşılığını da yaratıyor başka kalplerde. Bu benim şiirimde politik olana nasıl bağlanıyor? Ben başından itibaren meselesi olan bir şiirin derdindeydim. Tarih dışı bırakılmış bir topluluğun üyesi olmakla ilgili bu. Kürtler tarihin dışında bırakıldılar. Çok uzun yıllar, neredeyse yüz yıllık büyük bir kederin öznesi durumundalar. Bunun kendi hayatımda da karşılığı var, yaşıyorum. Şu anda akan bir tarih var ve onun bir tanığı olarak bunlara benim kayıtsız kalmam düşünülemez. Öyle olunca da, doğallıkla yazdıklarınız politik bir bağlama oturuyor. Fakat ben şiirde politik kavramını şöyle görüyorum: politik, güncel politikanın kavramlarıyla, terminolojisiyle konuşma değildir; asıl politik, dönüşüme dair bir etkidir. Kalbin ayarını yeniden yapmakla ilgili bir sonuç yaratma gücüdür. Yazdıklarınız bir başkasının ruhunda, kalbinde bir aşkınlık hissi yaratıp 'yeni bir söyleyiş, yeni ve uyandırıcı bir bakış' yaratabiliyorsa asıl politik sanat odur. Şiirin gürültüyle, kof duygululukla işi olmaz. Ben başından itibaren şiirde ve yazıda kuşatıcı, sarmalayan, şefkatli bir sesi aradım, o şefkati önemsedim... Çünkü hayat bu şefkati hak eden bir hediye. Ben şefkatin, doğuma ve varlığa şükran anlamında çok temel bir referans olduğunu düşünüyorum. Tüm hayatımızın anlam örgüsünü oradan kurarız çünkü. Bu iyilik ve kötülük gibi büyük karşıtlıklardan başlar, sanata değerini veren estetik kaideye kadar uzanır...

'Son Dağ'da dağ imgesiyle birlikte anne, kız çocuk ve kadın, dolayısıyla kadın imgesinin ağırlığı hissediliyor. Ortadoğu'da ve dünyanın birçok yerinde, kadınlar üzerinde hakimiyet kurma çabasıyla, kavimlerin kavimlere hakimiyet kurma çabasıyla, varlığın erkek ilkesinin en kaba hatlarıyla ortaya çıktığını görüyoruz. Bunun içinden bir sorti hareketi gibi geliyor bana dişil olan üzerine yazmak, düşünmek... o dişil yanın taşıdığı merhamet duygusunu daha fazla hissetmemiz gerekiyor belki de...

Ordaki derinliği yeniden keşfetmek ve bizi orada avutabilecek, tamamlayabilecek bir zenginlik olduğuna ikna olmak. Yeniden hatırlamak bu aslında. Çünkü biz buna sahibiz. Doğmadan önce sahibiz. Doğumu bize hissettiren olarak anne ve kadın... onun dünyası bize bunu en dolayımsız hissettirebilecek yer aslında. Belki de o yüzden, edebiyat oraya referans verdiğinde daha toparlayıcı hale geliyor. Bizim yeryüzü hikayemizde iktidar, sahip olma, kendimizin kılma arzumuz fazlasıyla yıkıcı bir arzu... ve o arzunun biçim alışı tarihi oluşturan şey. Erkek aklının yarattığı bir tarih bu. Savaşların, politikanın, silahların yarattığı bir tarih. Bütün bunların yanında daha gizli, daha gölgeli bir alanda başka bir iç dünya var. Ve asıl hazinemiz orası, oraya biraz dönebilsek, merhameti de, şefkati de bulacağız. Ama savaş, bu derinliği en kolay parçalayan şeydir. İnsanın hoyratlığından, kötülüğü yeniden üreten hırsından uzaklaşmak için bizi arındırabilecek bir tür estetiğe ihtiyacımız var.

Paul Klee, 'Modern Sanat Üzerine' adlı denemesinde ''Bir topluluk duygusundan, onlar için ve onlarla birlikte çalıştığımız bir halk duygusundan yoksunuz. Bu modern sanatçının trajedisidir.'' diyor. Bir halk duygusuyla yazmak, o halkın trajedisini duymak nasıl bir anlam taşıyor sizin için?

Buna 'kavim duygusu' diyorum ben. Bunun bir şair için şans olduğunu da düşünüyorum -burada asla folkloru ve lokal olanı kastetmiyorum-. Bu insanın sahicilik arayışıyla ilgili. Bir yerde doğarız, bir anlamla doğarız. O anlamı da üretmekle yükümlüyüz. O nedenle ben bir referans aralığı olarak en başa dönmenin, köklere dönmenin bir tür sahicilik arayışıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan Paul Klee'nin 'bundan mahrum olmak bir trajedidir' demesindeki karamsarlığı aşma imkanı da tümden yok olmuş değil modern insanın; çünkü nihayetinde şiir, varoluşu idrak ve şükran hissiyle bize gelir. İnsanı bulunduğu hayat içinde, tarihsel konumuyla ele aldığınızda, onun etrafında biriken hikaye, kimlik, bireyin kainatı temel olarak kavrayışından bağımsız değil. Bu kavrayış en ücra, en tekil hayatta da insanlığın varoluş acısına bağlanabilecek potansiyeli taşır. Fernando Pessoa bunun güçlü bir örneği! İnsan kendi hikayesindeki kırılmaların merkezini, kalbinin merkeziyle örtüştürmek zorunda. Yoksa sahici olma imkanını kaybeder. Ve oradan hep boşluk sızar. Şair tam da o boşluğu tamamlamak, fasılasız bir hissedişin peşinden gitmek derdinde olan öznedir. Başlangıç hikayesinin etrafında bir kök duygusuyla hareket ederek o fasılayı kapatan kimsedir. Yani bizler sonsuzlukta aklımızla açtığımız boşluğu kapatmakla yükümlüyüz. Ve bunu ancak şiir aracılığı ile yapabiliriz. Şiir bize bu imkanı verir.

Kitabın bir yerlerinde 'ağıtçı' olduğunu söylüyorsunuz; 'bunlar ağıtsa, ağlamak henüz başlamadı' diyorsunuz... Bunca yaşanmış acıya ve yakılmış ağıda rağmen bağışlamak mümkün mü? Karları bahar uğruna bağışlamak...

‘Bağışlamak' büyük bir kavram ve yük de... Ben kendi adıma affeden olabilmeyi isterim, çünkü kalpten nefreti söküp atmak gerektiğine inanıyorum. Nefretin kalbi karartan ağırlığından ancak bağışlayarak kurtulabiliriz. Derrida'nın ‘af ve tanrısallık' tanımındaki gibi; af ancak Tanrısal bir müziğin eşlik edebileceği, bizim dışımızdaki büyük bir hakikat. Hatta affın gerçekleşmesi için affın talep edilmesi lazım. ‘Beni affet' diyen birinin olması gerekir. Biz, bunca kötülüğü yaşatan bir hayatta ‘beni affet' diyenlerin olmadığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bize böyle bir tarih yaşatıldı ve bu devam ediyor. Fakat yeryüzündeki hikayemiz kederli de olsa yaşanan acıların, ödenen bedellerin yüreği karartmasına müsaade etmemeliyiz. O yüzden bizi yok etmeye çalışan kötülüğe de meydan okuyucu bir merhametle bakabilmeliyiz. Affeden olabilmek gerekiyor. Ben kendi adıma o bağışlamayı kalbinde büyütebilen olmayı istiyorum.

8 Nisan 2015 Çarşamba

Borusan, yeni sezona hazır

Borusan Sanat, 2015-2016 sezonunu açıkladı. Çok sayıda konserin gerçekleştirileceği yeni sezonda Amerikalı bestecilerin ön plana çıkarıldığı tematik festival göze çarpıyor.

Borusan Kültür Sanat, artık yenilenen ismiyle ‘Borusan Sanat', 2015-2016 sezonunu dün Müzikevi'nde düzenlenen toplantıyla açıkladı. Önümüzdeki sezon dinleyiciyi çok sayıda sürpriz bekliyor ama bunların içinde belki de en önemlisi Amerikalı bestecilerin aralık ayında düzenlenecek konserleri etkisi altına alması olacak. Her yıl farklı bir temayla yola çıkan Borusan'ın bu defa tematik festival için Amerika'yı odağa yerleştirmesinin sebebi ise bestecilerinin çok tanınmaması…

Bang On A Can All-Stars-1

Önce Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın (BİFO) programıyla başlayalım. Kesinleşen programa göre sezon boyunca 13 konser verecek orkestra, 2016 yılının Şubat ayında Avrupa turnesi gerçekleştirecek. Viyana'dan başlayarak, Frankfurt, Nürnberg, Münih'in de dâhil olduğu altı şehirde düzenlenecek konserlerde BİFO'ya keman virtüözü Vadim Repin ile genç keman sanatçısı Nemanja Radulovic eşlik edecek.

Glass'ın yeni bestesine Avrupa prömiyeri

Borusan Sanat'ın bu sezondaki önemli sürprizlerinden biri, dünyanın en önemli bestecilerinden Philip Glass'ın yeni bestesinin Avrupa prömiyerinin Türkiye'de yapılacak olması. Katia ve Marielle Labeque piyano ikilisinin solist olduğu bu konsere Gürer Aykal'ın yönetimindeki BİFO eşlik edecek. Los Angeles Filarmoni Orkestrası, Orchestre de Paris, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, Göteborg Senfoni Orkestrası, İspanya Ulusal Orkestrası'nın ortak siparişi olan bu yapıtın dünya prömiyerini Los Angeles Filarmoni Orkestrası yapacak. İstanbul’daki prömiyerin tarihi ise 19 Kasım.

BİFO, sezonun açılış konseri için de özel bir program hazırladı. Finlandiya'nın en önemli bestecilerinden Jean Sibelius'un doğumunun 150. yılı olması vesilesiyle, keman virtüözü Sarah Chang'in solistliğinde (ki bestecinin en zor yapıtlarından biri olan keman konçertosunu seslendirecek), tamamı Sibelius'un bestelerinden oluşan bir Sibelius akşamı tasarlandı. Günümüzün yaşayan en önemli bestecilerinden 81 yaşındaki Polonyalı Krzystof Penderecki de önümüzdeki sezon Borusan’ın misafiri. Penderecki'nin bestelerinden oluşan 21 Nisan'daki konserin solisti çellist Laszlo Fenyoe olacak; ustanın kendisi ise bu konserin şefliğini üstlenecek.

Yeni sezondaki tematik festivalde Amerikalı bestecilere ağırlık verileceğini söylemiştik. BİFO'nun her yıl aralık ayında gerçekleştirdiği tematik festival bu yıl “Batı Yakasının Hikâyesi” adıyla, 12–23 Aralık tarihleri arasında yapılacak sekiz konseri kapsıyor. Festival, efsane şef ve besteci Leonard Bernstein'ın kızı Jamie Bernstein'ın piyano eşliğinde anlatıcı olarak yer aldığı “Leonard Bernstein: Anniversaries” adlı etkinlikle Borusan Müzik Evi'nde başlayacak. George Gershwin (1898-1937), Leonard Bernstein (1918-1990), Aaron Copland (1900-1990) ve John Adams (1947-) gibi Amerikalı bestecilerin eserlerini ise on gün boyunca Güher & Süher Pekinel, Kit Armstrong, Bang On A Can All-Stars, Evelyn Glennie, Hezarfen Ensemble, sa.ne.na ve Nicolas Alstaedt seslendirecek.

Güher & Süher Pekinel

Bu sezonun bir diğer önemli etkinliği ise Vincenzo Bellini'nin yazdığı Norma operasının 40 yıllık aradan sonra yeniden İstanbullu müzikseverlerle buluşacak olması. BİFO'nun her yıl Leyla Gencer anısına düzenlediği bu etkinlikte, Norma'nın konser versiyonu seslendirilecek. (www.borusansanat.com)

7 Nisan 2015 Salı

İrlanda’nın kanlı 71’i

Her yıl olduğu gibi bilet yokluğundan şikâyet eden festival seyircisine bu yıl akredite basın mensupları da eklendi. Festivale akredite basın mensuplarının bile bazı filmlere giremediği 34. İstanbul Film Festivali’nde bugünün programından bilet bulma ihtimaliniz olan bazı filmler var.

Sinemaseverleri salon salon, hatta salon yetmezliğinden dolayı semt semt dolaştıran 34. İstanbul Film Festivali’nde bugünün proramı festivalciler için ‘Sophie’nin Seçimi’ kıvamında... Bütün dünyanın bir felaket senaryosu olarak beklediği nükleer savaş, Amerikalıların oryantalist algısı, seyirciyi Hırvatistan yollarında yakalayan gerilim veya 45 yıllık mutlu bir evliliği sarsan küçük bir mektup gibi sinemaseverleri ikilemde bırakacak birçok hikâye ve film var günün programında. Fakat içlerinden biri var ki aksiyonu, gerilimi, vicdani bakışı, toplumsal ve tarihi olayları hikâyesinde eritebilen, son dönemin en dikkat çekici ilk filmi.

Britanyalı yönetmen Yann Demange’ın filmi, seyirciyi 1971 yılına, İrlanda’nın Belfast sokaklarına götürüyor. Bir ayaklanmayı durdurmak için yapılan askeri operasyonda birliği beklenmedik bir şekilde geri çekilmek zorunda kalınca, deneyimsiz İngiliz askeri Gary yanlışlıkla tek başına geride kalır. Öfkeli İrlandalılar arasında bir İngiliz olarak genç adamın Belfast sokaklarından canlı kurtulma çabasını anlatan filmin başrolünde, son dönemin yıldız adayı oyuncusu Jack O’Connell var. Demange, ustalıkla çekilmiş takip sahneleriyle gerilimi en üst seviyede tutarken, olayların politik arka planını da es geçmiyor.

İstanbul Film Festivali’nde bugün

ATLAS: 11.00: Savaş Kitabı / 13.30: İyi Br Yalan / 16.00: Azrail / 19.00: 71' / 21.30: 45 Yıl

ATLAS 2: 16.00: Sihirli Kız / 19.00: Kelebeğin İzi / 21.30: Ah! Ne Tatlı Savaş

BEYOĞLU: 11.00: Küçük Ölüm / 13.30: Küçük Karmaşa / 16.00: Güzelliğin Hanedanlığı/ 19.00: Hayalet / 21.30: Evvelden

FERİYE: 11.00: Işıltılı Hayat / 13.30: Ölüler / 16.00: Victoria / 19.00: Ben Ölmeden Önce 21.30: Gizli Kusur

REXX: 11.00: Aynasız / 13.30: Güeros / 16.00: Party Girl / 19.00: Manglehorn / 21.30: 45 Yıl

REXX 2: 11.00: Can Dostum / 13.30: H. / 16.00: Kelebek /19.00: Harika Çocuk / 21.30: Sessiz Kalp

6 Nisan 2015 Pazartesi

İlhan Berk’in 51 deseni ilk kez sergileniyor

2008’de kaybettiğimiz şair İlhan Berk’in 51 deseni Ankara Galeri Nev’de ilk kez sergileniyor. ‘Eğri Çizgi’ adlı sergide, şairin kitaplarını düzeltirken, okurken veya yazarken çizdiği şiirli, notlu desenlerinin yanı sıra el yazısıyla yazdığı, çok sevilen iki şiiri de yer alıyor. Serginin iki önemli özelliği daha bulunuyor.

“Yeryüzü, bu en büyük kitap, hep yazılmalıdır.” diyen ve hep yazan İlhan Berk, 2008 yılında hayatını kaybetti. 19 yaşında ilk şiir kitabı Güneşi Yakanların Selâmı’nı yayınladı. 90 yıllık hayatına 26 şiir kitabı ve şiir üzerine sayısız yazı sığdırdı. Arthur Rimbaud ve Ezra Pound başta olmak üzere şiir çevirileri yaptı. ‘Şiir ekseni’nden pek ayrılmadı. Ancak İlhan Berk’in bir özelliği daha vardı. Şiir defterlerinin, okuduğu ya da düzelttiği kitapların boşluklarını, sağını solunu ‘eğri çizgilerle’ donatıyordu. Usta şair, bir nevi çizgilerle yeni şiirler yazıyordu! Bu çizgiler onu hem eğlendiriyor, sıkılmasını engelliyordu hem de içinde sakladığı ‘ressamı’ dışa vuruyordu. Berk’in çizgilerinin yer aldığı eserlerin bir kısmı oğlu Ahmet Berk tarafından derlenip toparlandı ve 3 Nisan’dan itibaren Ankara’da Galeri Nev’de sergilenmeye başlandı.

‘Eğri Çizgi’ adlı serginin iki önemli özelliği daha bulunuyor. İlki, İlhan Berk, ilk şiirlerini 1935 yılında Manisa Halkevi’nin dergisi Uyanış’ta yayımlıyor. Yani bu sergi, şairin ilk şiirlerinin yayımlanmasının sekseninci yıldönümüne bir armağan. İkincisi ise 2018, İlhan Berk’in 100. doğum yılı. Eğri Çizgi, Berk’in yüzüncü yaşı için gerçekleştirilecek etkinliklerin ilk adımı.

Galeri Nev’deki sergi, muhtelif coğrafyalar (Deniz, Vadi, Orman, Irmak), kentler (İstanbul, Halikarnassos, Roma, İskenderiye) ve anlar (Kış, Kasım, Cumartesi, Şimdi) üzerine, pek çoğu okurları tarafından iyi bilinen şiir sayfalarından oluşuyor. Sayfalar, şairin küçük notları, lekeleri ve minik çizgileriyle dolu. Sergide ayrıca ‘Üç Kez Seni Seviyorum Diye Uyandım’ ve ‘Günlük İşlerdenmiş Gibi Ölüm’ adlı iki şiiri de sanatçının el yazısıyla ilk kez sergileniyor.

‘Eserlerin satılma ihtimali beni korkutuyor’

İlhan Berk’in oğlu Ahmet Berk, sergideki eserlerin büyük bir bölümünün ilk kez gün yüzüne çıktığını belirtiyor. Ahmet Berk, “Buradaki birçok eser yeni çerçevelendi. Bunları babamın dosyaları arasında çıkardık. En az bir bu kadar evde var. Babamın resim yapayım diye bir amacı yoktu. Bu sergi onun sayfaları okurken, düzeltirken, çizdiği şeylerin toplu hali. Eserler arasında ilk şiire başladığı dönemden kalanlar da var, çok eski kitaplardan desenler de var, yakın zamanda çıkmış olanlar da.” diyor. Bazı eserlerin babasının vefatından sonra ilk kez satıldığını da hatırlatan Berk, şöyle devam ediyor: “Doğrusu gönlüm satılmamalarından yana. Bu sergiyi mutlulukla geziyorum ama maalesef satılma ihtimalleri beni korkutuyor. Dilerim hiçbiri satılmaz.”

4 Nisan 2015 Cumartesi

Sinema şenliği başladı

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Akbank sponsorluğunda düzenlenen 34. İstanbul Film Festivali dün akşam Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılan açılış töreniyle başladı.

Törende, Türk sinemasına yıllar boyu emek vermiş yönetmen ve yapımcı Yılmaz Atadeniz, müzisyen Cahit Berkay, oyuncu Nebahat Çehre, senarist ve yönetmen Safa Önal ve oyuncu Süleyman Turan’a festivalin “Sinema Onur Ödülleri” takdim edildi. Törenin hemen ardından Ernesto Daranas Serrano’nun yönettiği, “Dünya Festivallerinden” bölümünde yer alan Conducta / Hal ve Gidiş filminin gösterimiyle festival heyecanı şehre yayılmaya başladı. 19 Nisan’a kadar dünya sinemasının yeni örneklerinden ödüllü filmlere, Türkiye sinemasının en yenilerinden klasiklerine, yeni keşiflerden başyapıtlara, yönetmen ve oyuncuların katılımıyla yapılacak söyleşilerden partilere, şehrin gözü iki hafta boyunca festivalde olacak.

Zeki Demirkubuz’un jüri başkanlığını yaptığı Altın Lale Ulusal Yarışma’da 11 film var. Sarmaşık, Nefesim Kesilene Kadar ve Kar Korsanları gibi yurtdışı festivallerinde prömiyer yapmış filmlerin yer aldığı bölümün yanı sıra 2007’de Pazar Bir Ticaret Masalı filmiyle Altın Portakal alarak tartışmaların odağına oturan İngiliz yönetmen Ben Hopkins’in yeni filmi Hasret de var. Genç yönetmenlerin filmlerinin ağırlıkta olduğu ulusal yarışmada Erden Kıral’ın geçen yıl kasım ayında gösterime giren Gece filmi de bulunuyor. Altın Lale Uluslararası Yarışma’da ise yönetmen Rolf de Heer başkanlığındaki jüri 12 film arasından seçim yapacak. Danimarka sinemasının yıldız ismi Thomas Vinterberg’in uyarlaması Çılgın Kalabalıktan Uzak, Venedik Film Festivali’nin kapanış filmi Altın Çağ, Fransız yönetmen Cedric Kahn’ın ödüllü filmi Vahşi Yaşam, Christian Petzold’un yeni filmi Yüzündeki Sır bu bölümün öne çıkanları. Murat Düzgünoğlu’nun Neden Tarkovski Olamıyorum filmi de uluslararası yarışmada Türkiye’yi temsil edecek.

Sinemaseverlerin en çok ilgi gösterdiği Akbank Galaları’nda 13 filmin Türkiye’deki ilk gösterimleri gerçekleştirilecek. Bu bölümde, usta yönetmenler Paul Thomas Anderson ve François Ozon’un son filmlerinden Cafer Panahi’nin Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanan filmi Taxi’ye, modanın dev ismi Yves Saint Laurent’in hayatını konu alan filmden dokuz ünlü yönetmenin kısa filmlerinden oluşan Words With Gods’a kadar birbirinden ilginç, ödüllü, dikkat çekici yapım yer alıyor.

Festivalde bugün

Berlin Film Festivali’nin Generations bölümünün açılış filmi olan Prens, 11.00’de Kadıköy Rexx’te ilk gösterimini yapacak.

Filistin halkının sözcüsü ve ulusal şairi kabul edilen Mahmud Derviş’in iç dünyasını, aşklarını, sanatını ve sürgün günlerini anlatan belgesel Kaydet, Ben Bir Arabım 11.00’de Rexx 2’de.

Haiti’de Cinayet’in ilk gösterimi 11.00’de Beyoğlu Sineması’nda yapılacak. Haitili yönetmen, aktivist ve ülkenin eski Kültür Bakanı Raoul Peck filmin sonraki gösteriminde saat 19.00’da Fransız Kültür Merkezi’nde festivalin konuğu olacak.

Feriye Sineması’nda 11.00’de Sessiz Kalp var. 32. Film Festivali’ne de katılan Oscar’lı yönetmen Bille August, Sessiz Kalp ile bir aile dramı anlatıyor.

Bir dönem Andrey Tarkovski’yle çalışmış Tango & Cash ve Firar Treni filmlerinden tanınan Rus yönetmen Andrey Konchalovski’nin son filmi Postacının Beyaz Geceleri Atlas Sineması 13.30 seansında, ünlü Fransız sinema dergisi Cahiers du cinéma’nın geçen yılın en iyi filmi seçtiği, aslında ARTE kanalı için çekilen bir mini-dizi olan Bruno Dumont imzalı Küçük Serseri Beyoğlu Sineması 21.30 seansında, büyük usta Ermanno Olmi’nin savaş hakkındaki Her Yer Yeniden Yeşerecek filmi ise Feriye Sineması 16.00 seansında izlenebilir.

Festivalin bu yılki yeni bölümlerinden “Aile Bağları” en çok kutsanan, en çok eleştirilen, en sık sömürülen toplumsal kurum olan aileyi 10 filmle mercek altına alıyor. Geçen yıl festivalin konuğu olan Arjantinli yazar ve yönetmen Marco Berger imzalı Kelebek Atlas Sineması Salon 2’de 21.30’da izlenebilir.

3 Nisan 2015 Cuma

Ayakkabıcısın sen, öyle kal!

Şans Ayağıma Geldi, vaat ettiklerini yerine getirmeyen bir yapım. Senaryo ve olay örgüsü bakımından kolaycı bir yaklaşım sergileyen filmde Steve Buscemi ve Dustin Hoffman’ın varlığı ise yediğiniz bir çuval keçiboynuzunun iki gram balı gibi...

Filmler de insanlar gibidir, vaatlerini yerine getirip getirmedikleri onlar hakkındaki kanaatimizde belirleyicidir. Hayatta pek az insan potansiyelinin, daha doğrusu etrafındakilerin onda gördüğü ‘ışığın’ hakkını verir. Ne kadar idealize edersek edelim, insanoğlu nisyan ile malul olduğu kadar, kolay olana meyyaldir. Verdiği ‘büyük umutlar’ın yanında geride bıraktıkları kıyas kabul etmez. Eğitim sistemimizde hemen her öğrenci velisinin sarıldığı başucu cümlesini hatırlayalım: “Bizim çocuk zeki ama çalışmıyor; bir çalışsa...” Tom McCarthy’nin yazıp yönettiği Şans Ayağıma Geldi / The Cobbler bu tarife tastamam uyan bir öğrenci gibi...

Dustin Hoffman ve Steve Buscemi gibi iki usta oyuncunun da yer aldığı Şans Ayağıma Geldi, dört kuşaktır aynı dükkânı işleten ayakkabı tamircisi Simkin ailesinin son temsilcisi Max’in yaşadıklarını konu alıyor. Annesiyle birlikte yaşayan Max (Adam Sandler), New York’un merkezinde kalan bir avuç eski usul esnaftan biridir. Dükkân komşusu, Berber Jimmy (Steve Buscemi) ile birlikte yeni zamana ve onun getirdiği kentsel dönüşüm rüzgârına direnmektedir. Babası kendilerini sessiz sedasız terk ettiğinden beri aile dostları Jimmy’den başka kimsesi yoktur. Hâlâ bekar olan Max, tipik orta yaş bunalımı belirtileri gösterir. Başkalarının hayatına özenen Max, dükkânda bulduğu sihirli makine sayesinde ayakkabılarını tamir ettiği insanların yerine geçer. İlk başta eğlenceli ve heyecan uyandırıcı olan bu durum, bir süre sonra, mafya üyesinden televizyon sunucusuna kadar geniş bir müşteri yelpazesine sahip Max’in başına olmadık işler açar.

‘EKSEN KAYMASI’YLA MALUL

Şans Ayağıma Geldi’yi, bildik ‘Adam Sandler filmleri’nden ayrı tutmak gerek. Çünkü bu filmi sabote eden şey, Adam Sandler faktörü değil! 1904 yılında geçen gizemli esnaf birliği toplantısının ardından hikâye günümüze geliyor. Kapitalizmin kalbinde zincir (franchise) dükkânlara direnen ve yaşadıkları mahalleyi büyük şirketlerin istilasına karşı korumaya çalışan karakterler ile tanışıyoruz. Daha doğrusu, film başlarda durumu böyle gösteriyor ama sonra bambaşka yerlere sürükleniyor. Filmin en büyük sorunu ‘eksen kayması’. Senarist ve yönetmen Tom McCarthy, hikâye ve tema eksenini bilinçsiz bir ısrarla değiştiriyor. Kentsel dönüşüm ve büyük zincir şirketlerin yer aldığı arka fon anlamsız bir şekilde harcandıktan sonra, başkalarının yerine geçmenin getirdiği sorumluluk ve sonuçları devreye giriyor. Bu netameli durumda ahlaki bir ikilem yokmuş gibi davrandıktan ve umursamaz bir tavırla meseleyi hasır altı ettikten sonra, zayıf bir aşk öyküsüne kulaç atıyor. Derken baba ile hesaplaşma meselesi olabilecek en yüzeysel haliyle perdeye geliyor ve beklenen yüzleşme gerçekleşmemişken alakasız ve ana hikayeden kopuk bir finalle sona eriyor film.

Kolaycı ve gevşek senaryo örgüsü, Şans Ayağıma Geldi’nin vaat ettikleri ile potansiyelinin gerisinde kalmasına neden oluyor. İkinci bir Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı (2013) olabilecekken senaryo mantığının sınırlarını zorlayan bir yola giren filmde oyunculuk yönüyle görevini yerine getirdiği için Adam Sandler’a teşekkür edebiliriz; zira ona gelene kadar daha temel sorunlar var. Steve Buscemi ve Dustin Hoffman ise yediğiniz bir çuval keçiboynuzunun iki gram balı gibi; bir buçuk saat boyunca çiğneyip durduğunuz bütün o karışık, orantısız tatları hazmetmenize yardımcı oluyorlar.

2 Nisan 2015 Perşembe

"Yeraltı, aslında şu anda içinde bulunduğumuz dünya"

2011 yılında "Masumlar" romanıyla Sedat Semavi Ödülü'nü alan en genç yazar olan Burhan Sönmez, üçüncü romanı "İstanbul İstanbul" ile yeniden okurun karşısına çıktı. Yerin üç kat altında bir işkence hücresinde geçen romanda Küheylan Dayı, Öğrenci Demirtay, Doktor ve Berber Kamo acıya katlanabilmek için birbirlerine İstanbul'da geçen masallar, hikâyeler anlatıyor. Sönmez'le hayata tutunmak için hayal kuran bu kahramanları ve yeraltını konuştuk…

İstanbul'u çok tartıştığımız, çok konuştuğumuz bir dönemden geçiyoruz. Neden şimdi bir İstanbul romanı yazdınız?

Aslında bu benim dışarıdaki dünyaya göre karar verdiğim bir şey değil. Bu roman on yıldan fazla zaman önce zihnimde zaten netti, çalışmalarına başlamıştım, tasarlamıştım. Son dört beş yılımı da fiili yazma süreciyle geçirdim.

O halde neden İstanbul?

Özellikle bugün insanlığın fiziki olarak yarattığı en büyük dünya, mega-kentler. Mega-kent demek bir küçük dünya demek. Dünyanın her yerinde bulunan, doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde, geçmişte ve gelecekte olan her şeyi bugün tek bir mekânda toplama çabası aslında... Diğer yandan, kent, insanın yoktan var ettiği bir şey. İnsanlıktan önce böyle bir örnek yoktu doğada. İnsan geldi ve kendisi bunu geliştirerek var etti. İnsanlığın yaratımı kent kavramını ifade edecek birkaç yer var, İstanbul bunların başında gelir.

Peki, mega-kent diyorsunuz ama kitap yeraltında geçiyor. Mekân olarak yeraltını seçmenizin sebebi ne?

Roman için konu bulmak kolaydır, esas mesele, o konuyu hangi bakış açısından vereceğiz… Ben İstanbul üzerine düşünürken kente bakışım genelde zaman üzerinde odaklandı. Genelde edebiyatımız İstanbul'u ikiye bölerek düşünür: Bir yanda geçmiş zamanın yitik İstanbul'u, diğer yanda bugün içinde yaşam mücadelesi verdiğimiz, keşmekeşin, kargaşanın İstanbul'u. Oysa bu bakışın aşılması, iki zaman arasındaki çizginin kaldırılması ve zamanın tek merkezde toplanması gerekiyor. İstanbul'u zaman üzerinden değil mekân üzerinden bölmeyi tercih ettim. Geçmişin ve bugünün İstanbul'u değil, yukarıdaki ve aşağıdaki İstanbul diye böldüm kenti. Yer üstündeki İstanbul yeraltında acı çekenlerin gözünden nasıl görünür? Bunu anlatmaya çalıştım. O yüzden bir İstanbul değil, iki İstanbul var orada. Ama sonuçta iki İstanbul aynıdır, tektir.

Kitapta hiç yer üstüne çıkamıyoruz ve salt bir İstanbul güzellemesi de yok. Aksine insanların onu ne kadar tahrip ettiğini dile getiriyorsunuz, durmadan çoğalan gökdelenlere atıflarda bulunuyorsunuz. Günümüz İstanbul'unun pek de sevilecek bir yanı kalmadı mı?

Romandaki kahramanlar hikâyeleri hep bunun üstüne kurarlar. Onların düşüncesinde de ifade bulan şey bu; İstanbul tahammül edilmez bir kent ama insanın da kaçamayacağı, bir tür mahkûm olduğu yer. Burada iki bakış ortaya çıkıyor. Bir yanda, İstanbul artık güzelleştirilemez, güzel İstanbul geçmişte kaldı, diyen ve bu yüzden kenti istismar etmekte sakınca görmeyen bakış. Diğer yanda, İstanbul yeniden güzelliğini kazanabilir, bunun için mücadele etmeliyiz, diyen bakış. Bir güzellik mücadelesi. Politik gibi görünen bir tema ama aslında bütün mesele gelip İstanbul ve güzellik üzerine odaklanır. Güzellik artık estetik bir kavram değil, aynı zamanda politik ve etik bir kavram. Belki insanın hayata karşı kötülüğünü veya dürüstlüğünü ifade eden bir kavram.

Romanda umut taşıyan tek şey karakterlerin hayal kurmaları. Acaba yeraltında bunca işkence görürken bile karakterlerinizi hayata sıkı sıkı bağlamak mı istediniz?

Acının içindeler ve ölümün kıyısındalar. İnsan acı ve ölümle bu kadar iç içeyken, onu hâlâ diri tutacak çok az şey vardır. Birincisi, herhalde mizahtır. Bu yüzden oradaki hikâyelerin büyük bir kısmı mizahi hikâyelerdir. Bir diğer nokta ise insanın kendi hayalleriyle o koşulları dönüştürme isteğini sürdürmesi, çünkü onların hayali sadece acıdan kaçış değil, o acıyı aşma ve o acının içinde yeni bir şey yaratma çabası.

Acıya dair de derin sorgulamalar da var kitapta. İşkence gördüğü halde acıya direnen, belki ona kafa tutan insanlar var. Sizi İstanbul ile acıyı birlikte düşünmeye iten sebep neydi?

Sadece aşkın gücüne veya sadece hayalin gücüne de dayanabilirdim. Ama acıya yaslanmak, anlatmak istediğim şeyi anlatmama imkân verecek temel dayanak olacaktı. İnsanı hayvandan ayıran temel nokta zekâ üzerine değil, acı üzerine gelişen çizgidir. Şöyle bir tasnif yapılabilir: Hayvanı bitkiden ayıran şey acıyı hissetmesidir, bitki acı hissetmez, hayvan ise acı hisseder. İnsan ise yalnızca kendi acısını değil başkasının acısını da hisseden canlıdır. Çünkü onun zihin dünyası ötekine ulaşma gücüne sahiptir. Eğer insanı bitkiden ve hayvandan ayıran çizgi acı karşısındaki varoluşuysa bugün bu dünyada ve İstanbul'da biz insanın bu varlığını sorgulayacak noktaya geldik. Yanınızda insanlar ölürken, insanlar yoksulluk içinde acı çekerken onların acısını hissetmeyen, hatta başkalarının acısıyla alay eden, dalga geçen, üstelik bundan nemalanan çok büyük bir kültür yetişiyor maalesef. İnsanlık, acıyla dalga geçen, acıya karşı duyarsızlık kabuğu ören bir kültür yetiştiriyor. Burada o zaman biz ister istemez şu soruyu sormak zorunda kalıyoruz: İnsanlık dediğimiz bu canlı türü toplumsal evriminin hangi aşamasında, hayvandan ne kadar uzağız? Düşünüyoruz, dilimiz var, kavramlar kullanıyoruz, ama bu bizi hayvandan ayırmaya yetmiyor. Yer altında birkaç insan acı çekerken yer üstündeki milyonların umarsızca yaşaması metafordur. Bugün çok sevdiğimiz ve habire duvarlara tablolarını astığımız İstanbul imha edilirken, tarihiyle beraber geleceği de mahvedilirken, buna gözümüzü kapayıp sabah işimize gidip akşam eve dönüyorsak o zaman acı karşısında bir hayvandan ne farkımız olduğu yine ciddi bir soru olarak ortaya çıkar.

Yeraltındayken sanki 90'ların işkence günleri, ama yerüstünde 2010'lardayız. Bizim bilmediğimiz yeraltında böyle acılar olmaya devam ediyor mu?

Romanda anlatılan dönem, okurlarda farklı şekillerde algılanmış. Kimisi, 70'li yıllar, kimisi 80'li, 90'lı yıllar, kimisi de günümüz diye düşünmüş. Hepsi doğrudur. Son on yılda polis tarafından öldürülen çocukların sayısı 180. Bu gün sadece kadınların yaşadığı acıya baktığımızda Türkiye'de örgütlü, ciddi bir imha sürecinin yaşandığını görüyoruz. Bunun karşısında devletimizin önerdiği tek şey, kızlarımıza çığlık atmayı öğretmek. Esas soru şu, eğer insanlar kulaklarını tıkamışsa, duymak istemiyorsa, çığlığın faydası? İki ay önce Diyarbakır İHD bir rapor yayınladı. Sadece o bölgedeki illerde, hâlâ açılmamış toplu mezarlardaki ölü sayısı 4201. Çıkarılanlar hariç. Faili meçhuller hariç. Gezi olaylarına bakalım, ellerinde silah taşımayan 8 çocuk öldürüldü bir ay içinde. 8 bin kişi yaralandı, 4 bin kişi gözaltına alındı. Alın size Türkiye raporu. İnsan acıyı unutmak ister. Bu doğal bir güdüdür. Yoksa yaşam katlanılmaz hale gelir. Unutmak başka bir şey, acıyı küçümsemek, yok saymak başka bir şey.

Peki, sizce yer üstünün yeraltından ne farkı kaldı?

Zaten kahramanlar da biraz onu fark ediyorlar romanda. Baudrillard şöyle bir felsefi çerçeve kurar. Der ki, Los Angeles kentinin kenarına lunapark yaparlar. İnsanlar gider, lunaparkta eğlenir. Orası eğlence yeridir, sonra gerçek hayatımız bu kentte, diye hayatlarına dönerler. Oysa Los Angeles'ın kendisi bir lunapark, biz bunu fark etmeyelim diye yanına bir lunapark yaparlar. Cezaevi yaparlar, insanları koyarlar oraya, böylece dışarının bir cezaevi olduğunu fark etmeyelim isterler. Yeraltına hücre kazarlar, insanları koyarlar, böylece biz yerüstünün bütünüyle hücreye döndüğünü fark etmeyelim... İki ayrı gerçeklik varmış diye düşünelim isterler. İşte bu modern çağda iktidarın zihnimiz üzerinde, sadece siyasi iktidar değil, toplumsal her türlü iktidarın, aile de buna dâhildir, zihnimiz üzerinde yarattığı bu tahribat ya da yanılsama… İki ayrı gerçeklik yok, hepsi tektir. Bir erkek eğer bir kadını dövüp öldürüyorsa o kendi içindeki tek insani cevheri öldürmüş demektir. Birisi bir başkasına işkence yapıyorsa aslında o kendi içindeki insan olma potansiyelini yok ediyor demektir. Bugün eğer sokakta bir Suriyeli dilenirken başımızı çevirerek önünden geçiyorsak, o, orda kendimize bakmadığımız anlamına gelir. Böylece romanda da yeraltı ve yer üstü aynı şeye dönüşür. Yeraltı dediğimiz şey, aslında şu anda içinde bulunduğumuz dünya.

