9 Şubat 2015 Pazartesi
‘Şiir bir cüret meselesidir’
Ömer Erdem'in yeni şiir kitabı "Pas" Everest Yayınları'ndan çıktı. Ömer Erdem şiiri, Evvel'in (2006) ardından gelen Kireç (2010), Kör (2012) ve son Pas ile yeni bir mecrada akmaya başladı. Şair ile yeni sesler, imgeler ve duyuşlarla gelen Evvel'in sonrasını ve özellikle Pas'ı konuştuk.'Edebiyat üzerinden düşünmek' kurmuş olduğunuz şiirle ilişkilendirilebilir mi? Daha özele indirgersek, şiirlerinizde 'şiir üzerinden düşündüğünüzü' söyleyebilir miyiz?Burada tarihe bakıyoruz biz. Konuşup yazdığımız dilin yükü ve gücü bize bu imkanı veriyor. Eğer şiir özgür düşüncenin ufku olamıyorsa, şiddetin ve yokluğun iklimi kader oluyor. İnsan ve insanlık unutuluyor. Selçuklu tecrübesinin bile onca geriden bize ışıttığı hakikat bu. Türkler, Doğu, bütün Ortadoğu şiir üzerinden ancak bir kimlik ve kişilik inşa edebiliyorlar. Şairin ve şiirin koyulduğu yol bu değilse eriyip kaybolmak onun için de mukadder. İşte bakın, paramızı saymak, malı mülkü saklamak için değil kendimizi açıklamak için şiire dönüyoruz. Öyleyse şiir Türkiye'nin neresine dokunur, bunu unutmamak gerekiyor. Felsefe değil, analitik düşünce değil, daha ötesi bir şey, şiir üzerinden düşünmek. Varlığımızı ve bastığımız yeri tanımlama o. Bir toplumun gerçek karşılığı edebiyatındadır her zaman. Bu, gerçekliğin karşılığı olabilme meselesi.Son kitabınız Pas'ta, 21. yüzyıl küresel kapitalizmi ve Türkiye'deki yansımalarına karşı 'muhalif' tonun yükseldiğini görüyoruz. Bir şair olarak nelere kafa tutuyorsunuz?Şiir, karşısında kötü olduğu zaman konuşmaz. Kötüyü önceden bilir. Uyanıklığı sonuca bağlı sebeplerden yürür hep. Her tür iktidar ve güç ilişkisine karşıyım ben. Muhalif olmak kafa tutmak için ontolojik bağlamda eşit olmak gerekiyor bir de. Benim derdim karşıtlıklarla değil. Seviye meselesi. Türkiye, kendi varlığını hangi düzlemde tanımlayacak? Şiir, bizim şiirimiz o asil tutumunu şu ölüp gidenler karşısında nasıl koruyacak? Yağmacılık tarihi bir zaaf bizde ve dinden sosyolojiye, tarihten coğrafyaya değin deşilmesi gerekiyor. Söz bir armağan ise varlığa, şair bu armağanı bütün cömertliği ile insana sunmakla ödevli. Her ama her şeyin sahibi olmaya çalışan bunun için her tür dili ve yolu mübah gören barbarlık karşısında, susacak mıyız? Ben 50 yaşına yaklaştım. Elimde ne varsa yokluğun armağanıdır. Küresel pençelerin ve yerel aktörlerin neden eteğinde durayım? Sözden ve Allah'tan niye kesileyim? Ama unutmayın, şiir kitapları 1000 adet basılır nihayet bu ülkede. Ama siz her bir nüshayı hakikatin etkin binlerce öznesi sayın.Şiirinizin benzer kaynakları paylaştığı Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu'nda muhafazakar değerler epik/destansı bir anlatıma kavuşmuştu. Sizin bugün yazdığınız şiirin muhafazakarların epiğiyle sürekli bir ilişkisi var mı, yoksa size/bugüne ait bir kırılma söz konusu mu?Ben kolayca bir kanadın gölgesine sığınıp da oradan ikbal devşireceklerden değilim. Böylesi tanımlamaları da kolaycılık olarak değerlendiriyorum. Dini bir mask hatta toplayıcı ayna gibi önümde de tutmaya hiç niyetli değilim. 