“Büyük günahlar işleyen bu kent neyi hak eder? Nasıl bir lanete bulaşır? Ya da lanete bulaştı da, biz şimdi onu mu yaşıyoruz?” diye soruyorsunuz. Biz de size soralım?

Evet, belki de İstanbul'un kurtarılmaya ihtiyacı var. Özellikle oradaki Küheylan Dayı'nın çok kullandığı bir tabir bu. İstanbul'u fethetmek istiyorum diyor. Ama onun fethi başkasından almak değil, onu yeniden güzelleştirme çabası, onu insana layık kılma çabası. Ama diğer yandan şunu görüyoruz, aslında insanlar kendileri İstanbul'a layık olmaya çalışıyorlar. Bugün temel sorun bizim açımızdan şudur: İstanbul'da yaşayan bizler bu kente layık insanlar mıyız? Bunun gereğini yerine getiriyor muyuz? Onun ağaçlarına parklarına sahip çıkabiliyor muyuz? Onun denizine, onun tarihine ve en önemlisi onun geleceğine sahip çıkabiliyor muyuz? Gerçek İstanbullu olup olmadığımız belki de bu sorular etrafında dönüyor.

1 Nisan 2015 Çarşamba

Afife’dir, tartışılır!

Bu yıl 19. kez verilecek olan Afife Tiyatro Ödülleri’nin adayları önceki akşam açıklandı ve artık bir gelenek haline gelen tartışmalar hemen başladı. Aday olamayanlar seslerini yükseltirken, ‘jüri üyeleri neden değişmiyor, bir üye yılda kaç oyun izliyor?’ gibi cevaplanması gereken sorular da dile getiriliyor.

Bu yıl 19.su verilecek olan Afife Tiyatro Ödülleri’nin adayları önceki gün Beşiktaş’taki Four Seasons Oteli’nde yapılan basın toplantısıyla açıklandı. 11 ayrı kategoride verilen ödüller, 27 Nisan Pazartesi akşamı Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek törenle sahiplerini bulacak. Aynı akşam, üç özel ödül de verilecek. Çalışmalarıyla Türk tiyatrosunun gelişmesine katkıda bulunan Prof. Dr. Zeliha Berksoy, Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü’nü, Şahika Tekand Yapı Kredi Özel Ödülü’nü, Firuze Engin ise bu yıl ilk kez sahnelenen oyunu Cambazın Cenazesi ile oyun yazarı Cevat Fehmi Başkurt ödülünü alacak.

Afife Tiyatro Ödülleri, Türkiye’nin en önemli ödüllerinden biri. Bu kadar önemli olunca aynı zamanda en çok tartışılan ödülü unvanını da taşıyor. Adaylar açıklandıktan sonra başlayan tartışmalar ödül gecesine, hatta sonrasına kadar devam ediyor. Geçen yıl komedi dalının çıkarılmasıyla alevlenen ve oyunlarda emeği bulunan bazı sanatçıların jüride yer almasıyla büyüyen tartışma, bu yıl hemen adayların belli olmasıyla yine başladı. Toplantı çıkışında kulislerde konuşulan ve sosyal medyaya yansıyan eleştiriler, genellikle şu sorular etrafında birleşiyordu:

“Geçtiğimiz mart ayından itibaren İstanbul’da 200’ün üzerinde yeni oyun sahnelenmeye başladı. 30 kişiden oluşan Afife jürisi bir yılda bu oyunların kaçını izledi? Her jüri üyesinin izlediği oyun sayısı açıklanamaz mı?” İki yüz oyun, 200 gün tiyatro salonuna gitmek demek. Bu aslında ciddi bir mesai istiyor. ‘Aday olamayan’ların bu soruya cevap araması normal karşılanabilir.

Ve sorular uzayıp gidiyor: “İki yüz oyun arasında sadece 24 oyunun 55 dalda aday gösterilmesi ne kadar adil? Jüri üyelerinin her yıl değişmesi daha doğru olmaz mı? Afife Tiyatro Ödülleri neden maddi olarak da tiyatroları ve oyuncuları desteklemiyor? Bu yıl aday olan kadın ve erkek oyuncuların çoğu, oyunculuk anlamında kendini kanıtlamış, televizyon dünyasının popüler yüzleri. Tiyatro tarihine ‘sahneye çıkan ilk kadın oyuncu’ olarak geçen Afife Jale adına verilen bu ödüllerin önemli bir görevi de yeni isimleri keşfetmek, yüreklendirmek değil mi?”

Basın toplantısında görüştüğümüz yeni jüri başkanı Doç. Dr. Merih Tangün, her jürinin en az 50 oyun izlediğini söylüyor ama Tangün’ün tartışmalarla ilgili diğer sorularımıza cevap vermemesi bu cevabını da belgelenmeye muhtaç kılıyor, diğer eleştirileri de haklı çıkarıyor.