21. yüzyıl, çetin tartışmalarını henüz tamamlamadı din açısından. İlahiyatın arazisine de hiç dalmam. Şiir açısından her şey yalın, açık ve yüksektir. Andığınız şairlere de haksızlık yapılıyor. Ardılları, siyasal ve sosyolojik aktörler, onları kendilerine göre yuvarlamanın yoluna gittiler. Benim ayrıştığım noktaya, gerçekçi yeni metafizik diyebiliriz. Derinliğini ve gücünü kavramdan, soyutlamalardan ve aktüel dini tartışma konularından almaz bu ayrışma. İdeolojik bir maske takmaz. Hakkım olan, kendi özgün tanımlamalarımı yapıyorum. Şiirin ve sözün enerjisi ile değil tam da yaşamanın kendisiyle dokunuyorum oralara.Pas'ta 'Tanrı' başlığını taşıyan özel bir bölüm var. Tanrı'nın yoksulhane'ye şeksiz ve şekilsiz gelip oturması, Cemal'in ağ olması gibi yeni duyuşlar var bu dizelerde...Bunun görülmesini, işte bunun duyulup yaşanmasını çok arzu ederim. Bizim Tanrımız, tam da yanımızda, yoksulhanemizde, işçilerin gözlerinde, çocukların kırık sözlerinde, şiddete maruz kalmış kadınların morluklarında, ışığın akkor aleminde. Duyup yaşadığımız her yerde. O bizim ve o kadar güçlü. Sesimizin buğusu ekmeğimiz kadar taze. Biz maddi bütün aletleri kuşanarak Tanrı'yı kuşatmaya karşıyız. Bir kuşun gagasındaki yarım damla sudur derdimiz.Pas'ta, Şems'in 'doğudan doğuya kaçış'ından söz ediyorsunuz. Bu, bize yaşadığımız günler için yeni bir Şark bilgisi veriyor sanki. Doğu'nun içinde bir başka Doğu var mı, kaçabileceğimiz?Doğu, kendi kendisini kutsallaştırmanın ve oraya mitik bir geri dönüş rüyası beslemenin artık bir yol olmadığını gözden geçirmek zorunda. Bakın bizde Osmanlı tarihçileri, İnalcık dahil, çokça torunlarına yatmadan önce kahramanlık hikâyeleri anlatan kimseler gibi konuşuyorlar. Eleştirel bir cümleleri yok. Uyku saati gelince dil ve anlatım işlevini yitiriyor. Hükümdarını ve vaizlerini alkışlamaya alışmış bir toplumda önce el değiştirmek gerekiyor. Sürekli savunma lüksü yok artık Doğu'nun. Daha onu birileri eleştirmeden kendisine bakmanın hatta kendi stratejik eleştirisini yapmanın uyanıklığını ve ataklığını göstermeli. Öteki türlü bastığımız yeri ve artık geride kalmış eylemi kutsallaştırmaktan kurtulamaz, sonra da gerçekten kopma gibi travmatik bir duruma düşeriz. Benim önerim, Şems neden doğudan doğuya kaçtı, bunun cesurca sorulabilmesidir…Son olarak, şiir ve cesaret sözcüklerini aynı cümle içinde kullanmanızı istesem?Roman mümkünlük sanatı. Hikâye temkin. Şiir ise sadece cüret meselesi. Roman yazarken hayatın ve insanın bütün mümkünlüklerini araştırıp yazabilirsiniz. Öyküde temkinli olmak hem biçimsel bir zorunluluk hem de özle ilgili bir gerçeklik. Şiir ise duyuş ve ifade edişin cüretidir. Yoksa insan ve dil yükselemez.‘Kentli değiliz, kentin kendisiyiz’Nijinsky 'Günlük'ünde ''Bir sokakta oturmam ben, insanların içinde otururum'' diyor. Yazdığınız şiir giderek kentin ortasından sesleniyor. Şiirinizi, kentle ve kentliyle ilişkisi bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?Ben kentte sadece yaşamıyorum, onu hem bir yük hem de bir çıkış fırsatı olarak içimde taşıyorum. Modern Türk şiirinin vaktiyle kentle kurduğu karşıtlık yıkılmıştır artık. Sorgulamanın ötesine geçtik biz. Sorunun öznesiyiz. Kent bizim ne idealize ettiğimiz ne de eleştirmek için kullandığımız bir mask değil. Kentli değiliz, kentin kendisiyiz. Yaşadığımız zamanı o dolduruyor, ancak onu tanımlamak, görmek, göstermek ve ruhunu okumak boynumuzun borcu. Adımlarımızın yankılandığı, köşede öpüştüğümüz sokağın yabancısı gibi duramayız artık. Eleştirim bir kendilik amacına dayanıyor. Onu sahiplenici bir tutum bu. Salt lanetleyici değil, onun yerine başka bir önermede bulunuyor. Kötülüğün soyut karşılığı değil. Kötünün tam da kendisi gerektiğinde.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder